Teselli/Consolatıon/Trost


TÜRKÇE (Orijinal)

Para üstünü kontrol etmedi Yusuf. Minibüsçü ne verdiyse tıktı gömlek cebine. Kılıksız yolculara, derisi soyulmuş koltuğa, yüzeyinde bir parmak yağ tabakası birikmiş cama; şoförün, aksi dikiz aynasına sığmayan iri kafasına daldı bakışları. Az kalsın kaçıracaktı ineceği durağı…
Sarsak adımları iskeleye yöneldi. Gergin vücudu, uyuşmuş bacaklarına ağır geldi bir an, sendeledi. Saatini kontrol etti. Buluşmaya çeyrek kaldığını görünce adımlarını sıklaştırdı. Biraz sonra, sözleştikleri mekânın önüne vardı.
Kapıya gelince durdu, hemen dalmadı içeri. Derince nefeslendi, soğuğu bir ciğer dolusu çekti içine. Günlerdir kar havası vardı İstanbul’da; ne ki bir türlü salmıyordu bulut beyazını.
Şeften gizli sigara pöfürdeten garsona uzak bir selam verdi Yusuf. Garson sigarayı elinden atıp ahşap kapının gümüş tokmağını çevirdi: “Buyur abi, gireceksen…”
Mekân tıka basa doluydu. Çatal bıçağın tabaklara vurup çıkardığı ses kahkahalara karışıyor, kadehlerin art arda çarpıştığı meyhaneden kemanla klarnet eşliğinde bir ağızdan söylenen şarkılar yükseliyordu. Buğulu camın ardındaymış gibi puslu gördüğü kalabalığı gözleriyle taradı baştan sona. Birbirine benzeyen adamların arasından birinin kendisine el ettiğini gördü.

                                                                                                                                *

“Bi şirket dolusu adamın ismi geldi önüme, baktım ‘Yusuf Sezer’. ‘Bu ismi bi yerden biliyorum!’ dedim. Baktım kimlik bilgilerin, numaran filan her bi şeyin önümde. Dünya ne acayip be…” “Film gibi sahi…”
Garson, rakı şişesinin belini değerli bir mücevheri tutar gibi nazikçe kavrayıp kadehleri doldurdu.
“Nasıl, değişmiş miyim?” diye sordu Musa. “Maşallahın var…” dedi Yusuf, “derneğe ilk geldiğin günü hatırlıyorum da zayıfça bi oğlandın.” “ ‘Biz zayıftan yanayız’ demedin mi bana o gün, tamam işte!”
Bu söze epey gülündü… Yanaklar gül gibi açıldı, pembeye döndü.

                                                                                                                                  *

“Sahi nerden çıktı bu sigortacılık meselesi?”
Musa, közlenmiş patlıcan salatasından bir çatal aldıktan sonra girdi lafa: “Sigorta şirketleri maç bileti dağıtır gibi acentelik dağıtıyodu bi ara. Rahmetli abim de almış o vakitler iki tane, sene doksan mı doksan bir mi ne, birini bana verdi. Gönlüm yoktu başta, ama…” “Para tatlı geldi, değil mi…” “Valla öyle ulan, yalan yok!”
Garson kadehleri tazeledi…

                                                                                                                                 *

“Boş ver beni şimdi. Sen ne iş yaptın bunca zaman?” “Kimse iş vermedi ki yapayım. Sanki adam öldürdük.” “Koca dernekte ilk seni aldılar anasını…” “Öyle. Çıkınca dünya tersine dönmüş gibi geldi; ne bi arkadaş ne hısım akraba kalmış. Uzak bi tanıdık vesile oldu da hastaneye başladım. Ardından evlilik, çoluk çocuk, bilindik hikâye…”

                                                                                                                                 *

“Ulan nasıl erittin yirmi yılı be, anlatsana biraz.”
Yusuf’un yüzünde soğuk bir yel esti. Cevap vermedi soruya, gülümsemekle yetindi. Musa, kadehini havaya kaldırdı: “Haydi o zaman, aydınlık günlere!” dedi. Kadehini bir Yusuf’unkine bir masaya vurup içindekini kafaya dikti… Garsona bir işaret çekti sonra, içkiler ışık hızıyla tazelendi.

                                                                                                                                 *

Kadehler birbirine vurdu tekrar, Musa kolunu Yusuf’un omzuna koydu.
“N’aptın seçimlerde?” “Ben oy kullanmam. Niye sordun şimdi bunu?” “Ne bileyim. Merak ettim işte.” “Musa, var bi diyeceğin de söylemiyorsun.” Musa bir süre donuk gözlerle Yusuf’a baktı. “Musa, de diyeceğini, çıldırtma adamı.” Musa kederlenmiş gibi başını öne eğdi, içkisinden bir yudum aldı: “Bi şey soracağım sana Yusuf; ama delikanlı gibi cevap ver: Kırgın mısın bana?” Yusuf, anlayışlı gözlerle arkadaşını süzdükten sonra: “Kırgın olsam gelir miydim buraya?” dedi. “Sahi mi be?” “Sahi tabii.”
Bu sırada garson kadehleri tazeledi…

                                                                                                                                 *

“N’apıyosun hastanede tam olarak?” “Açık kalp ameliyatı, ilik nakli…” Musa bir kahkaha patlattı. “Ne yapacağım yahu, paspas yapıyorum. Düpedüz hademeyim.”
Garson kadehleri tazeledi… Musa, garsonu, beyaz gömleğinin manşetinden tutup kendinden yana çekti: “Hani ya benim şarkı, ne zaman çalcak?” “Hemen iletiyorum abi.” Garson, ütülü kumaş pantolonunun cebine ilişen yirmi liranın mutluluğuyla orkestraya yöneldi.

                                                                                                                                 *

“Öyle oy kullanmamalar, boş oy atmalar hep bu yobazlara yarıyo ha!” “Musa, bırak şimdi yobazı bilmem neyi…” “Ne konuşayım ulan, ne diyeyim sen söyle. Anlatsam on cilt roman olur, hangi sayfasını açıp okuyayım?” “Yahu evlenmedin mi hiç mesela? Bi evlat almadın mı kucağına?” “Yok be, sokmuşum evliliğine.” “Neden?” “Bana baksana sen bana. Şöyle gözümün içine,” dedi Musa, yüzünü Yusuf’a yaklaştırdı. “Aynı karıyla kırk yıl geçirecek göz var mı ulan bende…” Ardından koca bir kahkaha bıraktı mekânın grimsi atmosferine. Klarnetçi, icra ettiği alaturka meyhane şarkısını bir yana bıraktı. Musa’ya döndü, saman sarısı dişlerini göstererek yılışık bir selam verdi. Morarmış dudaklarını enstrümanına dayayıp Bir Teselli Ver’in ilk notalarını üfürmeye başladı. Bu sıra, garson kadehleri tazeledi…
Yusuf bunaldı. Ensesini kavuran elektrikli ısıtıcıdan rahatsız olduğunu söyleyerek kalktı yerinden. Meyhanenin kapısını gören bir sandalyeye geçti.

                                                                                                                                *

Demir kapının parmaklığından sızan mavi sis, usulca hücresine aktı. Siste beliren jandarma silueti, içindeki korkuyu da çoğalttı. “Yusuf Sezer! Ziyaretçin var!” Kaç gündür buradayım? Gece mi gündüz mü onu bileydim bari… Böyle düşünme! Yiter gider umudun! “Ziyaretçin var dedim!” Bana mı dedi? “Musa!” “Çıkacaksın burdan Yusuf!” “Çıkacağım değil mi!”

                                                                                                                                *

“Abi kasayı kapatıyoz da. Başka bi isteğiniz yoksa topluyoz hesapları.” Musa, deri cüzdanından çıkardığı banka kartını garsonun eline tutuşturdu.
İki adam, ağır ağır kalktılar masadan.

                                                                                                                                *

Kaldırıma park etmiş otomobilin başında dikildiler bir süre.
“Atayım istersen eve? Yolumun üstü zaten.” “Zahmet etme, şurdan minibüse biner giderim.”
“Sen bilirsin.” “ ‘Yolumun üstü’ mü dedin?” “Öyle, Armutlu işte, na şurası.” “Sigortacı mısın istihbaratçı mı…” “Oğlum, attığın her adımı biliyorum.” “Bırak alayı.” “Kerpiçten kondunu da basma etekli karını da sakat kızını da biliyorum…”
Yusuf pardösüsünün cebinden bir paket sigara çıkardı. Musa ateş uzattı. Yusuf geri çevirdi ateşi, “ne demeye getiriyorsun?” dedi. “Durumunu biliyorum,” dedi öteki, cebinden küçük bir defterle pilot kalem çıkardı. Kağıda bir şeyler karaladıktan sonra: “Al şu çeki, itiraz istemem,” dedi, “git doğru dürüst bi iş kur kendine. Ya da ne bileyim, ev al! Usanmadın mı kira köşelerinde, onca yıl.”
Yusuf sigara yakacak oldu, paket iri parmaklarının arasından kayıp yere düştü, Musa eğilip aldı. Paketi uzatırken: “Tedavi ettir kızını da…” dedi, “en iyi doktoru bul.”
Yusuf bir şey diyecekmiş gibi dudaklarını araladı. Vazgeçti…

                                                                                                                                 *

“Çıkacaksın burdan Yusuf! Memleketin en güzel yerine DEVRİM yazacağız bak gör; ama illa seninle!” “Arkadaşlar iyi mi?” “Herkes iyi, dertlenme. Onlar da seni soruyolar. Çok özledik bilesin!” “Söyle herkese, çok iyiyim ben Musa! Akılları bende kalmasın arkadaşların, çok iyiyim ben!”
  Eller parmaklıkların arasından birbirine dokundu.
Jandarma bağırdı: “Vakit tamam!”
Eller ayrıldı.

                                                                                                                                *

Hava bir ara esip gürlemişse de şimdi dinmişti rüzgâr. Çeyrek saat durakta bekledikten sonra saatine bakmayı akıl etti. Minibüsün son seferinden bu yana iki tam tur dönmüştü yelkovan.
Eli, pardösüsünün cebine gitti Yusuf’un. Çeki çıkardı. Üzerinde yazan meblağa bir müddet baktıktan sonra avcunu sıkıca kapadı. Kağıt, nasırlı elleri arasında üçe, dörde, beşe bölünürken bir tebessüm belirdi bıyığının kenarında. İki de kelime: “Orospu çocuğu!”  
Kar, yağmurla karışık serpmeye başladı İstanbul göğünden…

ENGLISH

Yusuf didn’t check the cash back. He stuffed whatever the driver gave to his shirt pocket. He was blankly staring at shabby passengers, skinned leather passenger seats, a thick layer of dabs​​ on the surface of the window; the driver’s malicious glance and monstrous head hardly fit the rear view mirror. He almost missed the stop he had to get off at… His wobbly steps followed the way to the pier. For an instant his stiff body felt heavy for his numb legs to carry, he stumbled. When he checked his wristwatch he saw it was quarter to the rendezvous, he hurried his steps. A moment later, he reached the agreed spot.  

He stopped by the door, didn’t barge inside. He took a deep breath, sucking in the cold air as much as he could. It had been snowy in İstanbul for days; the clouds just wouldn’t surrender their white colour. Yusuf saluted the waiter who was puffing a cigarette covertly from the chef. The waiter chucked his cigarette, turned the golden latch on the wooden door: “Come on in mate, if you will…” The place was chock-a-block full with people. The sound of clicking cutlery blended with laughter, sprouted from the inn where glasses clinked one after another, sounds of a violin and clarinet was accompanied with songs sang all together. He scanned the crowd which appeared hazy before his eyes as if people were behind a steamed window. Between men who looked alike, he saw one wave at him.

                                                                                                                                    *

“ A load of people’s folders came to my desk, I looked and said “I recognize this name from somewhere”, ‘Yusuf Sezer’. I saw your ID details, number everything was in front of me. How bizarre this world…” “Like a movie indeed…”

The waiter, clasped the bottle of Rakı graciously as if he was holding a precious jewel and filled the glasses.

“What do you think? Have I changed?” asked Musa. “Praise be, you seem fine…” said Yusuf, “I remember the first day you came to the association, you were a slim boy that looked frail” didn’t you say that day, “ ‘We side with the weak’, yes you did!”

This got quite a bit of laughter… Cheeks blossomed like roses, turning incarnadine.

                                                                                                                                     *

“Truly, why on earth did you end up in insurance business?”

Musa, forked the roasted aubergine salad and continued: “For some time, insurance companies were distributing agencies as if they were football tickets. God bless his soul, my brother bought two agencies during that time, 1990 or 91, he gave one to me. At first I wasn’t intrigued, but…” “Money tasted sweet, didn’t it?…” “To tell you the truth it really did!”

The waiter refreshed the drinks…

                                                                                                                                   *

“Forget about me now. What have you been working at all this time?” “No one hired me so I haven’t been working anywhere. As is I’m a murderer of sorts.” “Amongst everyone in the association, they took you in first motherf…”“True. When I got out the world seemed upside down; not a friend nor any family left. With the help of a distant relative I started working at the hospital. Then came marriage, kids, the same old story…”

                                                                                                                                    *

“Tell me, how the hell did you drain twenty years.”

A cold breeze glided past Yusuf’s face. He didn’t answer and settled with a gentle smile. Musa raised a toast: “Come on then, to the brightly days ahead!” he said. He tossed his glass to Yusuf’s first, then to the table and skulled it… He signalled at the waiter, the drinks were refreshed at the speed of light.

                                                                                                                                   *

Glasses met in the air once again, Musa placed his arm on Yusuf’s shoulder. “What did you do at the elections?” “I don’t vote. Why would you ask me that?” “I don’t know, just curiosity.” “Musa, you have something to say, but you’re not saying it.” Musa stared with dead eyes at Yusuf for a while. “Musa, spill the beans already, don’t drive me mad.” Musa dropped his head as if with sorrow, and took a sip from his drink: “I will ask you something Yusuf; but you will answer like a man: Are you angry at me?” Yusuf eyed his friend understandingly and said: “If I was resentful, I wouldn’t be here, would I?”. “Really?” “Really.” Meanwhile, the waiter refreshed the drinks…

                                                                                                                                     *

“So what exactly are you doing at the hospital?” “Open heart surgery, marrow transplants…” Musa bursted with laughter. “What do you think mate? I mop the floor. I am a janitor.” The waiter refreshed the drinks… Musa grabbed the waiter from his collar and pulled

him closer: “What about the song I requested, when will you play it?” “I’m on it.” The waiter walked towards to the orchestra with a grin on his face from the twenty liras attached to his ironed trousers’ pocket.

                                                                                                                                    *

“All these abstaining from voting and blank votes, all benefit these bigots!” “Musa come on now, drop the chitchat about bigots…” “What should I speak of then huh? What should I say, you tell me. It would be a ten volume novel if I attempt to tell everything, which page should I start at?” “Well, didn’t you get married? Have kids?” “No mate! Fuck marriage.” “Why?” “Look at me. Look right into my eyes,” said Musa, he got closer to Yusuf. “Do I look like I have the will to spend forty years with the same chick?” He dropped a humongous laughter right in the middle of the grayish atmosphere of the room. The clarinet player stopped playing the alaturca song instantly, faced Musa and bowed at him with an obtrusive smile revealing his straw yellow teeth. He rested his empurpled lips against the instrument and blew the first notes of Bir Teselli Ver​*. The waiter refreshed the drinks…

Yusuf felt suffocated. He got off his seat, reasoning his annoyance with the electric heater that almost fried the back of his neck. He rested on a chair that faced the inn’s door.

                                                                                                                                    *

The blue mist seeping between the bars of the iron door, slipped into his cell. The gendarmerie’s silhouette appeared inside the mist and whipped the fear within him.”Yusuf Sezer! You have a visitor!” How long has it been since I came here? Is it day or night? I wish I knew that, at least… Don’t think about these! Your hopes will diminish! “I said you have a visitor!” Did he say that to me? “Musa!” “You will get out of here Yusuf!” “I will won’t I!”

                                                                                                                                    *

“We are closing up. If you don’t have any orders, I am bringing the check.” Musa, attached the credit card he got out of his leather wallet to the waiters hand.

The two men ponderously stepped away from the table.

                                                                                                                                   *

They stood beside the car, parked on the sidewalk. “Do you want a lift? It’s on my way anyway.” “Don’t bother, I can catch a bus from there.” “As you wish.” “Did you say it’s on my way?” “Yes, Armutlu isn’t it?” “Are you an insurer or an intelligence officer…” “Mate, I know every step you take” “Stop teasing.” “I know of your adobe-brick shanty, your chintzy looking wife and crippled daughter…”

Yusuf took out a pack of cigarettes from his overcoats pocket. Musa offered light. Yusuf refused to take it and asked, “What are you trying to say?”. “I know of your situation,” said the other, taking out a chequebook and a pilot pen from his pocket. After scribbling on the paper: “Here take this check, I won’t take no for an answer,” he said, “go and start a proper business for yourself. Or I don’t know, buy a house! Aren’t you tired of living in rentals all these years.”

Yusuf attempted to light a cigarette, the pack slipped between his chubby fingers and fell on the ground, Musa leaned and picked up the packet. As he handed it back he said: “Have your daughter treated too…find the best doctor.”

Yusuf’s lips loosened as if he was about to say something. He changed his mind…

                                                                                                                                    *

“You will get out of here Yusuf! We will carve the word REVOLUTION to the most beautiful places in our homeland, wait and see; but only with you! “How are the others?” “Everyone is fine, don’t worry. They are all asking about you. You are truly missed!” “Tell our friends, I am very well Musa, they shouldn’t think about me!”

Fingers met between the bars. Gendarmerie yelled: “The time is up!” Hands parted.

                                                                                                                                    *

Even though the weather thundered a while, the wind had now subsided. After waiting at the bus stop for the quarter of an hour, he eventually thought of ofchecking his wristwatch. It seemed, the vane toured twice since the last bus passed.

Yusuf’s hand reached inside his overcoats pocket. He took out the check. After gazing at the amount written on it for some time, he clenched his fist. As the paper teared into three, four, five pieces inside his calloused hands, a smiled emerged from the corner of his moustache, and the words: “Son of a bitch!”.

Sleet started drizzling from the İstanbul sky…

*Bir Teselli Ver is a Turkish song by Orhan Gencebay. You can find the link to this song by clicking here.

Translated with the author’s approval by: Irmak Ertaş

DEUTSCHE

Yusuf hat das Geld nicht überprüft. Er stopfte alles, was der Fahrer in seine Hemdtasche gab. Er starrte leer auf schäbige Passagiere, gehäutete Ledersitze, eine dicke Schicht Tupfer auf der Oberfläche des Fensters; der bösartige Blick des Fahrers und der monströse Kopf passten kaum zum Rückspiegel. Er verpasste fast die Haltestelle, an der er aussteigen musste…. Seine wackeligen Schritte folgten dem Weg zum Pier. Für einen Moment fühlte sich sein steifer Körper schwer an, damit seine tauben Beine ihn tragen konnten, stolperte er. Als er seine Armbanduhr überprüfte, sah er, dass es viertel vor dem Rendezvous war, er eilte seine Schritte. Einen Moment später erreichte er die vereinbarte Stelle.

Er kam an der Tür vorbei, ist nicht reingeplatzt. Er atmete tief durch und saugte die kalte Luft so gut er konnte ein. Auf İstanbul war es seit Tagen schneereich; die Wolken wollten einfach nicht ihre weiße Farbe aufgeben. Yusuf begrüßte den Kellner, der heimlich vom Koch eine Zigarette paffte. Der Kellner warf seine Zigarette ein, drehte den goldenen Verschluss an der Holztür: „Komm schon, Kumpel, wenn du willst….“ Der Ort war vollgepackt mit Leuten. Das Geräusch von klickendem Besteck, vermischt mit Lachen, sprießt aus dem Gasthaus, wo die Gläser nacheinander klirren, Klänge von Geige und Klarinette werden von Liedern begleitet, die alle zusammen gesungen werden. Er scannte die Menge, die vor seinen Augen verschwommen erschien, als wären die Menschen hinter einem gedämpften Fenster. Zwischen Männern, die gleich aussahen, sah er jemanden, der ihn winkte.

“ Eine Menge Ordner von Leuten kamen an meinen Schreibtisch, ich schaute nach und sagte: „Ich erkenne diesen Namen von irgendwo“,’Yusuf Sezer‘. Ich habe deine Ausweisdaten gesehen, die Nummer, die alles vor mir war. Wie bizarr diese Welt ist….“ “ Wie ein Film tatsächlich“

Der Kellner, schloss gnädigerweise die Flasche Rakı, als ob er einen kostbaren Edelstein in der Hand hätte und füllte die Gläser.

„Was denkst du denn? Habe ich mich verändert?“ fragte Musa. „Gelobt sei, du scheinst in Ordnung zu sein…“ sagte Yusuf, „Ich erinnere mich an den ersten Tag, als du zur Vereinigung kamst, du warst ein schlanker Junge, der gebrechlich aussah“, sagtest du nicht an diesem Tag, „Wir sind auf der Seite der Schwachen“, ja, das hast du doch!“

Das wurde ein ziemliches Lachen…. Wangen blühten wie Rosen und wurden zu Inkarnadinen.

„Wirklich, warum um alles in der Welt bist du im Versicherungsgeschäft gelandet?“

Musa, gabelte den gerösteten Auberginensalat und fuhr fort: „Schon lange Zeit verteilten Versicherungsgesellschaften die Agenturen wie Fußballkarten. Gott segne seine Seele, mein Bruder kaufte in dieser Zeit zwei Agenturen, 1990 oder 91, er gab mir eine. Zuerst war ich nicht fasziniert, aber….“ „Geld schmeckte süß, nicht wahr?“ „Um dir die Wahrheit zu sagen, es war wirklich so!“

Der Kellner erfrischte die Getränke…..

„Vergiss mich jetzt. Was hast du die ganze Zeit gearbeitet?“ „Niemand hat mich eingestellt, also habe ich nirgendwo gearbeitet. Genauso wie ich eine Art Mörder bin.“ „Unter allen Mitgliedern des Vereins haben sie dich in die erste aufgenommen Scheißkerl …“ „Stimmt. Als ich rauskam, schien die Welt auf dem Kopf zu stehen; kein Freund und keine Familie mehr. Mit Hilfe eines entfernten Verwandten begann ich im Krankenhaus zu arbeiten. Dann kam die Ehe, Kinder, die gleiche alte Geschichte….“

„Sag mir, wie zum Teufel hast du zwanzig Jahre verbraucht.“

Eine kalte Brise glitt an Yusufs Gesicht vorbei. Er antwortete nicht und ließ sich mit einem sanften Lächeln nieder. Musa sprach einen Toast aus: „Komm schon, zu den fröhlichen Tagen vor uns!“, sagte er. Er warf sein Glas zuerst zu Yusufs, dann zu dem Tisch und schleuderte es…. Er signalisierte dem Kellner, die Getränke wurden mit Lichtgeschwindigkeit erfrischt.

Die Gläser trafen sich wieder in der Luft, Musa legte seinen Arm auf Yusufs Schulter. „Was hast du bei den Wahlen gemacht?“ „Ich wähle nicht. Warum fragst du mich das?“ „Ich weiß nicht, nur Neugierde.“ „Musa, du hast etwas zu sagen, aber du sagst es nicht.“ Musa starrte Yusuf eine Weile mit toten Augen an. „Musa, sag einfach, mach mich nicht verrückt.“ Musa ließ seinen Kopf wie vor Kummer fallen und nahm einen Schluck von seinem Getränk: „Ich werde dich etwas fragen, Yusuf; aber du wirst wie ein Mann antworten. Bist du wütend auf mich?“ Yusuf sah seinen Freund verständnisvoll an und sagte: „Wenn ich verärgert wäre, wäre ich nicht hier, oder?“. “ Wirklich?“ “ Wirklich.“ In der Zwischenzeit erfrischte der Kellner die Getränke…..

„Also, was genau machst du im Krankenhaus?“ „Offene Herzoperationen, Marktransplantationen….“ Musa war von Lachen geplagt. „Was denkst du, Kumpel? Ich wische den Boden auf. Ich bin ein Putzmann.“ Der Kellner erfrischte die Getränke…. Musa packte den Kellner von seinem Kragen und zog an ihm näher zu bringen: „Was ist mit dem Song, den ich angefordert habe, wann wirst du ihn spielen?“ „Ich bin dabei.“ Der Kellner ging mit einem Grinsen im Gesicht auf das Orchester zu, von den zwanzig Lira, die an seiner gebügelten Hosentasche befestigt waren.

„All diese Enthaltsamkeiten und leeren Stimmen, alle profitieren von diesen Fanatikern!“ „Musa komm schon, lass das Gerede über Fanatiker….“ „Wovon soll ich dann sprechen, huh? Was soll ich sagen, sagst du mir. Es wäre ein zehnbändiger Roman, wenn ich versuchen würde, alles zu erzählen, auf welcher Seite soll ich anfangen?“ „Nun, hast du nicht geheiratet? Kinder haben?“ „Kein Kumpel! Scheiß auf die Ehe.“ “ Warum?“ „Sieh mich an. Schau mir direkt in die Augen“, sagte Musa, er kam näher zu Yusuf. „Sehe ich so aus, als hätte ich den Willen, vierzig Jahre mit derselben Braut zu verbringen?“ Er ließ ein riesiges Gelächter mitten in der gräulichen Atmosphäre des Raumes fallen. Der Klarinettist hörte sofort auf, das Alaturkastück zu spielen, stellte sich Musa und verbeugte sich mit einem aufdringlichen Lächeln vor ihm, das seine strohgelben Zähne enthüllte. Er legte seine leeren Lippen gegen das Instrument und blies die ersten Töne von Bir Teselli Ver*. Der Kellner erfrischte die Getränke…..

Yusuf fühlte sich erstickt. Er stieg von seinem Platz und dachte über seine Verärgerung über die elektrische Heizung nach, die ihm fast den Nacken verbrannte. Er ruhte auf einem Stuhl, der der Tür des Gasthauses gegenüberstand.

Der blaue Nebel, der zwischen den Gittern der Eisentür sickerte, schlüpfte in seine Zelle. Die Silhouette der Gendarmerie erschien im Nebel und schlug die Angst in ihm aus: „Yusuf Sezer! Du hast Besuch!“ Wie lange ist es her, dass ich hierher gekommen bin? Ist es Tag oder Nacht? Ich wünschte, ich wüsste das, zumindest…. Denk nicht an die hier! Deine Hoffnungen werden sich verringern! „Ich sagte, du hast Besuch!“ Hat er das zu mir gesagt? “ Musa!“ „Du wirst hier rauskommen, Yusuf!“ „Komme ich, oder!“

„Wir schließen jetzt. Wenn du keine Bestellungen hast, bringe ich den Beleg.“ Musa, befestigte die Kreditkarte, die er aus seiner Ledergeldbörse nahm, an der Hand des Kellners.

Die beiden Männer traten schwerfällig vom Tisch weg.

Sie standen neben dem Auto und parkten auf dem Bürgersteig. „Willst du mitfahren? Es ist sowieso auf dem Weg.“ „Keine Sorge, ich kann von dort aus den Bus nehmen.“ „Wie du willst.“ „Hast du gesagt, es ist auf dem Weg?“ „Ja, Armutlu ist es doch, oder?“ „Sind Sie ein Versicherer oder ein Geheimdienstler….“ „Kumpel, ich kenne jeden Schritt, den du machst“ „Hör auf zu necken.“ „Ich weiß von deiner Lehmziegelhütte, deiner kitschig aussehenden Frau und deiner verkrüppelten Tochter….“

Yusuf nahm eine Schachtel Zigaretten aus seiner Jackentasche. Musa bot Feuer an. Yusuf weigerte sich, es anzunehmen und fragte: „Was willst du damit sagen?“. „Ich kenne deine Situation“, sagte der andere und holte ein Scheckheft und einen Pilotstift aus seiner Tasche. Nach dem Kritzeln auf das Papier: „Hier nimm diesen Scheck, ich werde kein Nein als Antwort akzeptieren“, sagte er, „geh und gründe ein richtiges Unternehmen für dich selbst. Oder ich weiß nicht, kauf dir ein Haus! Bist du es nicht müde, all die Jahre in Mietwohnungen zu leben.“

Yusuf versuchte, eine Zigarette anzuzünden, die Packung rutschte zwischen seine molligen Finger und fiel auf den Boden, Musa lehnte sich an und hob die Packung auf. Als er es zurückgab, sagte er: „Lass deine Tochter auch behandeln… finde den besten Arzt.“

Yusufs Lippen lockerten sich, als wolle er etwas sagen. Er hat seine Meinung geändert…..

„Du wirst hier rauskommen, Yusuf! Wir werden das Wort REVOLUTION in die schönsten Orte unserer Heimat schnitzen, warten und sehen; aber nur mit dir! „Wie geht es den anderen?“ „Es geht allen gut, keine Sorge. Sie fragen alle nach dir. Du wirst wirklich vermisst!“ „Sag unseren Freunden, ich bin sehr gut, Musa, sie sollten nicht an mich denken!“

Die Finger trafen sich zwischen den Stäben. Schrie die Gendarmerie: „Die Zeit ist vorbei!“ Die Hände trennten sich.

Obwohl das Wetter eine Weile donnerte, hatte der Wind nun nachgelassen. Nachdem er eine Viertelstunde an der Bushaltestelle gewartet hatte, dachte er schließlich daran, seine Armbanduhr zu überprüfen. Es schien, dass die Lamelle zweimal tourte, seit der letzte Bus vorbeifuhr.

Yusufs Hand griff in seine Jackentasche. Er nahm die Bezahlung heraus. Nachdem er einige Zeit lang auf die darauf geschriebene Summe geschaut hatte, presste er seine Faust. Als das Papier in seinen schwieligen Händen in drei, vier, fünf Stücke zerrissen wurde, tauchte ein Lächeln aus der Ecke seines Schnurrbarts und den Worten auf: “ Scheißkerl!“.

Der Regen begann vom Himmel von İstanbul zu nieseln…..

Aus dem Türkischen von İnci Güler

Önceki / Previous Kusursuz Gömleklerin Terzileri / Taılors of Impeccable Shırts / Dıe Schneıder der Makellosen Hemden
Sonraki / Next Fisun Yeşilçimen - İstanbul