Metinlerini Mehmet Barış Albayrak’ın yazdığı, resimlerini ise Gonca Mine Çelik’in çizdiği Kırmızı Top, Ernst Blochcu manada “ütopik dürtü”nün kendini sadelikle duyurduğu, insandaki kadim özgürlük düşlerini dantel gibi işleyen; ama aynı zamanda ütopik dürtüyle iç içe geçmiş distopya serpintilerinin de içinde yer aldığı, insanın tarihsel ve kültürel “kıstırılmışlığını” hesaba katan, metinsel gücünü ise gösterişe kaçmayan bir dilden alan bir çalışma. Hayli emek verildiği her ayrıntısından belli çizimlerle desteklenen/tamamlanan, on kısa öyküden oluşan kitap, estetik-söylemsel açıdan geniş bir düzleme yayılacağını daha “ithaf” sayfasından belli etmekte: “dünyamıza…” ; aile efradından birine, sevgiliye yahut dosta değil de “dünyamıza…”.

Olanı olduğundan daha iyi yahut daha kötü gösterme derdinde olmayan iki kutuplu bir “dünya” tasavvuru ama bu: Bir yanda türlü iktidar uygulamaları tarafından kıymetten düşmüş, doğanın talan edildiği, özgürlüğün kölelikle lekelendiği, insanın hem maddi hem de zihinsel olarak katı sınırlarla çevrelendiği; bitmeyen evlere, kasabalara, çalışma hayatına kapatıldığı, kapatıldıkça potansiyellerini, edimlerini ve yeteneklerini kaybettiği bir “dünya” imgesi; diğer yanda ise bu imgenin adeta altını oymak üzere seferber edilen, “alt katımıza geçen yıl bir ejderha taşındı” cümlesinde açığa çıktığı üzere “çocuksu bir bakışın” optiğinden yansıtılan bir başka dünya imgesi…

Mevcut dünya ile gerilim içindeki bu muhalif dünya imgesinde, bir alegori olarak “ötekilik”, “yabancılık” gibi negatif anlamları kendinde toplayan, soyları kurutulmak, ıslah edilmek istenen “ejderhalar” ile ancak bir “çocuk” yan yana gelebilir, hatta birlikte “televizyon” izleyebilirler. Olanaksız olanın sınırlarını olduğu kadar birikip taşlaşmış önyargıları da yalnızca çocuksu bir bakış bunca zorlayabilir. Kırmızı Top’ta, henüz var olmayan ama olması arzulanan, hiç değilse hayal edilen bir hayat istenci “yetişkinliğe” kaptırılmayan bir çocukluktan süzülerek cisim bulmakta: “çocuklar her şeyden öyle kolay kolay korkmaz. Hele ki bilmedikleri ve merak ettikleri şeylerden. Merakları korkularını her zaman bastırır.”[1]

Eskimiş söylemlerin hükmünün kalmadığını; “yeni bir dünya görüşüne, yeni bir felsefeye ve yeni bir matematiğe” ihtiyacımız var diyerek sakince dile getirirken de, korkularını bastırmış, meraklarının peşi sıra sürüklenen bir çocukluğa bel bağlanır. Yetişkinlerin dünyası iflas etmiştir, bu iflas etmiş dünyadan çıkışın-kaçışın yolu “yeni bir dünya görüşünü” yaratmak için kolları sıvamaktan, düşünceden ve düş kurmaktan korkmamaktan geçmektedir. Metinler ve onlarla paralel akan sempatik çizimlerin müşterek politik tutumu, tabii hiçbir surette buyurgan olmayan bir tonla, alıcısını çocukluğa, kendi çocukluğunun meraklı sorular soran düzlemine davet etmek sanki. Yeni bir dünya görüşü, yeni bir felsefe ve yeni bir matematik çocuksu edanın işlerlik kazanmasına bağlıdır. Bu minvalde, Nietzsche’nin Zerdüşt’te “ruhun üç hali” olarak tartıştığı “deve, aslan ve çocuk” üçlemesindeki çocukluk evresi, yani yeni değerler yaratma süreci, her koşulda hayatı olumlama ısrarı, yeryüzüne sadakat jesti Kırmızı Top’un da bir alt-akıntısı, hatta estetik üretime zemin oluşturan bir başlangıç noktası gibi.

***

Kırmızı Top’ta, siyasal ve toplumsal ilişkilerden ötürü harap olmuş dünyaya olduğu kadar gezegene de temas eden, sevimli yarı bilimkurgu parçalar da var: çocuksu mikroskobik bakış giderek kozmik bir genişlik kazanır. Yetişkin insanın yapıp ettikleri dünyayı olduğu kadar gezegeni de kötü etkilemiştir. Yeni bir dünya görüşü, sadece insanlığı değil, genel anlamda canlılığı ve gezegeni yeniden kazanmak için de gereklidir. İnsan zamanla kendi gücünün ve zekâsının kurbanı olmuş; içindeki kozmik boşluğu, “yalnızlığı” doldurmak içinse neredeyse her türlü yolu denemiştir:

“[İnsan] kendi ürettiği araçlarla doğadan uzaklaştıkça bu duygu kontrolden çıktı; insan önce kendi kendini kemirmeye, sonra da bastıramadığı öfkesini gezegenden çıkarmaya başladı. Acaba bunu görmüşler miydi? Kendi icatlarımızla dünyayı ve kendimizi yok etmeye başladığımızı anlamışlar mıydı? En barışçıl gözüken insan bile gaz pedalına bastıkça arabasının hızından güç alırdı; içindeki güdülerin kontrolünü kaybederdi. İçimizdeki boşluğu gaz pedallarıyla, parayla, savaşla, görünmez krallarla ve güçlerle doldurmaya çalışıyorduk (s. 36).”

“En barışçıl insanı” bile baştan çıkaran “güç” duygusu, iktidar arzusu: insanın kendi yarattığı araçlar yüzünden doğadan uzaklaşması, bu esnada da gaddarlık dürtülerine yenik düşmesi, kendi sonunu hazırlaması. Kırmızı Top’ta modern toplumun kutsalı olan “ilerleme” düşüncesi, bu düşünceyi sarıp sarmalayan rekabetçi-haris hareketler “gaz pedalı” mecazıyla eleştirilir. İnsanın kendini bulması, özgürlük düşlerini gerçekleştirmesi “gaz pedalı”na daha fazla asılmasıyla değil, bu uğursuz pedaldan ayağını çekmesi, hatta mümkünse arabayı durdurmasıyla vuku bulacak bir süreçtir. Bir şimşek çakımıyla –ismi zikredilmeksizin– Walter Benjamin “pedal” mecazında şöyle bir görünüp çekilir…

***

Kırmızı Top’taki dünyaya ve hayata bağlılığın, yıldızlardan ve gökyüzünden büyülenme hallerinin, keşifçi atılımların, sorular sorma cüretinin yarattığı varlık sevincinin yanında; bu sevince asla musallat olmayan, onu zehirlemeyen bir dünya kederi de vardır, inceden işleyen. Kozmik sevinç kozmik bir kederle yol alır:

“Sanki birden ortak bir kedere gömülüyoruz karın ortasında. Görkemin gelip geçiciliği ve her şeyin mutlaka çürüdüğü, bozulduğu gerçeğiyle, hiç tükenmeyen bir ümidin kaynaştığı bir keder. (s. 42).”

Varlık gelip geçicidir, çürüyüp bozulur, hanesi kurulur ve yeniden yıkılır. Dağılma, ufalanıp yok olma “gerçeğine” rağmen tükenmeyen bir umudun yanına yöresine ilişen, taciz etmeyen içli bir keder… Varlığın sevinci de kederi de, metindeki bütün parçaları ve çizimleri güçlü bir mıknatıs gibi kendine çeken, Herakleitos’un üç bin yıl önce yazdığı bir cümlenin etrafında toplanır, sakinleşir: “Zaman dama oynayan bir çocuktur. Krallık çocukta.”


[1] Mehmet Barış Albayrak / Gonca Mine Çelik, Kırmızı Top, İstanbul: Kumdan Kale Yayınları, 2018, s. 24.

Kaynak: Birikim Dergisi

Bunları da Sevebilirsiniz

by Maria Popova “To be nobody-but-yourself — ın a world whıch ıs doing ıts best, nıght and day, to make you everybody else — means to fıght the hardest battle whıch any human beıng can fıght.” “No one can build you the bridge on which you, and only you, must cross the river of life,” wrote the …

Share

John Berger Kimdir? İngilizce yazan çağının en etkili sanat eleştirmenlerinden biri olan, senaryo yazarı, belgesel yazarı ve romancı. John Berger, Kasım 1926‘da Londra‘da doğdu. Orta sınıf bir ailenin çocuğuydu. Annesi işçi sınıfından, babası, Stanley Berger ise, I.Dünya Savaşı sırasında askeri birlikte görevliydi. John da 1944 ve 1946 yılları arasında İngiliz ordusunda görev yaptı. Ancak askeri hayata daha fazla dayanamayan Berger, subay olmayı reddettiği …

Share

Tecrübe Çağı ortalarında, 37 yaşında bir erkek genç sayılıyor. Şanslıyım, yolun yarısında bile değilim. Saçlarım hâlâ simsiyah ve fırça gibi sert ve dik. Fakat lacivert gözlerimin feri söndü. Mutsuzluktan oldu bu. Uykusuzluğun da etkisi var tabii. ‘’Eğer sabah beşe kadar uyumazsam, sabah beşte uyanmış olurum’’ demiştim kendime. Böylece geceyi uykusuz geçirdim çünkü bu saatler benim …

Share
Önceki / Previous
Sonraki / Next Kağıt / Paper