Yepyeni Bir Mevsim Doğar / A New Season ıs Born / Une Nouvelle Saıson Est Né



TÜRKÇE (Orijinal)

Seslerin tükendiği
sözcüklerin esir
alındığı noktada
yepyeni bir mevsim
doğar
kırıntılarından kara
sıva duvarların

Ansızın uykusu bölündü,bir kanadı geçmişte kalan kuşun kanadının çırpıntısıyla. Atlaslardan ördüğü düş battaniyesine sarılı bedeninin,bir o yana bir bu yana dönerek dalgalandırdığı denizlerin gölgesinde,kulağında çınlayan geminin düdük sesini aldırmaksızın sımsıkı kapattı gözlerini kirpiklerinin zindanına. Battaniyeyi çekti, başını dağların altına gömdü. Düdük sesinden kaçmak istedikçe şiddetini artırıyor ve kirpikleri gözlerine karşı koyamıyordu. Sonunda gözleri açıldı,denizler geri çekildi,başını gömdüğü dağ sandığı yastık yere düştü. Kül kokulu parmaklarıyla yanan gözlerini ovuşturdu. Doğrulmak için yatağın demirinden destek aldı,terliklerini büyük bir ustalıkla hiç bakmadan tek seferde ayağına geçirdikten sonra küçük adımlarla ocağa yönelip kaynayan suyun altını kapattı. Sonunda onu delirten düdük sesi kesilmişti,dün akşamdan dolu olan bardaktan bir yudum su içti. Damlayan tavanın sesinin etrafından dolaşıp sandalyesine oturdu ve sigarasını yaktı. Etrafında olan bir avuç insanı aldırış etmeden yanan sigara kağıdının sesine odaklanıp  ciğerlerinin en ince hücresine kadar hissetiği dumanla birleşen rutubet kokusunu cama doğru üfleyip odaya belli belirsiz giren gün ışığının önünü yoğun sis bulutuyla kestikten sonra derin  düşüncelerin içine daldı.

Dış dünyayla ancak kısıtlı imkanlarla bağlantı kurabiliyordu.
Böyle bir yerde insan nasıl dayanabilirdi. Bir an bile isyan etmeden nasıl ?
Neye tutunur insan?

Aşka mı yoksa alışkanlıklara mı? Ya da hepsinden daha büyük bir amaca mı? Hepsi mi? hiçbiri mi?

Yarını merak etmediğini iddia ederdi hep.Yaşamaya devam ediyor olmak yarını merak etmek değilse nedir?

Bütün bu sorulara cevap ararken gözlerine çöken ağırlığa karşı koyamayıp masanın üzerinde kavuşturduğu kollarının üstüne başına koyup  yepyeni bir uykuya yelken açtı. Bir süre sonra yüzünde inceden hareket eden küçücük mis kokulu ellerin hışırtısıyla
gözlerini açtı,karşısından dünyanın en iyi kalpli çocuğu vardı.gözlerinin
açıldığını gören çocuk yüzünde hınzır bir gülümseme ile koşar adım kaçmaya
başladı. Kül kokulu parmaklarıyla gözlerini ovuşturdu ve olduğu yerden kalktı terliklerini büyük bir ustalıkla hiç bakmadan tek seferde ayağına geçirdikten sonra küçük adımlarla  evin içini saran sıcak poğaça kokusunu takip edip her gün tamir etmeyi unuttuğu damlatan musluğun sesinin etrafından dolaşarak mutfağa girdi kaynayan çaydanlığın altını kapatıp bir an sevdiği kadınla çıktığı uzun gemi seyahetinden her limana yanaştığında bağıran düdük sesini anımsadı.

ENGLISH

At the point where voices run out

And words are taken prisoner

A new season is born.

From the fragments of dark

Plaster walls.

His sleep was suddenly interrupted. By the bird flapping it’s wings. One stuck in the past. His body under his blanket of dreams knitted from an atlas under the shadow of seas he undulates as he tosses and turns. Without concern for the ringing horns of the ship he tightly closed his eyes behind the bars of his lashes. He pulled up his blanket, buried his head under the mountains. The horns got louder the faster he ran and his eyelashes failed to resist his eyes. Eventually they busted open, the seas pulled back, leaving the pillow that he thought was a mountain he buried his head under on the ground. Rubbed his eyes with ash stained fingers. He pulled against the iron rails of the bed to stand up, after slipping in his slippers without a look with great mastery; he went over to the hob and put out the flames under boiling water. At last, the horns driving him mad had ceased, he had a gulp from a glass of water left over from yesterday. Circling around the dripping ceiling he sat in his chair and lit a cigarette. Without concern for a handful of people surrounding him he listened in to the igniting rolling paper, blowing the musky smell mixed with the smoke he felt up to the tip of his lung cells towards the window, blurring the seemless day light falling into the room before drifting into thoughts.

He could only communicate with the outside world with limited
amenities.

How could a person last in a place like this. How without a
second of rebellion? What does one hold on to?

To love or habits? Or a greater purpose? All or none at all?

He claimed he did not wonder about tomorrow. If living is
not being curios in tomorrow, what could it be?

As he sought answers to such questions he couldn’t resist the weight pulling on his eyes, he sailed on a brand new sleep over the sails of his arms crossed on the table. A moment later he opened his eyes to the swishing sounds of fragrant little hands moving through his face, the warmest hearted kid of the world stood before him. The kid noticing his eyes cracking open set off running with a mischievous smile. He rubbed his eyes with ash stained fingers, stood up slipping in his slippers without a look with great mastery, taking short steps, tracing the warm pastry scents,  circling past the tapping of the pipes he forgot to repair, entering the kitchen, turning off the stove under the tea kettle, remembering for a second the long sea voyage he sailed upon with the women he loved and the horns that howled at every harbor.

Translated with the author’s approval by Ege Dündar

Françaıse

Dès lors que

les voix s’épuisent

et que les mots sont capturés,

renaît

une toute nouvelle saison

des débris

des murs obscurs en béton

Soudain, son sommeil fut troublé par le battement des ailes d’un oiseau dont une aile était coincée dans le passé. À l’ombre des mers agitées par son corps qui se tournait et retournait dans le lit, et qui était complètement enveloppé dans une couverture de rêve qu’il tricota avec des atlas, il ferma les yeux fortement en ignorant le cri du
sifflet du bateau qui résonnait dans ses oreilles, comme s’il était dans le cachot de ses cils. Il tira la couverture sur lui, enfouit sa tête sous les montagnes. Plus il voulait échapper au sifflet de navire, plus le son perçant du sifflet augmentait, grandissait ; et ses paupières ne pouvaient plus alors se battre contre ses yeux.

Enfin, ses yeux s’ouvrirent, les mers se retirèrent, l’oreiller sur lequel il posa sa tête et qu’il imaginait être une montagne, tomba au sol. Il se frotta les yeux avec ses doigts qui sentaient la cendre. Il prit appui sur le côté métallique du lit pour se lever et mit adroitement ses pantoufles au premier essai sans regarder, puis se dirigea vers la cuisinière à petits pas et éteignit le feu au-dessus duquel l’eau bouillait. La voix qui l’avait rendu fou s’interrompit enfin. Il but une gorgée d’eau du verre qu’il avait rempli le soir précédent. Il s’assit sur sa chaise en contournant le bruit de l’eau gouttant du plafond et alluma sa cigarette. Sans se soucier d’une poignée de personnes qui s’agitait autour de lui, il se concentra sur le son du papier à cigarette brûlant et souffla vers la fenêtre l’odeur d’humidité mêlée à la fumée de tabac qu’il ressentait pénétrer au fond de ses poumons. Ensuite, après avoir obscurci à travers un gros nuage de fumée de tabac la lumière du jour filtrant vaguement par la fenêtre, il se plongea dans une profonde réflexion.

Il ne pouvait se connecter au monde extérieur qu’avec des possibilités limitées. Comment pourrait-on résister à un tel endroit ? Surtout, sans se rebeller même un instant ! À quoi s’attache-t-on en ce lieu ? À l’amour ou sinon aux habitudes ? Ou à
un objectif plus important que tout cela ? Tout ou rien ? Il prétendait toujours ne pas être curieux du lendemain. Mais continuer à vivre, cela ne signifie-t-il pas être curieux du lendemain ? Alors qu’il cherchait des réponses à toutes ces questions, ses paupières qui luttaient contre le sommeil ne purent finalement pas résister. Il posa sa tête sur ses bras croisés et s’endormit de nouveau sur la table.

Il ouvrit les yeux au bout de quelque temps, avec le contact des petites mains odorantes qui parcouraient son visage avec douceur. En face de lui, se trouvait le meilleur garçon du monde, celui au grand cœur. Le garçon voyant qu’il se réveillait, commença à s’enfuir en courant avec un sourire espiègle sur son visage. Il se frotta les yeux avec ses doigts sentant la cendre et se leva de sa chaise. Après qu’il ait mis adroitement ses pantoufles au premier essai sans regarder, il suivit à petits
pas l’odeur de la fouace chaude qui se répandait dans toute la maison en contournant le bruit horripilant du robinet qui goutte qu’il oubliait toujours de réparer et entra dans la cuisine. Il éteignit le feu de la cuisinière sur lequel la théière bouillait ; et il se souvint un instant du sifflet de navire criant chaque fois que le bateau accostait au port, lors de la longue croisière qu’il fit avec la femme qu’il aimait.

Traduit par Halil Gediz, un membre du conseil consultatif d’Ilkyaz.

Önceki / Previous Spoken Word: Lamont Carey - I Can't Read
Sonraki / Next Mart Ayı Yazarlarımızı PEN Fransa Merkezi Tanıtıyor!