Düşünüş / To Think / Réflexion


TÜRKÇE (Orijinal)

Cennet sanıp girsen içine,
Hayal kırıklığına uğrarsın.
Çünkü apaydınlık bir beyaz değil.
Biraz gri, biraz daha mavi.

Bu bir sarmal.
Birbirine girişik yollar, eller bacaklar,
Akarsular sesler, hayatlar…
Bu bir yumak içinden çıkması imkânsız.
Bir saat yağ gibi pürüzsüz.
Bir saat, ikiyi biraz geçiyor.
Altımdaki yol durmadan gidiyor.
Sesler dikkatimi çekiyor ayrı ayrı.
Hepsini birleştirip öyle dinliyorum.
-Tik Tak Tik Tak-
Sonra da merdivenler,
Teker teker.
Yanımdan geçiyor bir insan.
Biri daha,
Biri daha.
Bir insan sürüsü bu.
En büyük sürünün bir kısmı.
Merdivenleri çıkıyorum.
-Tik Tak Tik Tak-

O kadın yarısına kadar çıkmış.
Sonra çöküp iki basamağa sığmış.
Bir eli yerde omzunun altında,
Diğeri havada, gözlerim tam üstünde.
Para dolu bu el, 2.5 Türk Lirası.

2.5 ekmek, 2.5 gün kadının avucunda.
Yetmemiş olsa gerek o el hala havada.
Kadının gözleri dimdik yerde.
Görüyor mu?
Görüyor gibi ama peki bakıyor mu?
Bakmıyor gibi.
Bekliyor kadın, her şeyi bilinçsizce yapmış gibi.
Bekliyor, sanki bilinç diye bir şey yokmuş gibi.
Bekliyor -Tik Tak Tik Tak-
Kadının avucunda 3 Lira, 3 ekmek, 3 gün.
Ve 5 Lira.
Ve 10.

O iki basamak da durmuyor altımda uzun.
Geçip gidiyorum.
Artık kadın yok, sanki hiç olmadı.
Nerede düşünürsem orada artık…

Düşünüyorum.

Bir saat, 12’ye biraz kalmış.
Çarşamba yavaş yavaş kalkmaya başlamış oturduğu yerden;
Kızılay’ın upuzun çiçeğinden.
Ve perşembe geliyor uzaktan,
Bir haftadır yolda, yorulmuş.
Kadın da kalkıyor yerinden, çarşambanın peşine.
Avucunu sayıyor yeterince ekmek.

Kadının gözleri otobüste, bu sefer bakıyor.
Kadının ağzı evde, hala konuşmuyor.

Çocuklar etrafta koşturuyor,
Sadece koşturuyor.
Çocuklar ki her şeyden habersiz,
Çocuklar gerçekten edepsiz.
Dinliyor Kadın, tüm sesleri birleştirmiş.
-Tik Tak Tik Tak-
Karanlığa bakıyor gözleri.
Sanki bir şeyler görüyor.
Gördükleri görmeyi istedikleri değil.

Kadın uyuşmuş duruyor, hiç umudu kalmamış gibi,
Duruyor, sanki umut diye bir şey yokmuş gibi.
O gece son kez kapanıyor kadının gözleri.
O gözler ki,
Cennet sanıp girsen içine,
Hayal kırıklığına uğrarsın.
Çünkü apaydınlık bir beyaz değil.
Biraz gri, biraz daha mavi.

ENGLISH

If you step inside thinking it’s heaven,
You will be disappointed.
For its not a white which is also bright.
A little gray, more of a blue.

This is a spiral,
Entangled roads, hands legs,
Rivers, voices, lives…
Impossible to step out of.
A hour smooth like oil.
A time, slightly past two.
The road beneath me leaves constantly.
Voices catch my attention disjointly.
I conjoin them and listen closely.
-Tick Tock, Tick Tock-
Then the stairs,
One by one.
Someone walks past me.
Another one,
Then another one,
This is a human herd,
A section of the largest herd.
I climb the stairs.
-Tick Tock, Tick Tock-

That women climbed halfway through.
Then crumpled and squeezed in between two steps.
One hand on the floor underneath the shoulder,
The other in mid-air right beneath my eyes.
This hand is full of money, 2.5 Turkish Liras.

2.5 bread, 2.5 days inside her palm.
Must have been inadequate, hand still rests in mid-air.
The womens eyes fixed on the floor.
Can she see?
It’s like she sees but is she looking?
It seems she doesnt.
The women waits, as if she did everything unconsciously.
She waits, as if consciousness never existed.
She waits, -Tick Tock Tick Tock-
The women’s hand full of 3 Liras, 3 breads, 3 days.
And 5 Liras.
And 10.

Those two steps no longer stand beneath me.
I walk past.
The women isn’t there now, as if she never was.
Now, she is wherever I think of…

So I think.

An hour, a little left ‘till 12.
Wednesday heavily rises to stand from the seat;
From Kızılay’s* lengthy flower.
And Thursday approaches far off,
A whole week on the road, jaded.
The woman too stands up, right after Wednesday.
Recounts her palm, enough bread.

The Women’s eyes fixed on the bus, this time she sees.
The Women’s mouth is at home, still won’t say a word.

Kids run around,
And only run around.
Kids, clueless about every little thing,
Kids, to be truly shameless.
The women listens, conjoined the voices.
-Tick Tock Tick Tock-
Her eyes fixed on the darkness
As if she sees some things.
What she sees isn’t what she desires to see.

The woman stands numb, like she lost all hope,
She stands, like hope never existed before.
The women’s eyes shut for the last time, that very night.
Those eyes which,
If you step inside thinking it’s heaven,
You will be disappointed.
For it’s not a white which is also bright.
A little gray, more of a blue.

FRANÇAIS

Si tu le prends pour le paradis et y entres,
Tu seras déçu.
Comme il n’est pas blanc tout brillant.
Mais plutôt gris, et plus de bleu.

C’est une spirale.
Des rues emmêlées, des mains et des jambes,
Des fleuves, des voix, des vies…
C’est un carrousel, impossible à s’échapper.
Une horloge, lisse comme huile.
Une horloge, peu après deux heures.
La rue sous mes pieds ne s’arrête jamais.
Les voix me saisissent une par une.
J’entends toutes ensemble.
-Tic Tac Tic Tac-
Et puis les marches,
Une par une.
Quelqu’un passe devant moi.
Et encore quelqu’un d’autre,
Et quelqu’un d’autre.
C’est une foule d’humains.
Une toute petite fraction de la foule la plus grande.
Je monte les marches.
-Tic Tac Tic Tac-

La femme a avancé à mi-chemin.
Puis elle s’est écroulée sur deux étroites marches.
Une main au sol sous son épaule,
L’autre tenue au ciel, mon regard la suit.
Elle tiens de l’argent, cette main, 2,5 livres turques.
2,5 de pain, 2,5 de jours entre les paumes de la femme.

Il ne suffit pas, apparement, car la main est encore tendue.
Regard de la femme est fixé au sol.
Voit-elle?
Elle semble à voir, mais regarde-t-elle?
Non, on dirait.
La femme attend, comme elle a fait tout inconsciemment.
Elle attend, comme la conscience n’avait jamais existé.
Elle attend -Tic Tac Tic Tac-
Et puis dans ses paumes se trouvent 3 livres turques, 3 pain, 3 jours.
Puis 5 livres turques.
Puis 10.

Ces deux marches ne restent longtemps sous mes pieds non plus.
Je monte et marche devant.
La femme n’existe plus, comme elle n’avait jamais existé.
Elle n’est que partout où je pense à elle…

Je pense.

Une horloge, presque 12 heures.
Le mercredi se lève calmement de son pouf;
de la grande fleur de Kızılay.
Et jeudi s’approche de loin,
Il est épuisé, en route depuis une semaine.
La femme s’élève suivant le mercredi.
Elle compte suffisamment de pain au sein des piles dans ses paumes.
Les yeux de la femme fixés au bus, elle regarde cette fois.
La bouche de la femme est chez-elle, elle ne parle toujours pas.
Les enfant courent partout,
Et ils ne font que courir.
Les enfants ne savent rien,
Les enfants entièrement vilains.

Ecoute-elle, la Femme, mélange-t-elle toutes les voix.
-Tic Tac Tic Tac-
Ses yeux percent le noir.
Elle semble à voir dans le noir.
Ce qu’elle voit, n’est certainement pas ce qu’elle veut voir.

La femme reste indifférente, comme elle a perdu toute ses espérances.
Elle reste, comme l’espérance n’avais jamais existé.
Cette nuit, les yeux de la femme se ferment pour la dernière fois.
Les yeux de la femme lesquels
Si tu prends pour le paradis et y entres,
Tu seras déçu.
Comme ils ne sont pas blancs tout brillants.
Mais plutôt gris, et plus de bleu.

Traduit avec l’approbation de l’auteur par Melis Yakut

 

Önceki / Previous The Courage to Be Yourself: E.E. Cummıngs on Art, Lıfe, and Beıng Unafraıd to Feel
Sonraki / Next Elias Canetti: Bir Çember Olarak Kitle - Gerçeğe Sırtını Dönen Seyirciler