Bizim rahmetli, karıcığımın rahminden kayıverip düştü / Our dead and gone, slipped and fell rıght off my dear wıfe’s womb.


TÜRKÇE

Sabaha karşı uyandım. Işıklar kapalı. Komşular derin derin sevişiyorlar duvarların ardında. Başucu lambası almalıydım. Aslen başucu masası almalıydım kendime, böylece salondaki avizeyi üstüne koyabilirim. Ateşim var. Düşünmesem bile daha iyi. Ama üşüyorum, beni düşünmeye itiyor. Kaç derece? Olamaz, kaç gün oldu? İki üç gün kaldı kırkına, hastayım. Kalksam, bir çay demlesem kendime… Bütün sorumluluk üstümde. Bütün organizasyon bende, benim kalkıp çay koymam lazım. Benim kavurmam lazım helvayı. Midem bulanıyor.

Yan odada Salih. Onu uyandıramam. Uyandırmamalıyım, kabuslarından. Salih uyandığında havanın ne kadar sisli olduğunu fark edecek. Ne yapmalıyım? Yine duvarların içinden geçerek işe gidicem dese? Ayaklarımı buz kesti. Kaloriferin borusundan düzenli bir tıklama odamı dolduruyor. Salih gibi sesli sayıklamıyorum neyse ki. Üşüyorum. Onun uykusu ne kadar derindir şimdi. Sarsıp dursam, hayatta uyanmaz. Hiç de denemedim gerçi. Duvarlarmış… İnsan neler düşünüyor zor zamanlarda. Hepsi unutuluyor. Duvarlar göz çeperlerimizde. Retinamdan örsek kocaman bir sınır ve bir tarafında hiçlik olsa ya? O da ne? Retinandan örsek ne olacak be, nedir bu büyük hayaller? Hem onları, ne bileyim, çayın yanında ne yiyeceğini düşünür gibi düşünüyorsun. Ayırt edebilir miyim bunları, bilmiyorum, midem bulanıyor.

Salih ile uzaktan uzaktan gülüyoruz hep birbirimize. Farklı çehrelere sahip olmanın, iki farklı ve çok kuvvetli çekim gücü oluşturmamızın baş döndürücü etkisi, Salih çevremde oldukça, mutlaka yavaşça nefes alıp vermeyi sürdürdü. İkimizin de yaptığımız çok kişisel aptallıklar mesela: Salih, soğuk kış günlerinde, özellikle ne kalorifer ne soba çalıştırmaya gücümüzün yetmediği senelerde, o işe gitmeden önce hazırladığım sofraya içi bir çeşit sahte pıtırcıklı tüyle kaplı kahverengi eldivenleriyle gelirdi. Gerine gerine koridordan geçer, benim onu sofranın ucundan ter damlacıklarıyla dolu alnımı silerek gözetlediğimi fark edince, iyice başını yanlara sallayarak, eldivenlerini iki yanındaki duvarlara sürte sürte, gülümsemesini bir floresan lambası gibi yüzüme patlatmanın anlatamayacağı zevkiyle yaklaşırdı. Daha sonra otururdu; gömleğinin en üst düğmesini açardı; eldivenlerini çıkarıp çatalının yanına koyduktan sonra sanki geçmiş son dakika hiç yaşanmamış gibi sakince “Günaydın,” derdi. Haliyle tabii, benim alçakgönüllülüğümün ve şahsıma münhasır olarak nitelendirebileceğim vurdumduymazlığım sayesinde, kahvaltımızı tıpkı oturduğumuz apartmanda çiftlerin mütemadiyen ettiği gibi, üzerine düşününce rahatsız edici gelebilecek mükemmel bir sükunet içerisinde, iskemlelerimizi hareket bile ettirmeden sabahın o anki bütün uyanıklığını unutturur halde korkunç bir disiplinle ederdik. Sanırım yine benim vurdumduymazlığımın sonucu olacak, bu çocuksu inadı, iskemlemi korkunç bir gürültü çıkararak geriye itip sofrayı toparlamaya yeltendiğim vakit sonlandırmış olurdum. Ancak unutmamalıyım ki, onlarca defa sürdürdüğüm ısrarlara rağmen, iskemlelerin ayaklarının altına, sessizlik yaratan o ufak tüylü şeyleri yapıştırmak istemeyen de Salih’in ta kendisiydi. Şimdi tekrar fark ediyorum da, soframızın hali tavrı tıpkı her sabahın daha önceki dakikaları gibi bir komedi şovunun yine aynısıymış. Sadece kişisel ve kişisel olduğu için yumuşacık, balta girmemiş aptallığımızı benim için kolayca öngörülemeyen bir yere itiyormuşuz meğersem.

Bir on dakikaya alarmı çalardı Salih’in eskiden. Yarım saat içindeyse kahvaltı sofrasından kalkıyor olurdu eldivenlerini geri giyip. İskemlesini bile geri çekmezdi. Acaba Salih için sabahları, sofraya oturduktan sonra hemencecik biter miydi? Çok konuşmazdı işi hakkında, ben de sormazdım tabii. Ayın üstünde koca koca adımlar atıyormuş gibi yönelirdi apartman boşluğuna. Sonra bir anda kahkahayı basardım, hatta birkaç defa o daha adımlarını atmaya başladığı an önceden bile gülmüştüm. Bütün o bana garip gelen sükuneti hızlı hızlı yanıp sönen gıcırdama sesleri işgal ederdi adeta. İşte, çoğunlukla adımlamaya başladığını gördükten sonra dönüp işime gücüme bakmayı sürdürürdüm. Bir dahaki ona bakışımda, canla başla kapının tokmağını çevirmeye çalışan yetişkin bir adam görürdüm. Hay Allahım! Ne gülerdim! Salih de ben güldükçe daha bile ciddileşirdi, hatta iyice tepinmeye başlardı kapının pervazlarına çarpıp durarak. Sonra ufak bir çığlık atarak, ama tam bir deli çığlığı; elim tokmağı zaten tutuyormuşçasına hızla yürürdüm yanına. Vardığımda yine kocaman bir sessizlik bastırıverirdi. Kapıyı sakince açıp, elimle dışarıyı gösterirdim bakışlarım beni ele vermek üzereyken. Bir an iyice göz göze gelirdik. Yanağıma bütün sobalardan, kaloriferlerden, volkanlardan vesaire daha sıcak bir öpücük kondururdu. En azından öyle düşünüyordum hep. Birbirimizi kaşlarımızla uğurlayıp, kapıyı iki yandan kapardık. Her sabah o böyle güzel gittikten sonra, hemen sırtımı kapıya yaslayıp sessiz sessiz gülerdim uzun uzun.

Ama keşke onca zaman birbirimize gülmenin yanında, usul usul temessül etmeyi de öğrenseydik. Böylece birbirimizin tanımadık ve keşfedilmemiş ufuklarında verebileceğimiz envai çeşit tepki olurdu belki de. Belki bugün misafir odasındaki taş gibi tek kişilik yatağa yığılmış, ayaklarım halen açıkta ve midemin derinliklerinde ufak, kullanışsız bir çakının içimi deşmesiyle adeta midem bulanıyor olmazdı. Hiç birbirimizi zorlamadık. Ben hep kendim kaldım Salih ile, Salih ise Salih kaldı. Kurduğumuz dünyayı genişlettikçe görünmez kazaların riski arttı, nitekim görünmezliği ise belki de her seviştiğimizde iyice kendini tekrarladı. Adeta Salih ile beyaz önlüklerimizi, gözümüz ve çevresinde boşluk bırakmayacak şekilde tasarlanmış gözlüklerimizi geçirip, hanemizin her şeyin aşırı simetrik olduğu fabrikaların içinde genişlemesini izledik. Ufak not defterlerimizde her zeki insanın yaşamış olacağı üzere, notlar değil, garip gurup, hilkat garibesi pantolonlar, yüzler filan çizip memnuniyetimizi belli etmek adına melun melun sırıttık birbirimize.

Her şeyin üstünden epey uzun vakit geçti şimdiyse. Salih, yan odada, büyük yatak odasında, kim bilir nasıl rahat veya rahatsız, yatıyor veya uyuyor. Yasta, kim bilir ne düşünüyor? Evlenmeden önce empati kurmaya çalışırdım insanlarla böyle durumlarda. Benim annem ölmüş olsa, amcaoğlum kaza geçirmiş olsa, üçüncü göbekten kuzenim safra kesesi ameliyatı için bıçak altına yatmış olsa… Bir kere benim ne amcam var ne de, üçüncü göbekten kuzenim varsa bile onu tanıyorum. İkincisiyse tabii ki Salih… Nasıl bir tahminde bulunabilirim onun için? Bilemiyorum. Sadece hiçbir şey bozulsun istemiyorum, Salih’i kırmak istemiyorum. Nasıl da güzel bir yaşam yaşadım şu vakte kadar. Bu devam etsin istiyorum, Salih için de aynı şeyleri diliyorum. Artık çok midem bulanıyor.

Belki de daha fazlasını yapmalıyım. Hatta, belki de, daha fazlasını ben kendiliğimden yaparım. Kafa patlatmadan yani. Böyle deyince fark ediyorum: Ne kadar uzun vakit geçti umut etmeyeli. Hatırlamaya çalışmalıyım. Hatırlayamıyorum. Acaba umutlarım gerçeğe dönüşüyor muydu? Nasıl da eriyip uzamış yıllar karamel gibi. Taptatlıydı her şey, ah!

Mide bulantısına karşı gelmeye çalıştı saatlerce. Artık gelemedi, heyecandan yatağın üstünde dengesizce dikildi. Hapşıracak gibi oldu. Ağzından kısa bir nefes aldı, sonra iki ve üç.

Hapşurdu, içine geniş bir rahatlık çöktü. Alışkın olduğu bir rahatlık. Ayaklarında bir ıslaklık hissetti, baktı. Kanlar içinde pos bıyıklı bir bebek avaz avaz bağırıyordu.

Bizim Salih’in amcası bu!

ENGLISH

 

I woke up near dawn. Lights are off. Neighbours are making deep deep love behind the walls. I should have gotten a bunk lamp. Actually, I should have gotten a night stand so I could place the chandelier at the living room on top of it. I have a fever. I shouldn’t even think about it. But I’m cold, it pushes me to think. What is the temperature? Oh no, how many days has it been? There are two, maybe three days until the fortieth day memorial and I’m ill. If I could get up and make some tea for myself… The whole responsibility is on me. I am in charge of the organisation, I have to make the tea. I have to cook the halva*. I feel sick.

 

Salih is in the room next door. I can’t wake him up. I shouldn’t wake him up, from his nightmares. Salih will realize how misty the weather is when he wakes up. What should I do? What if he says ‘gonna pass through the walls to go to work again’  My feet are almost frozen. A regular and constant sound of clicking from the radiator pipe is filling my room. At least I don’t talk in my sleep like Salih does. I’m cold. I wonder how deep his sleep is right now. If I were to shake him in his sleep, there is no way he would wake up. I never tried though. Walls… The things people find themselves thinking about during tough times. It all passes. The walls are inside the membranes of our eyes. If only we wove a colossal borderline from my retina and nothingness lied ahead of it. So what if we wove from your retina, what is it with these fantasies? And you come across thinking about these as if trying to decide what to have with your 5 o’clock tea. Can I  distinguish one from the other these from one another, I don’t know, I feel sick.

 

We always smile at each other from afar. As long as Salih was around me, the dizzying effect of possessing opposing faces, of forming two distinct and vigorous forces of attraction have unconditionally kept slowly breathing. Our individualised stupidities for instance: During the cold winter days, especially in the years when we couldn’t afford neither lighting the radiator nor the stove, Salih would appear with brown gloves of which the insides were coated with some thing kind of soft and tiny, by the meal which I set ready before he headed off to work. He would pass through the corridor, stretching himself out. When he came to realize I was staring at him while wiping the sweat across my forehead on the other side of the dining table, he would shake his head to both sides and keep walking down the corridor, rubbing his hand with gloves, to the walls on each side. He would approach me with the inexpressable pleasure of reflecting his fluorescent lamp-like grin towards my face. He would later sit down, undo the first button of his shirt, take off his gloves and put them by the fork and say “Good morning,” serenely, as if the last minute never happened.

 

Naturally of course, all due to my humbleness and my recklessness, which I can qualify as a unique feature of mine, we would have our breakfast just the way any couple in our apartment would do, in a flawless silence which could seem irritating if thought about too hard, with a discipline capable of erasing the wakefulness of the morning, lacking even the slightest movement of our chairs. I reckon, again as a result of my recklessness, I would be ending this childish stubbornness the moment I pushed myself away from the table in a disturbingly loud manner as an attempt to clear the table. Nevertheless, I shouldn’t forget that, despite my ongoing insistence, it was Salih after all who refused to stick those little, furry, “silencing” things under the legs of our chairs. Now I come to realize once again that the manner in which we had our meal was just a continuum of the comedy act of all our earlier minutes every morning. It turns out that we were pushing our individualized and therefore tender, untouched stupidity to a place which wasn’t easily foreseeable by me.
Salih’s alarm would go off in about ten minutes back then. In half an hour, he would be finished with breakfast and putting his gloves back on. He wouldn’t even pull his chair back to get up. I wonder if the mornings would instantly be over for Salih the moment after he sat down for breakfast? He wouldn’t talk much about his work and I wouldn’t ask, of course. As if taking huge steps on top of the moon, he would head for the well. I would burst out laughing, once or twice I even laughed at the instant he took his first step. The flashing squeaking sounds would almost invade all that silence which I found to be so bizarre. Well, after seeing him head, I would generally go back to mind my own business. The next time I look, I would see a grown man struggling to twist the doorknob. Oh God! How it made me laugh! Salih would get even more serious as I laughed, in fact, he would start kicking and stamping, hitting the door sills. Then I would shriek, in fact a purely lunatic shriek, and walk towards him as if I was already holding the doorknob with my hands. When I reached the door, a tremendous silence would set in once again. I would gently open the door and, my glance about to give me away, I would point towards outside with my hand. Our eyes would really meet for a moment. He would leave a kiss on my cheek, warmer than any stove, radiator, lava… At least that’s what I always thought. We would exchange farewells with our eyebrows and close the door in union. Every day, after this sweet departure of his, I would lean against door right away and enjoy a long and quiet laughter.

 

But I wish that all this time, alongside laughing at each other, we could also learn to gently assimilate each other. This way there would perhaps be a wide range of responses which we could give during each other’s unknown and undiscovered ways. Then maybe today, I wouldn’t be laying on the stiff and uncomfortable single bed in our guest room with my feet out in the open and a small sized, unpractical pocket knife gauging my stomach, giving me a nausea. We never forced each other. I stayed myself with Salih and Salih stayed Salih. As we expanded the scope of our world, the risk of invisible accidents increased, hence the invisibility really repeated itself whenever we made love. It was as if we pulled on our laboratory coats and goggles and observed the household we created, while it widened in factories that were designed excessively symmetric and scribbled drawings of some ridiculous pants, faces, etc. to our small notebooks instead of any indications as any intelligent person would have with our shared display of pleasure expressed in mutual evil grin.

This was all long ago. Salih is in the next room, the grand bedroom, maybe comfortable of not, just lying or even sleeping. He is grieving and I wonder what he’s thinking. Before I got married, I used to be in empathy with people in such conditions. If my mother had died, or my cousin had a terrible accident or a distant relative was in surgery… First of all, I dont have an uncle, or a cousin or a distant relative, that I know of. Secondly, is of course that this is Salih himself… How could I dare to predict anthing of him? I don’t know. I don’t want anything to fall apart and I don’t want to upset him. What a beatiful life I lived so far, and I wish it goes on and same for Salih too. Thence I feel very sick.

Maybe I should do more. Maybe, I would indeed find myself doing more. I mean without thinking about it. I realize by saying, just how long it has been since the last time I hoped for something. I must try to remember. I can’t. Were my hopes ever been turned in reality? How the years lingered like caramel, how sweet everything was!

She tried to overcome the sickness, the feeling to vomit. She couldn’t anymore, she stood up on the bed with excitement. She felt like sneezing. Inhaled shortly once and twice and a last time.

She sneezed, along came a huge comfort. A comfort which she was familiar with. She felt her feet was wet, she looked down. A blood-soaked baby with a bushy moustache was screaming at the top of his lungs.
That’s Salih’s uncle!

 

Önceki / Previous Murathan Mungan
Sonraki / Next Vardı Ya / Once Upon A Shıft