GAUGUIN’İN KALEM DARBELERİ: “AHLAKA DAİR SÖYLENEN BAZI ŞEYLER VAR Kİ, AHLAKIN KENDİSİNDEN UZAK!”

İçerik ve çeviriler: Halil Gediz

                                                               Sarı İsa önünde otoportre, Paul Gauguin, 1889, Orsay Müzesi

 

Yeni izlenimci bakış açısıyla Avrupa’nın sanat anlayışının değişmesinde büyük pay sahibi olan ressam Paul Gauguin’in fırça darbeleri kadar kalem darbeleri de yayımlandığı andan itibaren sanatseverin ruhunda özel bir karşılık bulmuştur. Bilhassa anılarını kaleme aldığı son eseri olan Avant et Après’de görülüyor bu. Ressamın yaşanmışlıklarını birinci ağızdan cesurca naklettiği bu eserde, kendisine acı veren uygarlığın bir parçası olmaktan yorulduğunu ve birtakım maddi endişelerin de etkisiyle Markiz Adalarına seyahat ettiğini görüyoruz. Zaten borsadaki işinden ayrılıp resim yapmayı seçtiğinde paranın onun ruhu üzerinde hiçbir hâkimiyeti kalmamıştı. Dinlenmek ve çizimler yapmak için Markizler’e yerleşmek istiyor, önce Tahiti’ye gidiyor, ardından buradaki ilkel yaşantısını bırakıp Fransa’ya dönerken “Gerçekte iki yıl daha yaşlanmıştım ama yirmi yıl gençleşmiş dönüyordum. ‘Vahşi’leşmiştim ama bilgeleşmiştim de,” diyor ressam. Sonra ise kesin dönüşünü gerçekleştiriyor Markiz Adalarına, huzuru arıyor orada. Ancak Fransa’da, uygarlığın kalbinde güçlenen ve direnç kazanan protest kişiliği burada da uyanıyor; sömürge yönetiminin ve kilisenin yerliler üzerindeki baskıcı politikalarını ve haksız uygulamalarını görmezden gelemiyor, bu durumu daha en başında sezdiğini şöyle açıklıyor: “Büyük okyanusu aşan gemi karaya yeni vardı; haritada rastlanılmayan bir adacıktı bu. Sadece üç sakini vardı: Vali, Emniyet Müdürü ve posta pulu karşılığında satış yapan bir tütüncü. Şimdiden! Ah okurlarım! Kötü insanların uzağında huzur dolu bir köşe bulmanın mümkün olduğunu sanıyorsunuz. Değil Doktor Moreau’nun adası, Mars gezegeninde bile bulamazsınız onu.”

                                                 Nereden Geliyoruz? Neyiz? Nereye Gidiyoruz? 1897-1898, of Fine Arts, Boston, ABD.

 

“İNSAN KENDI ISTEDIĞI ŞEKILDE YA DA EN AZINDAN IRADESI ÖLÇÜSÜNDE YAŞARSA ANCAK YAŞAMIN BIR ANLAMI OLUR DIYE DÜŞÜNÜYORUM.”

Gauguin karşılaştığı adaletsizliklerle mücadeleye girişiyor, bütün sömürge yönetimiyle, bilhassa kiliseyle. Nitekim öldüğünde, çarptırıldığı üç aylık hapsi henüz yatmamıştı bile. Bir sanatçı olarak Gauguin’i en çok üzen şey yerlilerin tatbik ettiği kendi sanatlarının Hristiyan misyonerler tarafından yasaklanmış olmasıydı, Gauguin yerlilerin özgün ve saygın sanatlarının bu sebeple yok olduğunu şu satırlarla açıklıyor:

“Bir Markizli’ye herhangi bir geometrik şekle sahip bir nesne verin, hatta eğri büğrü olsa da olur; o, büsbütün bir ahenkle, yakışıksız ve tutarsız hiçbir boşluk bırakmayarak üstesinden gelecektir onun. Bugün artık altın fiyatına bile onların vaktiyle kemikten veya ahşaptan ürettiği bu güzel nesnelerin hiçbirini bulamazsınız. Jandarma hepsini çalmış ve amatör koleksiyonculara satmıştır. Öte yandan, yönetim, Tahiti’de içerisinde bütün Okyanusya sanatını barındıracak bir müze açmayı, bu denli kolay bir şeyi dahi, bir an olsun akıl edememiştir. Bu kadar eğitimli olduklarını söyleyen tüm bu insanlar bir an bile Markizli sanatçıların değerinin farkına varamamışlardır. Tek bir yönetici karısı yoktur ki bu nadide eserlerin önünde şöyle bağırmasın: “Korkunç! Vahşilik bu!” Vahşilik! Ağızlarından hiç düşmez bu. … Bu sanat misyonerler sayesinde kaybolup gitti. Çünkü misyonerler oymacılık ve süsleme sanatlarını puta tapmak gibi görüyordu, tüm bunlar Hristiyanların Tanrısına karşı günah işlemek demekti. İşte hepsi bu! Zavallı yerliler bu misyoner kurallarına boyun eğerek sanatlarını da icra edemez oldular! Buradaki yeni nesil, artık beşikten itibaren anlaşılmaz Fransızca ilahiler söylüyor ve din kitaplarını ezbere okuyor… Ve sonrasıysa… Kocaman bir hiç! Beni anladınız. Çiçekler toplamış genç bir yerli kız topladığı çiçeklerden sanatkarane biçimde hoş bir taç yapar ve bu tacı da başına takarsa eğer, neme lazım saygıdeğer Rahibimiz küplere biner!”

 

“DAİMA DOĞRU DÜRÜST YAŞAYAN İNSAN MUTLU İNSANDIR.”

Gauguin’in sanata ve sanatçıya özgürlük alanı tanımayan otoritelerle olan çatışması yalnızca Markiz Adalaları’na özgü değil elbette. Fransa’dayken de çevresince bu tip karşı çıkışlarıyla tanınmıştır Gauguin. Yine Avant et Après eserinde okuyucusuna yaptığı şu öneri onun nüktedan tarafını bizlere gösteriyor: “Port Said’deyken bazı fotoğraflar satın almıştım. Bir günah işlemiştim, ab ores. Bu uygunsuz fotoğraflar evimde tüm açıklığıyla görünüyorlardı. Adamlar, kadınlar ve çocuklar, neredeyse herkes bunlara bakıp güldü; ama anlık bir olaydı bu ve kimse bunun üzerine düşünmedi daha sonra. Sadece kendilerini namuslu addeden insanlar evime uğramaz oldular, sadece onlar bütün bir yıl boyunca bunu düşündü. Rahip, günah çıkarma sırasında inceden inceye sordu soruşturdu bu konuyu; hatta rahibelerden bazılarının gitgide beti benzi attı, gözleri yuvalarından fırladı. Bunu bir düşünün derim, kapınızın üzerine herkesin görebileceği bir şekilde edepsizce bir şeyler asın: Bundan böyle bütün namus timsali insanlardan, Tanrı’nın yarattığı bu en çekilmez kimselerden kurtulmuş olacaksınız.”

 

“EY DEV, SEN DE FANİSİN! BU SENİ UTANDIRMAYA YETER.”

Huzuru bulmaya, yalnızca sanatına odaklanmaya geldiği Markiz Adaları’nda yaşadığı sefalet bir yana, sanatçının bu sömürgede asıl keyfini kaçıran şey adaleti sağlamakla görevli jandarmaların, yargıçların ve diğer yetkililerin adaletin yara almasına neden olacak tutum ve davranışlarıydı. Ona göre “doğru” birdi, apaçıktı, ortadaydı ama yetkililer bunu görmeye tenezzül dahi etmiyordu. Ressam her tür girişimi deniyordu bu küçük sömürgede, Jandarma komutanı ise adada patronun kendisi olduğunu ona hatırlatarak kendi köşesine çekilmesi konusunda uyarılarda bulunuyordu. Gauguin, müfettişlerin nihayet Markiz Adaları’na geleceğini öğrenir öğrenmez müfettişlere takdim etmek üzere uzun bir mektup yazmaya koyulmuştu. İşte o mektuptan, sanatçının bir asır öncesinden, binlerce fersah ötedeki bir sömürge adasından yükselen adalet çağrısından bazı kesitler:

“Beni şahsen alakadar ettiği kadarıyla, finansal, idari, zirai vb. durumun o başı sonu belli olmayan şemasını size aktarmayı istemem. Bunlar şimdiye dek uzun süreler tartışılmış ağır sorunlar ve şöyle de bir özelliği var ki biz ne kadar güçlü isteklerle onları hareket ettirmeye çalışırsak, hatta bunun için ne kadar şiddetli tartışmalara girersek, bildirilen sonuçlardaki ret yanıtları da aynı oranda artıyor. Sonundaysa bu durum sömürgenin felaketiyle, ihtiyaçların aciliyetinin artmasıyla ve iyice hırpalanmış sömürge sakininin, kanunları daha az keyfi olan daha verimli başka topraklar keşfetme arayışına girmesiyle sonuçlanıyor.”

“Yargıç neredeyse hiçbir şeyin, hatta yerlilerin neler yapabileceğinin dahi farkında olmaksızın, ayaküstü hüküm vermek için geliyor. Karşısında dövmeli bir yüz gördüğünde “İşte yamyam bir haydut!” diyor, özellikle de bu işten çıkarı olan jandarma onu bu konuda bilgilendirince. Yargıç geliyor, kendi isteğiyle jandarma makamına yerleşiyor, yemeklerini orada yiyor, dosyaları ona kendi fikirleriyle birlikte sunan jandarma komutanından başka kimseyi görmüyor gözü. ‘Şey Sayın Yargıç… İşte böyle, şöyle… Bunların hepsi haydut… Görüyorsunuz ya Sayın Yargıç, bu insanlara sert davranmazsak bunlar hepimizi öldürür…’ Ve yargıç ikna oluyor. Mahkemede, zanlı, yerli dilinin hiçbir inceliğini bilmeyen, üstüne üstlük açıklamalı olarak anlatılmadığı sürece yerli diline çevrilmesi oldukça zor olan mahkeme dilini de çok iyi bilmeyen bir tercüman aracılığıyla sorgulanıyor. Böylece, örneğin zanlı olarak mahkemeye çıkarılan bir yerliye içkili olup olmadığı soruluyor. O ise “Hayır” diye cevaplıyor, ama tercüman şöyle tercüme ediyor: “Dedi ki hiç içki içmemiş.” Sonra da yargıç “Ama nasıl olur, daha önce sarhoş olduğu için tutuklanmış!” diye bağırıyor. Kendisini bilge ve üstün gösteren Avrupalı’nın karşısında doğası gereği utangaç olan yerli, eski silahların yetersizliğini anımsayarak, mahkemede jandarmalardan ve yargıçtan ürkmüş halde duruyor ve masum bile olsa, inkâr gelmenin daha büyük bir cezayı beraberinde getireceğine inandığından yapmadığı şey için itirafta bulunmayı tercih ediyor. Yıldırma politikası bu! Bir jandarmanın, çocuklarını sırf rahibin açtığı ve buna karşılık yıllığa Serbest Okul diye kaydedilmiş olan dini bir okula göndermeyi reddettikleri için birçok yerli hakkında tutanak tuttuğunu söylemem gerekir. İlaveten yargıcın da bu yerlileri suçlu bulduğunu söylemeliyim. Bu yapılan hukuki midir?”

“Bazen tesadüfi olarak –ki pek yaşandığı görülmez- biraz cesur bir sömürge sakini bir jandarmayı suçüstü yakalarsa, herkes hemen bu sömürge sakininin üstüne gider. Jandarmanın başına gelebilecek en kötü şey ise kapalı kapılar ardında amirinden işiteceği can sıkıcı öğütlerdir, belki de bir görev değişikliği. Burada jandarma görevi yürüttüğü sırada kaba, cahil, satılık ve zalimdir, bununla birlikte yaptıklarının üstünü örtmek konusunda pek kurnazdır. Yani bir rüşvet alırsa, bunun makbuzu olduğundan emin olabilirsiniz. Herkesin gayri resmi dediği bir şey nasıl resmileştirilir ki? Bir de hiç düşünmeden jandarmanın kendi atandığı görevinin yanı sıra başka görevleri de olduğunu söyleyebilirim: noter, özel gizli ajan, vergi memuru, mübaşir, liman müdürü… Dürüstlük ve bilgelik dışında her şeyler… Dikkatinizi çekmem gereken bir başka şey de jandarmaların hep evli olmasıdır, nehirde çıplak halde görüldükleri için kanuna aykırı davrandıkları gerekçesiyle korkutup kazandıkları sayısız metreslerini saymazsam tabii. Ayrıca karısı da ne kadar kötü şartlarda olursa olsun, uşaksız yapamaz, bir mahkûm olsun, bir gardiyan veya vergi ödemekle yükümlü herhangi birisi, elinin altında tutabileceği herkesi kendi hizmetinde kullandığını da belirtmem gerekir. Fakat bir suç, bir cinayet işlenirse eğer… Bu her şeyi değiştirir. Birilerini kayıran jandarma, yapılması gerekenin tam tersini yaparak sessizliği korumak için gayret gösterir ve hiç kimseyi sorguya çekmez, hatta suçlanan sömürge sakinlerini bile. Şöyle derler genelde: Sorgu hâkimi geldiğinde halledecek.”

“…Bundan ötürü biz sömürge sakinleri olarak bunun Fransız Cumhuriyeti için bir onursuzluk olduğunu düşünüyoruz. Burada bir yabancı size “Fransız olmadığım için çok mutluyum” derse ve yine bir Fransız da “Markizler keşke Amerika’nın sömürgesi olsaydı,” derse şaşırmayın. Kısaca biz ne istiyoruz? Boş sözlerden ibaret adaleti değil gerçek olan adaleti istiyoruz. Bunun için de bize sorunu yerinde inceleyebilecek, enerjik bir şekilde iyi niyetle hareket edecek yetkin insanlar göndermenizi rica ediyoruz. Valiler tesadüfi olarak buradan geçerse eğer, sadece fotoğraf çekmek içindir. Eğer onurlu bir sömürge sakini onlarla konuşmaya cüret eder ve onlardan bu adaletsizliğin düzeltilmesini isterse, nezaketsizlik ve türlü cezalardan oluşan bir yanıt alır. İşte sayın müfettişler, yine de size tüm söyleyeceklerim bunlar. Pangloss gibi ‘Mümkün olan dünyaların en iyisinde her şey en iyisi içindir,’ demediğiniz sürece bunlar sizi ilgilendirecektir.”

 

Not: Tüm alıntılar Paul Gauguin’in Avant et Après adlı eserinden yapılmıştır.

Önceki / Previous May's Wrıtıngs Are Lıve!
Sonraki / Next Suzanne Simard: Ağaçlar Birbiriyle Nasıl Konuşur?