Dürtü/Impulse/Impuls


TÜRKÇE (Orijinal)

I

Kalemin kapağını kaçıncı kez çıkarıp taktığının farkında bile değildi. Kapağın üzerindeki etiketin bir ucu kapaktan sıyrılmış ve arasına toz dolmuştu. Ucu sıyrılmış etiketi yerine yapıştırmayı denedi fakat o kadar kirlenmişti ki etiketin yapışkanı gittiği için yapışmıyordu. Tırnağıyla kirlenmiş yapışkanı kazıdı. Artık istese de etiketin ucu kapağa yapışmazdı. Kalemi tekrar kalemliğe bıraktı. Başını masaya koyup birkaç dakika gözlerini yummak istedi. Ama yapamadı, sırt ağrıları buna izin vermedi. Sandalyesinin arkasındaki şalı birkaç kez katlayıp iyice şişkin hale getirdikten sonra boynunun altına koydu. Kafasını geri atarak oturur pozisyonda gözlerini yumdu. Bu da kısa sürdü. En iyisi gitmekti. Belli ki bugün de gelen giden olmayacaktı. Bilgisayarını kapatmaya hazırlanırken bir ses duydu. Kapıya doğru kulak kabarttı. Evet, yanılmamıştı. Dışarıdan gelen ayak sesleri vardı. Masasının üzerine hızlıca göz gezdirdi. Kablosu hayli kirlenmiş ve kenarı bantlanmış şarj aletini çekmecesine attı. Yarısı dolu su şişesini bilgisayarın arkasına koydu ve iki adet kitabı, kitaplığa kaldırdı. Şimdi masanın üzerinde kalemlikleri, blok notları ve turuncu kapaklı defteriyle, eskimeye yüz tutmuş yazıcısı duruyordu. Ayak sesleri iyice yaklaştıktan sonra kapısının önüne geldiğinde durdu. Zaten koridor boyunca bütün odalar boş olduğundan gelen kişi muhakkak kendisini görmeye gelmişti. Acaba uzun zamandır beklediği müşteri sonunda gelmiş miydi?

Kapının önündeki bekleme süresi olağandan uzun sürdü. İyi olan ayak seslerini yeniden duymaya başlamamasıydı, çünkü bu, gelen kişinin vazgeçip geri dönmesi demekti. Belli ki kapıyı çalıp çalmamak için tereddüt eden birisiydi. Dışarıdaki kişi hakkında ilk izlenimini şimdiden edinmişti bile “merhametli” olsa gerek ya da “korkak” diye geçirdi içinden. Neredeyse kapıyı açıp müşterisini içeriye zorla davet edecekti fakat bunu yapmaması gerektiğini çok iyi bilecek kadar uzun yıllardır bu işin içindeydi. Biraz daha beklemeyi tercih etti. Yarım dakikadan uzun sürerse, müşteri içeri girse bile onun işini yapmayı kabul etmeyecekti. Zira bu kadar kararsızlık, bütün bir işi mahvedebilirdi. Neyse ki zannettiği gibi olmadı ve yirmi saniye kadar sonra dışarıdaki kişi kapısını iki kez hafif bir şekilde tıklattı. “Gelebilirsiniz” diye seslendi masa başındaki. Ağır ağır, neredeyse istemsizce kapıyı açtı dışarıdaki. Yaşlıca, gür beyaz sakallı, hayli kalın gözlükleri kemikten olan, beli hafif bükük, pantolon askılarıyla pek sevimli görünen ton ton denebilecek bir adam içeriye girdi. Yerinden hemen fırlayarak adamın elini sıktı. “Buyurun, hoş geldiniz.” Gülümseyerek karşılık verdi adam. Masasının hemen karşısındaki sandalyeyi gösterdi oturması için. Adam, gösterdiği yere usulca oturdu. Oturunca soluklandı. Beklemediği bir ofise gelmiş gibi etrafı iyice bir süzdü. Yaşlı adamın kendisi için gelip gelmediğinden emin olmak için daha önce hiç yapmadığı bir şey yaptı ve kendisini tanıttı. Kimseye kendisini tanıtmazdı, çünkü buraya onu görmeye gelenlerin kendisini tanımama olasılıkları yoktu. “Tekrar hoş geldiniz, İsmim Dike Pragsi. Size nasıl yardımcı olabilirim?” Adam, kendisini tanıtan kişiye şaşkın gözlerle bakarak yanıtladı: “Elbette kim olduğunuzu biliyorum. Yoksa buraya nasıl gelirdim?” Ev sahibi, ihtiyarın bu çıkışı karşısında şaşırmakla beraber, oldukça rahatladı. Demek ki, her şeyi bilerek gelmiş, gerçek bir müşteriydi. “Öyleyse sizi dinliyorum, buyurun.” Adam bu kez de muhatabını derin derin süzdükten sonra mahcup bir şekilde konuşmaya başladı. Dike Pragsi, bu tavra alışkındı, müşterilerinin çoğu ilk başlarda çok mahcup ya da çok öfkeli olurlardı. “Güzel çocuğum, nereden başlayacağımı bilemiyorum, eğer unuttuğum bir şey olur, ya da karıştırırsam, beni lütfen mazur gör” diyerek söze girdi yaşlı adam. Müşterilerinin mahcup olmalarına alışkındı fakat bu kadar alçak gönüllü biriyle, dahası bu kadar yaşlı biriyle ilk kez iş görüşmesi yapıyordu ve bu hali biraz kaygı uyandırıcıydı. Ne diyeceğinden emin olamadı ama onu yüreklendirmeye karar verdi. “Rica ederim, lütfen devam edin. Gerekirse tekrar tekrar üstünden geçeriz, böylece emin olabilirsiniz.” Yaşlı adam daha rahatlamış göründü, tebessümünde müteşekkir bir hava vardı. Anlatmaya kaldığı yerden devam etti.

“Evladım ben hem gördüğün gibi yaşlı hem de hasta bir adamım. Hanımımı kaybettiğimden beri, yalnız yaşıyordum. İlk zamanlar hafızam bana tatlı küçük oyunlar oynuyor sandım. Giderek oyunlar tatsızlaşmaya, tek başına yaşamak da zorlaşmaya başladı. Sonra çocuklarım bu durumdan endişelendiler ve beni ülkenin en iyi doktorlarından birisine götürdüler. Sanırım en iyi doktor olabilmenin ilk şartı, en kötü ihtimalleri sıralamak. Doktor da öyle yaptı, hafızamın giderek bitip tükeneceğini, o güne kadar onu canlı tutmak için elimizden geleni yapmamız gerektiğini söyledi. Pil mi bu bitip tükensin a! Neyse, dediklerini yapmaya çalıştık ama ne kadar etkili oldular bilmem.” Masanın beriki tarafında oturan, yaşlı adamın nereye varmaya çalıştığını bir türlü kestiremiyordu. Gerçekten eksik ya da yanlış anlatıyor olabilir miydi? Kafasındaki şüphelerini mimiklerine yansıtıp, müşterisini incitmek istemezdi. Soğukkanlılığını korumaya gayret ederek, dinlemeye devam etti. “Tabi bu durum sadece beni değil, hem evlatlarımı hem onların eşlerini hem de torunlarımı etkilemeye başladı. Etkilemek dediysem, sanki benim yüzümden huzurları kaçıyor gibi. Kızım mesela, haftanın dört günü benim evime geliyor. Çocukları da okuldan çıkıp bize geliyorlar. Damat, ilk zamanlar yukarı çıkıp halimi hatırımı sorarken, artık hiç uğramaz oldu. Gün geçtikçe torunlar da kendi evlerine gitmek ister oldular. Kızımın da o eski neşesi kayboluverdi.”

Hikâye yavaş yavaş yerine oturmaya başlıyordu. Muhtemelen ilgilenilmesi gereken kişi damat olacaktı. Her şeyden emin olmak için yaşlı adamın anlatacaklarını bitirmesi gerekiyordu. Dinlemeyi sürdürdü.
“Sonra bir de oğlum var. Cumadan alıp beni kendi evine götürüyor. Haftanın üç günü de onda kalıyorum. Başlangıçta hem torunlar, hem gelin bu durumdan çok memnun gözüküyorlardı. Fakat haftalar geçtikçe hafızam eski gücünü koruyamıyor, onlar da benimle dışarı çıkmak istemiyorlardı. İlk haftalar birlikte dışarılara çıkıyor, parklara bahçelere gidiyorduk. Hatta bazen çocukları bana bırakıp, anne babaları tek başlarına çıkıyorlardı. Giderek bu gezmelerin sıklığı azaldı. Önceleri beni çocuklara bırakır oldular, derken onlara da güvenemediler ve benimle birlikte evde kös kös oturmaya başladılar. Kendimi onlara bir yük gibi hissetmeye başladım.”

Yaşlı adamın anlattıklarına göre hesapta birden fazla kişi vardı. Hayli zor ve maliyetli bir işe benziyordu. Yine de herhangi bir hedef göstermeden müşterisinin tam olarak ne istediğini anlamak için anlattıklarını bitirmesini beklemekten başka çaresi yoktu. Adam son sözcüklerini söylemek ister gibi, derin bir nefes aldı, bakışlarını muhatabının gözlerinden kaçırdı ve yere bakarak neredeyse fısıltıyla ne istediğini söyledi.

“İşte bu yüzden güzel çocuğum, beni öldürmen için seni kiralamak istiyorum. Kendim yapmaya korkuyorum. Üstelik evlatlarım kendilerini bundan dolayı suçlu hissetsinler istemem.”
Dike Pragsi duydukları karşısında gerçekten şaşırmıştı. Ne yapacağını, nasıl tepki vereceğini kestiremedi. Fakat bir gün böyle bir müşterisi olacağına o kadar emindi ki, acemiler gibi davranıp onu kaçırmak çok yersiz olur, üstelik bunca yıllık şanına da yakışmazdı. Sesine, biraz şaşkın fakat bir o kadar da olgun bir hava katarak, adamı yanıtladı.

“Anlıyorum efendim, biraz karışık bir iş, fakat imkânsız değil. Detaylar için şu formu doldurmanız gerekiyor. Okuma yazmanızla ilgili bir sorun yok değil mi?”
Yaşlı adam bu kadar profesyonel bir cevap beklemiyor gibiydi. Fakat bir diğer yandan da daha fazla açıklama yapmaya zorlanmadığı için çok memnun gözüküyordu. “Hayır” diyerek kendisine uzatılan formu aldı ve yanındaki sehpanın üzerine koyarak doldurmaya başladı. İşin bitirilmesi için maksimum ve minimum süreyi, şahit olup olmayacağını, cinayet süsü verilip verilmeyeceğini, kullanılacak yöntemleri, istediği yeri ve saati, varsa gün ve mevsimi, vasiyetini ve bir dolu benzeri soruyu yanıtladıktan sonra formu masaya bıraktı.

“Para, yarın hesabınızda olur. Şimdiden teşekkür ederim.”
Yeniden el sıkıştılar ve yaşlı adam geldiği gibi usulca kapıdan çıktı. Adam çıktıktan sonra, masanın üzerine bıraktığı formu eline almak bile istemedi Dike Pragsi, onun oturduğu sandalyeye oturdu ve giderek kendisinden uzaklaşan ayak seslerini dinlemeye koyuldu.

II
Yaşlı adam, karısını kaybettikten sonra daha büyük bir kayıp yaşayamayacağını zannediyordu. Fakat şimdi bu olanlar! Aklının kenarından bile geçmemişti bütün bunlar. Bundan sonra ne yapardı? Ömrünün kalanını nasıl geçirirdi? Gerçi ömrünün ne kadar kalmış olabileceğine dair yaptığı hesaplar parmak hesabını geçmiyordu ama kalan son günlerini sürekli yas tutarak geçirmek de istemezdi. Kim isterdi ki! Ağlayamamıştı bile. Şöyle sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra ağlaması gerekirken donup kalmıştı. Hissizleşmişti sanki bir anda. Zaten yarım olan aklı da iyice uçup gitmiş gibiydi. Çıldırmaması işten bile değildi. Bir kâbusta olup olmadığından emin olmak için kollarını çimdikleyip duruyordu. Ve lanet olsun, uyanmıyordu! Demek ki bütün bunlar gerçekti.

En iyisi durmaktı. Durup iyice bir düşünmek. Tüm bu olanlardan sonra bir çıkış yolu bulabilmek için biraz sakinleşmek. Öncelikle para için yapabileceği hiçbir şey yoktu, giden gitmişti. Ev ve araba için de. Ama torunu için yapabileceği birkaç şey belki de hâlâ vardı. Öyleyse ondan başlamalıydı. Evet, ilk işi torununu korumaya almak olacaktı. Diğerlerinin başına gelen, pekâlâ onun başına da gelebilirdi. Diğerleri diye kestirip attığı, bütün ailesiydi. Kızı, oğlu, damadı, gelini ve bütün torunları. Biri hariç. Bu nasıl olabilirdi? Tanrıyla arasında her zaman biraz mesafe olduğunu düşünürdü ama bu kadarı çok fazlaydı.

Daha birkaç hafta önce kendisini öldürmek isterken, şimdi yapa yalnızdı. Dahası, artık kendisini öldürtemezdi bile, yoksa o küçücük torunu, o masum yavrucak bir başına bu zalim dünyada ne yapardı! Ne pahasına olursa olsun yaşamak zorundaydı. Yeniden Dike Pragsi’ye gitmeli, her şeyi anlatmalı ve deyimi yerindeyse canını bağışlamasını dilemeliydi. İmzaladıkları sözleşmenin en katı maddesi cayma hakkının hiçbir durum ve şart altında kabul edilmemesiydi ama yine de denemekten başka çaresi yoktu.
Kendisini taşımaktan aciz ayakları titriyordu. Bastonunu dolabın kenarından çıkararak kendisine dayanak yaptı. Torununu bebek arabasının içine yatırdı. Neyse ki uyanmamıştı. Günlerdir ağlayarak uyuyakalan yavrucak sonunda bitap düşmüş olmalıydı. Tamam, kendisinin arasının Tanrıyla mesafeli olmasını anlayabiliyordu ama bu yavrucak! Onun ne günahı olabilirdi ki? Ceketini giydi ve dışarı çıktı. Kararlıydı, Dike Pragsi’yi imzaladıkları sözleşmeden vazgeçirmek için ne gerekiyorsa onu yapacaktı.

III
Artık delirdiğine neredeyse emindi. Nasıl Dike Pragsi diye biri yoktu? Birkaç hafta önce bu ıssız koridorda yürüdüğüne, bu eski kapıyı tıklattığına ve bu sert sandalyede oturduğuna emindi. İşte, ofisi aynen duruyordu. Şu blok notlar, şu tozlu yazıcı, bu karışık kitaplık bile. Belki de bu bir taktikti. Dike Pragsi, kendisini böyle gizliyordu. Ama nasıl olur da koridor boyunca hiç kimse onu görmediğini, o ofisin yıllardır kapalı olduğunu ve bir kez bile içeriye birisinin girmeye yeltenmediğini söyler. Bütün bu ofis sahipleri Dike Pragsi’nin çalışanı olmalıydılar. Hepsi onun için çalışıyordu. Bunu anlamamak için ahmak olmak gerekirdi! Ama yoo! Şu an ahmak olmak için hiç uygun bir zaman değildi ve ne pahasına olursa olsun, yaşaması gerektiğini Dike Pragsi’ye söylemek zorundaydı.

Katın çaycısı ve temizlikçisi olduğunu söyleyen adam, ofisin yedek anahtarını bodrum kattan bulup getirmiş ve ofisi açarak yaşlı adama içeriye ne kadar uzun zamandır girilmediğini göstermişti. Gerçekten, içerisi çok tozlu ve karanlık görünüyordu. Buraya uzun zamandır girilmemiş gibiydi. Fakat buraya daha önce girmemiş olsa, odada neyin nerede olduğunu nasıl bilebilirdi? Odayı ve eşyaları yeniden bu hale getirmek Dike Pragsi ve çalışanları için çok zor olmasa gerek. Neticede ülkenin en ünlü kiralık katiliydi üstelik kendisini bir adalet tanrıçası olarak pazarlıyordu. Yaşlı ve hafızası sakat bir adamı kandırmaktan kolay ne vardı ki?

Çaycının yakasına yapıştı. “Bana bak efendi! Buradaki herkes aynı yalana inansa bile, beni bu saçmalığa inandıramayacaksınız! Ya bana Dike Pragsi’nin nerede olduğunu söylersin, ya da bütün bu binayı başınıza yıkarım!” Yaşlı adamın, binayı kimsenin başına yıkacağı falan yoktu. Blöf yaptığı her halinden belli oluyordu, ama başka ne yapabilirdi ki?

Çaycı, adamın bu halinden korkmuş değil, adamın bu haline acımış gibiydi. Bir yandan çaycıya ve bütün ofistekilere tehditler savururken diğer yandan da küçük çocuğu sakinleştirmeye çalışıyordu. Çocuğun ağlaması biraz dindiğinde yeniden etraftakileri azarlamaya başlıyor, sonra çocuğun sesi yükseldiğinde ise onu yatıştırmak için babacan bir tavır takınıyordu. Çaycı daha fazla dayanamadı, adamın koluna girerek onu çay ocağına götürdü. Çocuğa bir bardak ılık süt, yaşlı adama da ıhlamur ikram etti. Ve anılarındaki noksanlıkları doldurmaya karar verdi.

“Bak Bey Amca, benim sana bunları söylemem sonumu getirebilir. Bunları benden duymamış ol. Ama sen Dike Pragsi’nin nasıl çalıştığını unutmuşa benziyorsun. Dike Pragsi yalnızca adalet dağıtır. Sen ona hikâyeni anlatırsın, kimi ortadan kaldıracağına o karar verir. Dike Pragsi’yi bu kadar ünlü yapan o. Bugüne kadar müşterisinin istediği kişiyi öldürdüğünü hiç duymadım. Neler yaşadın bilmiyorum fakat sanırım Dike Pragsi’nin ağır işlerinden biriydi. Başına her ne geldiyse hepsini Dike Pragsi’nin yaptığından emin olabilirsin. Ve…” Çaycı burada duraksadı. Çünkü yaşlı adam az evvel duyduklarının şokunu bile atlatamamışken, bunu kaldırabilir miydi bilmiyordu ama bundan sonra saklaması da manasız olurdu. “Ve hepsini sen istedin, imzaladın, kabul ettin hatta bunun için bayağı yüklü bir para ödedin.”

Yaşlı adam, çaycının kendisinden kurtulmak için saçmaladığını sandı. Önce avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı “Sen neler saçmalıyorsun şapşal herif! Seni öldüreceğim!” Çaycı, adamın ağzını avucuyla sıkı sıkı kapadı. “Gözünü seveyim babalık! Sana acıdığıma beni pişman etme. İstersen evine git, varsa kilitli bir kasan falan ne bileyim yastık altın, orayı bir karıştır ve sözleşmeyi bul.” Yaşlı adam, üzerine çullanan çaycıdan kendini hışımla kurtardı. Adamın suratına tükürür gibi sert bir bakış fırlattı. Torununu kaptığı gibi çay ocağından çıktı ve evine doğru yollandı.

“…hepsini sen istedin” Çaycının söyledikleri kulağında yankılanıp duruyordu. Yaşlı adam kafasından geçen öfkeli cümleleri birbiri ardına sıralıyor ve Dike Pragsi’ye lanetler yağdırıyordu. “Dike Pragsi’yi bu kadar ünlü yapan şey, kimi öldüreceğine kendisinin karar vermesi miymiş! Lanet olası kadın! Kendinde bu hakkı nereden görebilir! Tanrıçaymış! Kıçımın tanrıçası! Onu yok edeceğim! Eğer bütün ailemi ortadan kaldıran oysa, ona bunun bedelini ödeteceğim! Canın cehenneme Dike Pragsi! Seni bulup lime lime edeceğim güne kadar bekle! Umarım benden önce kimse canına kast etmez!”

IV
Yaşlı adam evin altını üstüne getirdikten sonra, sözleşmeyi hiç ummadığı bir yerde, gardırobun en arkasında asılı duran damatlık ceketinin cebinde buldu. Ve aceleyle okumaya koyuldu.
“İşbu sözleşme bir içsel çatışmanın dışavurumudur. Dike Pragsi diye biri yoktur. Hiç var olmamıştır. Onun var olmasını isteyen içimizdeki ilkel dürtülerdir. Öldürmek isteriz. Yaşamak isteriz. Kimi zaman ise çaresizlik ve suçluluk duygumuz öyle boyutlara ulaşır ki, ölmek isteriz. Dike Pragsi, gerçek müsebbibi bulmayı kendine şiar edinmiş bir modern zaman rehberidir. Fazlası değil.

Değerli müşterim,

Kendinizi öldürmeye karar verdiğinizde, kurtulmak istediğiniz fiziksel varlığınız değildi; sizin varlığınızın sevdiklerinize yük gibi görünmesiydi. O yüzden yok edilmesi gereken siz değildiniz, buna dair hislerinizdi. Siz bile kendinizi öylesine büyük bir yük gibi görüyordunuz ki, beyniniz sizi kendinizden kurtarmak için önce anılarınızı karıştırmaya sonra da silmeye başladı. Siz, kendinizi istemezken, etrafınızdaki insanlar sizi nasıl isteyebilirdi? İşte ben de buradan başladım. Sizi yük gibi görenleri, sizin hayatınızdan çekip alırsam, bu hislerin ortadan kalkabileceğini düşündüm. Korkmayın! Ölenler evlatlarınız değil, onları kendinizden kurtarmak isteyen hisleriniz öldü. Ve torununuza bakabilmek için yaşama yeniden sarılma arzunuz, kendinizi yeniden taşımaya başlamanın ilk adımıydı.
Umuyorum ki, Dike Pragsi’nin kapısını çalan o adam ölmüştür. Ve bu sözleşmeyi ellerinde tutan, yepyeni anıların ve yeni yaşamların şafağında bir başka adamdır.

Sevgiyle,
Dike Pragsi.”

ENGLISH

I

She was unconciously playing with the lid of the pen. The label on the lid was partially striped off and filled with dust. She tried to stick the label back on the lid but it’s glue had been rubbed off from the dirt. She scraped the dusty glue with her fingernails. Now, it was impossible for the label to stick on the lid, whether she wanted it to or not. She slipped the pen back inside the rack. She wanted to place her head on the table and close her eyes for a few minutes. But she couldn’t; her back pain wouldn’t let her. She folded the scarf on the back of her chair a few times to make it comfortable and placed it under her neck. She let her head fall back and closed her eyes. This also lasted only for a second. It was for the best if she just left. Apparently, no one was coming by, as usual. As she was leaning to shut down the computer, she heard a noise. She listened carefully. Yes, it was no mistake. There were footsteps outside. She eyed the desk quickly and tossed the taped charger with a rattled cable inside the drawer. She placed the half-full water bottle behind the computer and put two books on the bookshelf. Now pencil racks, post-its, the notebook with an orange lid and an old and forgotten printer was all that was left on her desk. The footsteps got closer and halted by the door. This person was definitely here to see her since all the other rooms on the aisle were empty. Could this be the customer she was expecting for a long time?

 

The pause outside the doorstep lingered unusually. Good thing was that the footsteps hadn’t started all over again, that would mean the person decided to leave. Clearly, this was a person who hesitated to knock. She already had set first impressions about this person; “merciful” or maybe a “coward”, she thought to himself.  She almost moved to open the door and forcefully invite her customer inside but she had been in this business long enough to know she shouldn’t. She decided to wait a while longer. If this lasted more than even half a minute, she was not going to take the job. Afterall, a person this indecisive could wreck the whole process. Fortunately, her assumptions were wrong. There came two soft knocks on the door after maybe twenty seconds. “Come in” she said. The customer opened the door slowly and almost unwillingly. This was an adorable old man with a bushy white beard and a slightly bent back, who wore suspenders and thick horn-rhimmed glasses. She got up at an instant, they shook hands. “Please, welcome”. The man responded with an easy smile. She offered the chair right across the desk for him to settle. The man gently sat down. He took a long deep breath and he glanced around the office as if he hadn’t intended to come. For the first time in her carreer, she introduced herself to the old man to make sure he was in the right place. She never needed to do so  because anyone who decided to come  already knew who she was. “Welcome, my name is Dike Pragsi. What can I help you with?” The man looked at the person who just introduced herself with dazed eyes and answered, “Of course I know who you are, how could I be here otherwise?”. Along with being puzzled by the old man’s attitude, she was also relieved. So he came here knowing everything and he was really a customer afterall. “Well, I’m listening, please”. After gazing at her for a while, he started speaking timidly. Dike Pragsi was used to this attitude, most of her customers started off either timid or furious. He piped up, “Dear child, I don’t know where to start from. If there are things I forget or if I get confused, please excuse me”. She was used to the shy type but a person this humble, moreover this aged, was a first for her and in honesty his modesty worried her. She wasn’t sure what to say and decided to encourage him. “No worries, please continue. If necessary we can go over the story so you can be sure.” The old man seemed relieved, breaking a grateful smile. He continued.

“Child, as you can see I am an old and sick man. Ever since I lost my wife, I have been living alone. At first, I thought my mind was playing cute little tricks on me. As time passed, these tricks soured up and living alone got harder and harder. My children were worried about the situation and took me to one of the best doctors in the country. I guess listing the worst case scenarios is a must to be the best doctor. That’s what the doctor did, he told me my memory will slowly fade and we must do everything we can to keep it active. Is this a battery that just fade away?! Well, we tried to do what they told us but I don’t know how effective it was”. She couldn’t understand where the old man was getting to with all of this. Could he be cutting short or telling the wrong story? She wouldn’t want to offend him by reflecting her suspicions through gestures. Putting an effort to sustain her cold blood, she kept listening.

“Of course this situation didn’t only affect me but also started to affect my children, their spouses and even my grandchildren. What I mean by affect is it was as if they were disturbed by me. For instance, my daughter came by my house four days a week with her kids. At the very beginning, my son-in-law used to come in and see how I was doing but now he never does. As time passed, kids also just wanna go home. Then slowly my daughter lost her spirit too.”

The story was starting to make sense at last. Probably the person of interest in this scenario would be the son-in-law. To be sure of everything she had to listen to the whole story.

“Then there is my son. He picks me up every Friday to stay with him for three days. At first both my daughter and kids were pleased with this plan. But as the weeks passed, my memory weakened and eventually they didn’t want to go out with me. During the first couple of weeks we used to go to parks and places. Sometimes they even left the kids with me and went out together. Gradually these outings came to be rare events. It started with them entrusting the kids to me, then they couldn’t trust them either and ended up sitting around with me. I started to feel like a burden.”

Judging on the story so far, there was more than one person to look for. It seemed like a hard and pricy deal. But still, before pointing at a target she had to listen to the rest of the story. The man took a long deep breath as if to say his last words, he glanced at the floor to avoid eye contact and in an almost whispering tone of voice, told her what he wanted.
“This is the reason why, kiddo, I want to rent you to kill me. I am afraid to do it by myself. Then again, I would never want my children to feel guilty about any of this.”

Dike Pragsi was truly shocked at what she heard. She didn’t know what to do or how to react. She always knew such a customer would come by, so acting unprofessional and losing him would be untimely, and would not befit her fame. She answered him with a slightly surprised yet a mature tone. “I see Sir, slightly twisted job, but surely possible. You need to fill this form for details. You can read and write, am I correct?”

The old man wasn’t expecting an answer this professional. But on the other hand he seemed pleased not being forced to further explain. He said “No”, reached for the form and started filling it. He answered questions such as the minimum and maximum amount of time for the job, whether he would like to witness the event, would he prefer making it look like a murder, which methods would be used, the time and place, if necessary day and season, his will and much more. He laid the form on the desk.

“The money will be transferred to your account by tomorrow. Thank you in advance.”

They shook hands and the old man left the room quietly as he had come in. After he left, Dike Pragsi didn’t even want to hold the form he left. She sat on the chair he used just moments ago and listened to the receding footsteps.

II

The old man thought losing his wife was the worst thing he could live through. But all this happening now! Never crossed his worried mind. What will he do now? How could he live through the rest of his life? Although his calculations for the remainder years of his life would not exceed the number of his fingers, he still wouldn’t want to spend them consistently grieving. Who would want such a thing? He couldn’t even cry. He stood frozen when he should have cried sobbingly pouring his heart out. It was as if he went numb all of a sudden. He already had half a healthy a mind and it seemed he lost that too. He kept pinching himself to make sure he wasn’t in a nightmare. Damn it, he wouldn’t wake up. So this was all real.

It would be best to stop for a minute and think this through. He had to calm down to find a way out. For starters, there wasn’t anything he can do for the money, what was gone was gone. Same for the house and the car too. When it came to his grandson, there was perhaps something he could do. Yes, first of all he would get his grandson under protection. What happened to the others could surely happen to him too. What he meant by “others” was the rest of his family. His daughter, son, son-in-law and all of his grandsons. Except one. How could this be true. He always thought there was a certain distance between him and god, but this was too much.

Only a few weeks ago he wanted to kill himself and now he was all alone. What’s more, he couldn’t even have himself killed or else what would that innocent child do in a world so unkind! He had to live, no matter the cost. He had to go see Dike Pragsi again, tell her everything and beg to regain his life. The most strict clause in the contract was the rule of retraction; under no circumstances retraction was tolerated, but he had to take a chance.

His weak feet trembled. He reached for his walking stick and leaned on it. He laid his grandson inside the carriage. Luckily, he was asleep. Kid cried himself to sleep for days, must have been exhausting. He was fine with having a distanced relationship to God, but this kid! What was his fault? He got dressed and stepped outside, determined to convince Dike Pragsi into letting him go.

III

Now he was almost sure he had gone mad. Dike Pragsi never existed? Just few weeks ago he walked through this deserted hallway and knocked on the old door. The office stood there as it did before. The post-its, dusty printer and even the old, messy bookshelf. Maybe this was a tactic. Dike Pragsi was concealing herself. But how could the people on the hallway say they’ve never seen her before and that Dike’s office had been shut down for years. Well, all of these people must be working for Dike Pragsi. All of them. You should be a fool to fall for this! But no! This wasn’t the time to be foolish. He had to talk to Dike Pragsi and tell her he had to live. The floor keeper found the spare keys to the office and unlocked the door to prove to the old man that the office had been sealed for a long time. Truly, the office looked untouched. But how could he know where everything in the room was set if he hadn’t been in before. It wouldn’t have taken much for Dike Pragsi’s workers to set the room this way. After all, he was the most wanted assassin in the country and she was marketing herself asa goddess of justice. What was easier than deceiving an old man with a failing memory?

He grabbed the janitor’s collar. “Look at me Sir! Even if each and every one of you here seem to believe in the same hideous lie, I won’t fall for it! So, either you tell me where Dike Pragsi is or I will tear this place down!” The old man was not going to tear anything. Everybody knew he was bluffing but what else could he do?
The janitor seemed to pity him rather than getting afraid. He was hurling and threatening everyone and trying to keep his grandson calm at the same time. As soon as the little kid stopped crying, he continued yelling. Janitor couldn’t take this anymore, he took the old man’s arm and guided him into the tea room. He offered warm milk for the kid and some linden tea for the old man. He decided to fill in the gaps of his memory.

“Listen to me Pups, me telling you this could be the end of me. So you didn’t hear any of this from me. You seem to have forgotten how Dike Pragsi works. Dike Pragsi only distributes justice. You tell her the story, she decides whom to destroy. This is what she’s known for. Till this day, I haven’t heard a story where she killed the person her customer demanded to be dead. I don’t know what you have been through but it must have been one of Dike Pragsi’s heavy works. Whatever happened to you, it is surely because of Dike Pragsi. And…” he hesitated because he wasn’t sure whether the old man could bear hearing any more of what he was about to say but it would be meaningless to leave it unspoken. “And you wanted all of this, you signed the contract, agreed and even payed a load of money for it.”
The old man thought the janitor was rambling about to get rid of him. First, he started yelling, “What the hell are you talking about! I’m going to kill you!” The janitor covered his mouth firmly. “Please old chap! Don’t make me regret helping you. If you want, go home, look for the contract you signed.” The old man got away from the janitor who descended on him. He threw a sharp glance at him, as if he was spitting to his face, took his grandson and headed home.

The janitor’s words were echoing in his mind, “…You asked for it”. The old man couldn’t stop cursing at Dike Pragsi. “What made her famous is her deciding who to kill! Who does she think she is? That bloody women! Goddess? Goddess my ass! I will destroy her! If she is the one who killed my family, I will make her pay for it! Fuck you Dike Pragsi! Wait for the day I find you and tear you into little pieces!”

IV

The old man ransacked the apartment and found the contract in the least expected place, inside the pocket of his wedding suit. He hastily read it.

“This contract is and expression of an internal conflict. Dike Pragsi is inexistent. What desires her to exist is the primitive urges that are inside us. We crave to kill. We desire to live. Sometimes, the feeling of guilt and despair become so overwhelming that we wish to die. Dike Pragsi is a modern time guide, who took the liberty to find the real drive in people. Nothing more.

Dear Customer,

At the moment you decided to kill yourself, what you truly wanted to exterminate wasn’t your physical being; it was the perception that your existence became a burden to your loved ones. This is why what had to be killed was not you, but your feelings about this.
Even you regarded yourself as such a great misfortune that your brain started messing with your memories and erasing them to free you of yourself. When you reject yourself, how could those around you accept? So that is where I started. I figured if I could tear away the people who thought of you as a burden, I thought I could destroy these feelings. Don’t fear! What ‘s dead are not your kids, but the urges to free them of yourself. And your desire to live for your grandson, was the first step to carry yourself all over again.

I hope, the old man who knocked on Dike Pragsi’s door is dead. And the man holding this contract in his hands is one at the edge of dawn, sailing towards a new life.

Love,

Dike Pragsi.”

Vlaams-Nederlands

 I

Ze had niet eens meer in de gaten hoe vaak ze het dopje al van de pen had gehaald en er weer op had gedaan. Op het dopje zat een etiket, waarvan een hoekje had losgelaten, daartussen had zich stof opgehoopt. Ze probeerde het hoekje vast te duwen, maar er had zich zoveel vuil aan de lijm gehecht dat het niet meer wilde plakken. Met haar nagel krabde ze de vuil geworden lijmresten weg. Nu zou het hoekje van het etiket zeker niet meer op de dop blijven zitten. Ze legde de pen weer in het pennenbakje. Het liefst zou ze haar hoofd op het bureau leggen en dan haar ogen een paar minuten dichtdoen. Maar dat ging niet, daar deed haar rug te veel pijn voor. Ze vouwde de sjaal die over de rugleuning hing een paar keer dubbel en legde hem als een dik kussen achter haar nek. Zittend in haar stoel leunde ze met haar hoofd naar achteren en deed haar ogen dicht. Maar niet lang. Ze kon maar beter vertrekken. Ook vandaag zou er niemand langskomen, dat was wel duidelijk. Ze wilde net aanstalten maken om haar computer af te sluiten, toen ze geluid hoorde. Het kwam van ergens bij de deur, ze spitste haar oren. Nee, ze had zich niet vergist. Buiten klonken voetstappen. Ze liet haar blik snel over het bureaublad gaan. De oplader, een ding met vuil geworden kabel en stukken plakband, stopte ze in haar lade. Het halfvolle waterflesje zette ze achter de computer, de twee boeken in de boekenkast. Nu stonden alleen haar pennenbakjes nog op het bureau, er lagen wat schrijfblokken, haar oranje schrift en er was de tamelijk oude printer. Inmiddels waren de voetstappen vlakbij, voor haar deur hielden ze stil. De bezoeker moest trouwens wel voor haar gekomen zijn, want in de andere kamers aan de gang was niemand. Was het soms de bezoeker die ze al zolang verwachtte? De stilte voor de deur duurde langer dan normaal. Het goede was dat ze niet opnieuw voetstappen hoorde, dat zou namelijk betekenen dat hij van gedachten was veranderd en was omgedraaid. Kennelijk was het iemand die aarzelde om aan te kloppen. Ze had haar eerste indruk van degene buiten al klaar, het moest wel ‘iemand met mededogen’ zijn, dacht ze, of ‘een bangerik’. Bijna had ze de deur opengedaan en hem naar binnen getrokken maar ze deed dit werk nu lang genoeg om te weten dat ze dat beter kon laten. Ze wachtte liever nog even. Duurde het langer dan een halve minuut, dan zou ze de opdracht van haar klant weigeren, zelfs al kwam hij binnen. Zoveel getwijfel kon de zaak namelijk grondig verpesten. Dan stond ze op het punt alles af te ronden en zag zo iemand er opeens van af, waardoor hij haar jarenlang zorgvuldig opgebouwde carrière naar de maan hielp. Gelukkig ging het anders, na zo’n twintig seconden werd er twee keer zachtjes op de deur geklopt. ‘Binnen!’ klonk het vanachter het bureau. Degene buiten deed heel langzaam, tegen zijn zin leek het wel, de deur open. Een oudere man met een volle witte baard stapte naar binnen, hij droeg een bril met een zwaar hoornen montuur, was licht gebogen, en zag er met zijn bretels heel sympathiek uit, vertederend haast. Ze sprong op en schudde hem de hand. ‘Welkom, komt u verder.’ De man glimlachte. Ze wees hem de stoel voor het bureau. Hij ging kalm zittten. Daarna haalde hij diep adem. Hij keek eens goed om zich heen, alsof het kantoor er heel anders uitzag dan hij gedacht had. Om er zeker van te zijn dat de oude man wel voor haar was gekomen, deed ze iets wat ze anders nooit deed: ze stelde zich voor. Dat hoefde ze nooit te doen, de mensen die haar bezochten moesten haar wel kennen, dat kon niet anders. ‘Nogmaals welkom. Mijn naam is Dike Pragsi. Waarmee kan ik u van dienst zijn?’ Hij keek haar verbaasd aan en antwoordde: ‘Maar ik weet heus wel wie u bent. Waarom zou ik anders hier zijn?’ Ze was verbijsterd over zijn felheid, maar de opmerking stelde haar ook gerust. Het was dus iemand die van alles op de hoogte was toen hij hier naartoe kwam, een echte klant. ‘Zegt u het dan maar. Ik luister.’ De man keek zijn gesprekspartner aandachtig aan en stak toen beschroomd van wal. Dike Pragsi was die houding gewend, de meeste klanten waren aanvankelijk zeer beschroomd of juist heel kwaad. ‘Lieve kind,’ begon de oude man, ‘ik weet niet waar ik moet beginnen, als ik iets vergeet of dingen door elkaar haal, moet je me dat maar niet kwalijk nemen.’ Aan een zekere schroom van haar klanten was ze gewend, maar ze had nog nooit een zakelijk gesprek gevoerd met zo’n bescheiden, of beter gezegd zo’n oud iemand, en ze maakte zich zorgen over zijn houding. Ze wist niet goed wat ze moest antwoorden maar besloot hem te bemoedigen. ‘Natuurlijk, gaat u maar verder. We kunnen er altijd nog nog op terugkomen, net zo vaak tot u helemaal zeker van alles bent.’ De oude man leek enigszins opgelucht, er school iets van dankbaarheid in zijn glimlach. Hij ging verder met zijn verhaal.

‘Lieve kind, zoals je ziet ben ik oud, maar dat niet alleen, ik ben ook ziek. Na het overlijden van mijn vrouw stond ik er alleen voor. In het begin dacht ik dat mijn geheugen af en toe een geintje met me uithaalde. Maar die geintjes werden steeds minder leuk, en het alleen wonen begon me steeds zwaarder te vallen. Mijn kinderen werden ongerust. Ze namen me mee naar een van de beste doktoren van het land. De beste dokter zijn betekent geloof ik dat je de allerergste vooruitzichten opsomt. Dat is wat hij deed, hij zei dat mijn geheugen er op termijn mee op zou houden, dat we tot die tijd al het mogelijke moesten doen om het levendig te houden. Ermee ophouden, alsof het een batterij is! Maar goed, we hebben geprobeerd te doen wat hij zei, ik zou niet weten of het enig effect heeft gehad.’ Degene aan de andere kant van het bureau had geen idee waar de oude man heen wilde. Misschien vergat hij echt van alles, of vertelde hij dingen verkeerd. Ze probeerde te voorkomen dat haar klant haar gedachten van haar gezicht kon lezen, ze wilde hem niet beledigen. Ze spande zich in om zo kalm mogelijk te blijven luisteren.

‘Het was natuurlijk niet alleen lastig voor mij, maar ook voor mijn kinderen en hun partners. Of lastig, het leek wel of ze zich door mij niet meer op hun gemak voelden. Mijn dochter bijvoorbeeld, die komt me vier dagen per week opzoeken. Haar kinderen kwamen na school ook altijd naar ons. Dan mijn schoonzoon, die kwam vroeger altijd naar boven om te vragen hoe het met me ging, maar deed dat plotseling niet meer. Mettertijd gingen de kleinkinderen ook liever naar hun eigen huis. Mijn dochter was niet meer zo opgeruimd als vroeger.’

Het begon langzamerhand duidelijk te worden welke richting het verhaal uit ging. Waarschijnlijk moest ze zich met de schoonzoon bezighouden. Maar om dat zeker te weten moest de oude man eerst zijn hele verhaal doen. Ze luisterde verder.

‘Ik heb ook nog een zoon. Die haalt me op vrijdag op en neemt me mee naar zijn huis. Drie dagen in de week ben ik bij hem. In het begin leken de kinderen en ook zijn vrouw dat leuk te vinden. Maar toen in de loop van de weken mijn geheugen zwakker werd, wilden ze me niet meer mee naar buiten nemen. Aanvankelijk waren we nog samen naar het park en zo gegaan. Soms lette ik op de kinderen en gingen mijn zoon en zijn vrouw samen uit. Maar dat soort uitjes werd steeds minder. Eerst lieten ze de kinderen op mij letten, later durfden ze dat niet meer, toen bleven ze met een lang gezicht samen met mij thuis zitten. Ik kreeg het gevoel dat ik hen tot last was.’

Naar zijn verhaal te oordelen ging het om meer dan één persoon. Het zou wel eens om een behoorlijk ingewikkelde opdracht kunnen gaan, waar heel wat geld mee gemoeid was. Maar haar klant zei niet duidelijk wat het doel was. Om precies te weten wat hij van haar verlangde, zat er niks anders op dan te wachten tot hij was uitgepraat. De oude man haalde diep adem, alsof hij bijna klaar was, keek toen van zijn gesprekspartner weg en fluisterde met zijn blik op de grond gericht wat hij wilde.

‘Daarom, lieve kind, wil ik je inhuren om mij te doden. Zelf durf ik het niet. Bovendien zouden mijn kinderen zich schuldig kunnen voelen, en dat wil ik niet.’

Dike Pragsi was werkelijk verbluft. Ze had geen idee wat ze moest doen, hoe ze moest reageren. Maar ze had zo zeker geweten dat er op een dag zo’n klant voor de deur zou staan, dat ze nu niet iets klungeligs kon doen. Hij zou weglopen, en bovendien: met de reputatie die ze zich in de loop van de jaren had verworven kon ze zich dat niet veroorloven.

‘Ik begrijp het, meneer,’ zei ze. Haar stem klonk lichtelijk verbaasd maar ook deskundig. ‘Het is een wat ingewikkelde zaak maar zeker niet onmogelijk. U dient dit formulier in te vullen voor de details. Lezen en schrijven is toch geen probleem, denk ik?’

Zo’n professioneel antwoord leek de oude man niet verwacht te hebben. Tegelijk wekte hij de indruk heel blij te zijn dat hij niet nog meer uitleg hoefde te geven. ‘Nee hoor,’ zei hij. Hij nam de formulieren aan, legde ze op het tafeltje naast hem en begon ze in te vullen. Hij beantwoordde een hele rits vragen, over de maximum en de minimum termijn waarbinnen de zaak gedaan moest zijn, over of er getuigen zouden zijn, of het eruit moest zien als een moord, de methode die zou worden toegepast, de gewenste plaats en tijd, eventueel dag en jaargetijde van voorkeur, testament en dergelijke, en legde het formulier toen op het bureau.

‘Morgen staat het bedrag op uw rekening. Hartelijk dank alvast.’

Ze gaven elkaar nogmaals een hand en de oude man vertrok even kalm als hij was gekomen. Dike Pragsi kon zich er niet toe zetten het formulier van tafel te pakken, ze ging op zijn stoel zitten en luisterde naar de voetstappen, die van steeds verder weg kwamen.

II

Na de dood van zijn vrouw dacht de oude man dat een groter verlies dan dit onmogelijk was. Maar wat hij nu toch moest meemaken! Met dit soort dingen had hij geen moment rekening gehouden. Wat moest hij nu? Wat moest hij met de rest van zijn leven? Niet dat hij dacht dat hij nog lang te leven had, maar toch, hij wilde zijn laatste levensdagen niet in voortdurende rouw hoeven doormaken. Dat wilde niemand. Hij had niet eens kunnen huilen. Hij zou hebben moeten huilen, met luide snikken en grote uithalen, maar hij had er als verstijfd bij gezeten. Het leek wel of hij in één klap helemaal niets meer gevoeld had. Het beetje verstand dat hij had leek ook nog eens verdwenen. En dan zou je niet gek worden? Hij kneep de hele tijd in zijn arm om erachter te komen of het misschien allemaal een nachtmerrie was. Maar hij werd maar niet wakker, verdomme! Het was dus echt.

Hij kon maar het beste even stoppen. Stoppen en goed nadenken. Even kalmeren zodat hij een uitweg kon bedenken. Om te beginnen het geld: daar was niets meer aan te doen, wat weg was, was weg. Met het huis en de auto was het niet anders. Maar voor zijn kleinkind kon hij misschien wel nog het een en ander doen. Dan moest hij daar maar mee beginnen. Ja, het eerste wat hij zou doen was zijn kleinkind in bescherming nemen. Wat de anderen meemaakten kon hem net zo goed overkomen. Wat hij afdeed met ‘de anderen’, dat was zijn hele familie. Zijn dochter, zijn zoon, zijn schoonzoon, zijn schoondochter en al zijn kleinkinderen. Op één na. Hoe kon dat? Hij had altijd gedacht dat god hem niet heel nabij was geweest, maar nu was hij wel heel ver weg.

Een paar weken geleden nog had hij zichzelf willen doden, en nu was hij moederziel alleen. Sterker nog, zich om het leven laten brengen was geen optie meer, want hoe moest het dan met dat onschuldige kind, helemaal alleen in deze wrede wereld? Voor dit kind moest hij hoe dan ook in leven blijven. Hij moest terug naar Dike Pragsi, haar het hele verhaal doen en haar smeken om, als je het zo kon noemen, zijn leven te sparen. Hij had nooit met de bepaling over het herroepingsrecht moeten instemmen, het was de meest strikte bepaling in het contract dat ze ondertekend hadden, maar er zat niks anders op dan het toch te proberen. Hij stond te trillen op zijn benen, ze konden zijn gewicht niet meer dragen. Bij de kast stond zijn wandelstok, een cadeautje uit Centraal-Azië dat hij jaren geleden gekregen had, hij pakte hem en leunde er met zijn volle gewicht op. Hij legde zijn kleinkind in de kinderwagen. Gelukkig was het niet wakker geworden. Dagenlang had het kleintje zich in slaap gehuild, nu was het waarschijnlijk uitgeput. Dat god hem niet zo nabij was, daar kon hij nog in komen, maar zo’n wurmpje! Wat kon dat nu misdaan hebben? Hij trok zijn colbert aan en ging naar buiten. Hij was vastbesloten, hij zou zijn uiterste best doen om Dike Pragsi zo ver te krijgen dat ze het contract ontbond.

III

Nu wist hij haast zeker dat hij gek was geworden. Hoe kon het nou dat er niemand was met de naam Dike Pragsi? Een paar weken geleden had hij door deze uitgestorven gang gelopen, hij had bij deze oude deur aangeklopt en op deze harde stoel gezeten, dat wist hij zeker. En het kantoor lag er precies zo bij als toen. De schrijfblokken, de stoffige printer, zelfs de rommelige boekenkast. Misschien was het opzettelijk. Misschien dat Dike Pragsi zich op die manier verstopte. Maar hoe kon het dan dat niemand in die hele gang haar gezien had, dat ze zeiden dat het kantoor al jaren leeg stond en niemand zelfs maar had overwogen naar binnen te gaan. De mensen van die andere kantoren waren natuurlijk medewerkers van Dike Pragsi. Ze werkten vast allemaal voor haar. Alleen een idioot had dat niet door. Nee, wacht even! Dit was helemaal niet het moment om de idioot uit te hangen, hij moest Dike Pragsi koste wat kost vertellen dat hij in leven moest blijven. Een man die zei dat hij op deze verdieping de thee rondbracht en schoonmaakte, had in het souterrain een reservesleutel van het kantoor gevonden, hij had de deur geopend en hem laten zien hoelang er al niemand binnen was geweest. In het vertrek was het inderdaad heel stoffig en donker. Het zag eruit alsof er al tijden niemand was geweest. Maar als hij hier nooit geweest was, hoe kon hij dan weten wat waar stond? Voor Dike Pragsi en haar medewerkers kon het niet al te moeilijk zijn om het vertrek met alle spullen er weer precies hetzelfde uit te laten zien. Ze was tenslotte de beroemdste huurmoordenaar van het land en bovendien promootte ze zichzelf als een soort godin van de gerechtigheid. Wat was er nou makkelijker dan een oude man met een gebrekkig geheugen om de tuin te leiden?

Hij greep de schoonmaker bij zijn arm. ‘Zeg baas, nou moet je eens even heel goed luisteren! Misschien dat iedereen hier die onzin gelooft, maar denk maar niet dat ik daarin trap! Als je me nu niet meteen zegt waar Dike Pragsi zit, dan haal ik de hele tent hier overhoop!’ Niet dat de oude man daartoe in staat was. Je zag aan alles dat hij blufte, maar wat moest hij anders?

De schoonmaker was niet erg onder de indruk van de dreigementen, hij leek eerder medelijden met de oude man te hebben. Die slingerde de schoonmaker en alle anderen in het kantoor de ene na de andere bedreiging naar het hoofd en probeerde ondertussen de baby te kalmeren. Wanneer het kind wat minder hard huilde, ging hij verder de aanwezigen uit te kafferen, zette het kind een keel op, dan werd hij weer een en al vaderlijkheid om het kleintje te troosten. De schoonmaker hield het niet meer uit, hij nam de oude man bij de arm en voerde hem mee naar het keukentje. Hij maakte een glas warme melk voor het kind en een kop lindebloesemthee voor de oude man. Hij besloot diens geheugen op te frissen.

‘Luister, beste man, wat ik je nu gaan vertellen heb je niet van mij, want dat zou mijn einde kunnen zijn. Het lijkt wel of je vergeten bent hoe Dike Pragsi te werk gaat. Het enige wat zij doet is zorgen voor gerechtigheid. Je vertelt haar je verhaal en vervolgens bepaalt ze zelf wie ze uit de weg zal ruimen. Dat is precies waarmee ze zo beroemd is geworden. Ik heb nog nooit gehoord dat ze degene heeft gedood waarom haar klant gevraagd had. Ik weet niet wat je hebt meegemaakt, maar het is geloof ik een van de moeilijkere opdrachten uit haar loopbaan. Maar wat je ook meegemaakt mag hebben, je hoeft er niet aan te twijfelen dat ze alles heeft uitgevoerd. En bovendien…’ Hier stopte de schoonmaker even. Hij wist niet of de oude man wel aan kon wat nu zou volgen, hij was de schok van wat hij net te horen had gekregen nog niet te boven, maar het had ook geen zin om hier te stoppen. ‘En bovendien, je hebt er zelf om gevraagd, je hebt je handtekening gezet, je hebt met alles ingestemd, je hebt er zelfs een lieve som voor neergeteld.’

De oude man dacht dat de schoonmaker hem maar wat aan zijn neus hing om van hem af te zijn. ‘Wat zit je nou te kletsen, druiloor dat je bent!’ schreeuwde hij. ‘Ik vermoord je!’ De schoonmaker legde zijn hand op de mond van de oude man en bracht hem tot zwijgen. ‘Alsjeblieft zeg, oude opa! Straks krijg ik nog spijt van mijn medelijden. Ga nou maar naar huis, kijk eens goed onder je kussen of in je kluis en probeer dat contract te vinden.’ De oude man rukte zich los uit de greep van de schoonmaker, die over hem heen hing. Hij keek hem vernietigend aan. Toen greep hij zijn kleinkind, verliet het keukentje en ging linea recta naar huis.

‘… je hebt er zelf om gevraagd.’ De woorden van de schoonmaker galmden nog steeds door zijn hoofd. De oude man spuugde de ene kwaaie zin na de andere uit, alles wat hem te binnen schoot, hij ging als een wilde tekeer tegen Dike Pragsi. ‘Zo zo, dus mevrouw is zo beroemd geworden omdat ze zelf wel bepaalt wie ze uit de weg ruimt? Dat ze barst! Haar recht? Wat denkt ze wel! Een godin! Mijn reet! Ik laat niks van haar heel! Als zij degene is die mijn hele familie uit de weg ruimt, dan zal ze daarvoor boeten, daar zorg ik hoogstpersoonlijk voor! Rot op, Dike Pragsi! Wacht maar tot ik je in handen krijg, tot ik moes van je maak! Als niemand me maar voor is!’

IV

De oude man haalde het hele huis overhoop en vond het contract uiteindelijk op een totaal onverwachte plek: achter in de kleerkast, in de zak van het colbert van zijn trouwkostuum. Haastig begon hij de tekst te lezen.

‘Het onderhavige contract is de expressie van een innerlijke strijd. Dike Pragsi bestaat niet. Ze heeft ook nooit bestaan. Het zijn primitieve impulsen in onszelf waardoor wij hopen dat zij bestaat. We willen doden. We willen leven. Soms worden onze gevoelens van radeloosheid en schuld zo hevig dat we dood willen. Dike Pragsi is een gids voor moderne tijden, iemand die het tot haar handelsmerk heeft gemaakt om de werkelijke oorzaak te vinden. Meer niet.

Geachte klant,

toen u besloot zich te laten doden, was het niet uw fysieke existentie waar u vanaf wilde, maar het feit dat uw aanwezigheid door uw dierbaren werd ervaren als een last. U was daarom niet degene die vernietigd moest worden, uw gevoelens hieromtrent moesten verdwijnen. Zelfs in uw eigen ogen was u een grote last. Daardoor begonnen uw hersenen zich van u te ontdoen: eerst haalden ze uw herinneringen overhoop, toen begonnen ze die te wissen. Hoe zouden de mensen om u heen blij met u kunnen zijn als u dat zelf niet bent? Dat was mijn vertrekpunt. Stel, dacht ik, dat ik degenen die u als last zien uit uw leven zou verwijderen, dan zouden deze gevoelens kunnen verdwijnen. Nee, u hoeft niet bang te zijn! Niet uw nazaten zijn dood, maar uw gevoelens, uw wens om hen van u te verlossen. Uw verlangen om het leven weer te omarmen zodat u voor uw kleinkind kunt zorgen is een eerste stap, uiteindelijk kunt u uzelf weer dragen.

Ik hoop dat de man die bij Dike Pragsi aanklopte inmiddels dood is. En dat de man die dit contract in zijn handen houdt, een ander mens is, iemand die op de drempel staat van gloednieuwe herinneringen en een gloednieuw leven.

Liefs,

Dike Pragsi

Oorspronkelijke titel: Dürtü. Vertaald uit het Turks door Hanneke van der Heijden (10 februari 2019).

 

 

 

Önceki / Previous February: PEN Belgıum/Flanders Is Promotıng Our Young Wrıters
Sonraki / Next İlkyaz ıs lıve wıth February's wrıtıngs!