Vardı Ya / Once Upon A Shıft


TÜRKÇE

Yaz güneşi batarken ben hüzünlenirim. Aslında, yaz ya da kış, ne fark eder ki? Uyandığında havanın karanlık olması güzel mi? Yarın gene olacak. Gene var…diya.

İnsanların uykuya daldığı, ya da sadece daldığı saatlerde, sen dalamazsın, koyulursun yola. Koyulaşır gözlerin, açık tutmaya çabalarsın, işbaşı, malum:

“Müşteri bekler.”

Müşteri, televizyonunun azami 1 gün içinde elinde olmasını bekler. Televizyonsuz bir ev, ev değildir. Ona bakmazsa ölecek hastalığında, televizyon onun nefesidir -tutamadığı nefsi. Senin beklentilerin önemli değildir. Sen müşteri değilsindir. Sen, insan..? Ya müşteri, dışarıdan baktığında hizmet edilen, onlar şu an esas özne iken, gerçekte nesnesi değil midir cümle alemin?

İlahi, onlar farklı mı senden, hiç değilse bir kısmı senin gibi, kiralık ömrünün yarısı… Temel ihtiyaçlarını karşılamak için uğraştığı işin bitimiyle zihni tükenir, kendisi tüketir; tükenmediğini göstermek istercesine:

“Ben buyum işte, son model televizyonumla akşamları keyif çatıyorum!”

İç sesi itiraf eder: “Derme çatma yaşıyorum!”

“Öyle mutluyum ki, haftada 1 gün iznim var. Kendi hayatımı yaşayabilmek için, başkasından izin alıyorum!”

Nesne bile kendini gizlemeye çalışırken, gizli özneyi bulmaya çalışmaktan yorgun, kapanmak ister gözlerin, beyninin ağırlığından.

“Hocam, şunları yükleyelim hadi bi’ zahmet!”

Kendine gelirsin, ikinci kahvenin ardından. Müşterinin televizyonu, senin kahven. Kahve, senin madden, mutlu olmanı sağlayan. Manen?

“Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor. Sinyal sesinden sonra…”

Sinyalle birlikte eve, yatağa. Yaz sıcağı dorukta, güç bela, uyumaya çalışmaya

-yine, çalışmaya.

***

“Oysa düşlerim başkaydı, birdenbire yarım kaldı, yaşanacak çok şey vardı…”

Küçükken girmiştin mutfağa; kurabiye yapacağım diye, suyla unu karıştırmış, ilk ve son hamurunu yaratmıştın. Annenden bir “Aferin” beklerken, ortalığı birbirine kattın diye suçlanmış, mutfaktan dışlanmıştın.

Hamurunda aşçılık vardı belki de… Belki de şimdi kahve telvesiyle çikolata kremasını karıştırırken o günlerin acısını çıkartıyorsun.

Şimdiyse mutfak senin, girecek zaman bulamıyorsun. Yemek yapmayı “zaman kaybı” olarak görüyorsun; karnını doyurmak için doyuruyor, beslenmiyorsun.

Annen olsaydı…

Annen olsaydı belki bu kez karşısına geçip, söyleyebilirdin ona:

-Bıraksaydın batsaydı ortalık. Yorulacaktın belki birazcık, ama benden önemli miydi ya; bak şimdi cesaretim kırık, yabancıyım mutfağa…

Babanın payı hiç yok mu bunda?

-Keşke sorsaydınız bana da.

Suçlamak yersiz, hem çok geç artık.

Kültürel tanı: Kendi yolunu çizemeyecek denli aileye bağlılık.

***

Lisede tiyatro sahnesinde alkış yağmurunda seve seve ıslanırken, çıkıp “Ben oyuncu olacağım” dediğinde kimse sana inanmadı. Meslek lisesindeydin, alanındaki yüksekokula doğrudan geçmek, düzenli ücret aldığın bir işte çalışabilmek için (bileğinden geçmeyecek) bir altın bilezik takabilmek varken, ne gerek vardı şimdi? Sense günün yarısını sevmediğin işine feda edip, kalanının hiç olmazsa bir kısmını “sevdiğine” ayırmaya çalıştın yıllar boyunca, yorgun argın; ve ikisine de kendini tam veremediğin için bölük pörçük, her seferinde yeniden başlayarak…

***

Sesin güzeldi. Herkes söylerdi bunu. Bir heves, gitar çalmak istedin. Eşlik edebilmek için. Solaktın, zorlandın. Evvelden beri dikkatini toplayamazdın. İstemeye istemeye, yarım bıraktın. Öğrenmenin sonu var mıydı ki, yarım kalsın? Sen de şarkılara sığındın, söylemek üzere. Esasında, geçmişine; daha mutluydum, diye.

Yaz güneşi, battı batacak.

Kimse de kalmadı işte çevrende, sevincini, üzüntünü paylaşacak.

***

Ter boşanır sırtından. Yok, bu böyle olmayacak. Kalkar, ülkenin bir ucuna “yetiştirilmek” için organını çatlattıran televizyonu(!) –zavallım kendisi bilmez ki bunu- açarsın:

“İçeri girersin karanlık, çıkarsın karanlık…”

Köstebeklerden bahsediyor olacak.

“Sabah gün ağarmadan giriyoruz yeraltına, çıktığımızda gece, anca karnımızı doyurup uyuyoruz, yapacak bir şey yok. Hayatımız böyle olmuş bizim. Toprak verimsiz, tütün ekilmiyor artık, başka iş yok, madene mecbur bırakılıyoruz.”

Hani “büyüyünce ne olacaksın” sorusu vardı ya…

Alarm sesi.

Koyu bir kahve ardından, koyuluyorum yola…

…ama bu kez farklı bir rotada.

Devralıyorum geminin dümenini. Ben varım artık.

Çok uzun zaman önce yapmam gereken ne idiyse, onu yapıyorum.

Servis beni boşuna bekleyecek. Beklesin. Önemi var mı istenmeden yaşanan hayatlardan birkaç dakikanın yitmesinin?

Beni bağlayan neydi, düşünüyorum: Alışkanlık; tıpkı pofuduk, seni içinde kaybeden koltuklar gibi, rahatlık görünümlü bataklık. Bir koltuğun işlevi, kısa süreli dinlenmeni sağlayıp enerjini toplamanı sağlamaktır, enerjini çaktırmadan sömürmek değil. Kendisini terk etmek bu denli zor olmamalı, ama işte, alışkanlık, işlevini şaşırmış bu koltuklar gibi: Son derece rahat bir imaj çizer, oysa sunduğu tek şey, yaşamın tekdüzeliği.

Yaşamın tekdüzeliği mi dedim? Bağışlayın, öyle demek istemedim-

-niye bağışlayasınız ki? Neden af diliyorum?

Kendimi tekrar ediyorum.

Ne diyordum? Hah, dümeni devralıyorum.

Servis zaten beklemeyecek.

Düşüncelerimi ardımda bırakmadığım sürece, gittiğim her yerde benliğim beni takip edecek.

ENGLISH

Whenever the summer sun sinks I get nostalgic.

In fact, why does it matter, summer or winter? Is it pretty having dark weather when waking up?

Tomorrow will come to be again. Once upon a shift again.

In the hours when people fall asleep, or are dazed, you can’t dive in, you set off on the road.

Your eyes darken, you toil to keep them open, first order of the day, as it goes:

“The customers await”

The customers await their televisions swiftly, in a day. A home without a T.V is no home at all. In their disease that kills if they spare their glares from it, TV is their breath, the self they can’t keep a hold of.

Your expectations don’t matter. You are no customer. You, human…?

What about the customers? Whom, are seemingly serviced, when they are the actual subject, aren’t they the objects of everybody, really?

Goodness! Are they that different from you, at least some of them are just like you, half of their lives  for rent… Reaching the end of the work they work at to cover vital expenses, their minds are consumed, while they consume; as

if to show  their fullness:

“Watch me, I’m relaxing every night by my brand new TV!”

The inner voice confesses,

‘I’m living in makeshift tatters!’

“I’m so happy that I have one day allowance a week. In order to live my own  life, I always seek out permission!”

Even when the object tries to conceal itself, your eyes wish to shut themselves from the weight of a brain worn out by constantly trying to find the null subject.

‘Can I trouble you, professor, to load all this up fast!’

You catch your breath, after the second coffee.

The customer’s TV is your “coffee” in a way; your material as a drug that keeps you happy… but, what about the immaterial?

‘The person you have called cannot be reached at the moment. Please leave a message after the…’

Along with the signal, straight home and into the sheets. Summer heat is at the peak, trying to sleep, barely-

trying, again.

***

 

That old song still rings in your ears: “Whereas my dreams had been different, suddenly mired down, there was much to be lived…”

 

When you were a little child, you had entered the kitchen  to make cookies, mixed flour and water, created your first and last dough. Expecting a “ Well done!” from mum, you had been blamed for making a mess and kicked out  from the kitchen.

Perhaps you were going to be a chef… Perhaps now you are getting even with those aching days while you’re mixing the coffee grounds and chocolate cream..

Now, the kitchen is all yours, yet you have no time to be in it. You see  cooking as “a waste of time”; eat only to fill your stomach, not to be nourished.

What would she do, if your mother was still alive?

If  your mother was still alive, you might confront her this time, and say:

-You should’ve let the mess be. You would’ve worn out a little more maybe, though,  would it matter more than I? Look, I am discouraged and I’m a stranger to the kitchen.

 

Did your dad play no part in this?

Tell him as well, don’t be a coward please:

-Wish you guys have asked me too, when you both decide about my “bright future”

Needless to place the blame on someone, too late for that anyways.

A cultural diagnosis: An anchored dependency on family, so much so that one is crippled to carve a distant path.

***

 

Nobody believed you when you got on high school theatrical stage, getting soaked in rains of applause and said “I will be an actor”. You were at a technical school, why bother when all you had to do was to graduate and hold a steady job with steady pay?  So, what did you do? You sacrificed half of your days to the job you hate and tried to set aside what was left to “the one” you love.

For years… Weary and fragmented from falling short on either side, starting over at every tide…

***

Your voice was beautiful. Everyone said that. In a whim, you wanted to play a guitar -to accompany. You were a lefty, you struggled. Your attention has been all over the place since the very start. Unwillingly, but finally,, you gave it up. . Does learning ever end let alone have a half measure? So you sheltered in songs to be sung. In essence, sheltered to your past; because you were happier then.

The summer sun has almost sunk.

And there’s no one left around you now   to share your sorrow or joy.

 

***

Sweat drips down your back. No, it won’t be like this for long You get  up to turn on the TV -the thing puts your back in sweat to achieve the bosses’ sales goals- – however the poor thing  does not know this.

Somebody speaking on screen: “You go in, it’s dark; when you get out, again, it’s dark…”

Must be moles they are talking about!

“By the morning, before dawn we enter the underground, and when we leave at night, we barely  eat something and try to sleep, there’s nothing to do. Our lives became like this. The earth is barren, tobacco is off the soil, along with much else and we are compelled to work in the mines.”

 

Remember that “what will you be when you grow up” gimmick…

Alarm sound.

After a dark coffee, I set off on my way…

Yet this time in a different way…

I’m taking over the ship’s rudder. I exist now.

Whatever it was that I had to do a long time ago, I’m doing it.

The bus will wait for me in vain. Let it wait. Does it matter that a few minutes are lost out of lives lived unwilingly?

What was that tied me down, I wonder: Habits; just like lush sofas engulfing you, a swamp veiled in comfort. A sofa should provide brief rest and energy, not milking it insidiously. Thus, it shouldn’t be so hard to abandon that,  but… uh, habits are just like those sofas bent out of purpose: They paint an image of ease, though the only thing they offer is the monotony of life.

 

Did I say monotony of life? Excuse me, that’s not what I meant to say-

                       -Why would you? Why am I begging to be excused?

I’m repeating myself.

What was I saying? Aha! I’m taking over the rudder.

The bus won’t wait anyhow.

Long as I don’t leave my thoughts behind, my self will trail everywhere I go.

Önceki / Previous Bizim rahmetli, karıcığımın rahminden kayıverip düştü / Our dead and gone, slipped and fell rıght off my dear wıfe’s womb.
Sonraki / Next 19 Yaşında Edgar Allan Poe - Ölülerin Ruhları / Edgar Allen Poe at 19 - Spırıts of the Dead