Ruhların Adresi / The Address of Spırıts


TÜRKÇE

Nazım Bey bir ay önce aramızdan ayrıldı. Cenazesinde pırıl pırıl kıyafetleri ve alınlarını kapatan gözlükleriyle, üzüntü ve bahtsızlıktan ziyade, sona eren bir mevsimin suskunluğunu taşıyan ailesine taziyelerimi bildirdim. Arkadaşımın, masa örtüsüyle beraber toplanmış kapkacak gibi, cılız bir ağacın dibine açılmış dikdörtgen çukura bırakılışını izledim.

    “İşte,” dedim, “bütün arzulardan ve inançlardan soyunmuş bir hatıra bekçisi, geçmişin bir kamburu daha toprağa, unutulmaya gidiyor.”

    Der demez de ürperdim. Bembeyaz kâğıtlarda bana düşlerini, düşüncelerini, ıstıraplarını yazan bu adamı el yazısıyla değil de yıllardır şahit olmadığım bedeniyle özdeşleştirmek düpedüz ahmaklıktı. Benimle irtibata geçen, Nazım Bey’in şişen dalağı, benekli elleri, uzağı seçemeyen gözleri değil, musikiye, fısıltıyla anlatılan masallara hasret ruhu olmalıydı.

    Benimle o kalabalıklar biriminin nasıl bir bağı olabilirdi? Onu en son gördüğümde, hayırsızlığından şikayetçi akrabalarına sus payı vermek için köye gelmişti. Köy kahvesinde herkesle beraber oturmuş, kurayla her birimize mülakat vermiş, kendisine yöneltilen soruları da benzer basmakalıp cümlelerle yanıtlamıştı. Ticaretin pek matah bir şey olmadığını, çocukların gün geçtikçe biraz daha büyüdüğünü ve kendi çocukluğundan ona yalnızca çürük izlerinin kaldığını farklı biçimlerde anlatmıştı. Benim her hafta sonu ailemi de alıp anne babamı ziyaret ettiğimi duyunca şaşırmış, hanımı nasıl ikna ettiğimi sorup şakalaşmıştı.

    Hatta bu günübirlik misafirliği boyunca ilk, vefatıyla beraber son kez, gözlerimin içine o zaman bakmıştı. İtiraf etmeliyim ki sürekli birbirimizin sözünü kesip eklemeler yaparak, adeta çöplerden dağ oluşturarak vaktini geçiren bizlerin arasında ben, onun suratına pek bakmadığım gibi, bakınsam da onu ezberimin gerisinden, yitik bir hatıranın arasından seçebiliyordum.
    Mektuplarımı yazarken dahi büyümüşlüğüne hayal meyal şahit olduğum bu adamı değil, tarihin çölünde incecik bir asayla çizilmiş bir iplik yumağını düşlüyordum. Hem bir süre sonra onunla ilgili olan şeyleri görmez, yalnızca bilir olmuştum. Sağa taranmış saçları, bol benli çehresi, kırık burnu, çiğnenmiş dudakları; bir süre sonra bunlar bile Nazım’la bağdaşmaz olmuştu. Altın künyesi, günde kaç bardak süt içmesi bu eski dostumdan boşanmış, onu paklamış, besbelli ki bir ruh yapmıştı.

    Hatta cenazeden birkaç gün sonra, misafirlerimiz ortalarda yokken, Sadık, Bedri Emmi’ye telefonundan Nazım’ın fotoğraflarını gösterirken benzer bir ürperti hissetmiştim. Tabiatın bir oyununa tanıklık etmiş gibi değil de günah işlemiş gibi bir suçluluk tatmıştım. Yeni açılan her bir fotoğrafa dedikoducu teyzeler gibi bakıyor, sonra çirkin bir bebeği öpmüşüm gibi tükürüğümü yutuyor, gördüğüm sureti unutmaya çalışıyordum. Şu ana dek muhattabımın bir ruh olduğunu iddia ettiğime göre bunu ya başarmış ya da kendimi ve geçmişimi anlamlandırmış olmalıyım. Çimensiz bir tepe, bilmem kaç kırış gıdık ve bitmek bilmez bir ter dalgası arkadaşımın yüzünde durmuyor.
    Cenaze merasimi bittikten sonra eve, kendi evime gelince hanımdan bir Türk kahvesi rica edip balkonda mektupları kurcaladım. Nazım’ın o ilk mektupları nerede kim bilir? Bir türlü bulamadım. Oysaki ne benim ne de Pervin’in huyu değildir. Değil mektubu, makbuzundan fişine kadar hiçbir şeyi kolay kolay atmayız. İlk mektup, ziyaretinden takribi bir yıl sonra gelmişti. Hatta benim mektuba ulaşmamla yazılması arasında bir ay kadar olmuştu. Nazım ne okulun ne de evin adresini bildiği için, mektubunu anne ve babama yollamıştı. Artık nasıl olduysa mektup köy evine gidene kadar epey zaman harcamıştı. Mektubunu bana Hatice Kadın, “İstanbul’dan haber var,” diyerek uzatmıştı. Allah rahmet eylesin, onu da kaybedeli çok zaman olmadı. Başta anlamamış, sonra zarfın üzerinde kendi ismimi görünce açıp okudular mı diye öfkelenmiştim. Zarfın yırtılmamış, tertemiz durduğunu fark edince de utanmış, kadının günahını aldım diye üzülmüştüm. Oysa şehirde komşunun biri, faturamı iletmek için dahi saklasa kim bilir neler ederdim.
    Nazım o mektubu neden yazdı, yıllar geçti hala anlamadım. Sağlığı boyunca da bir türlü soramadım. Güya büyük oğlu Selman’ın lisedeki derslerinin kötü olmasından dem vuruyor, notlarını nasıl düzeltebileceğine ilişkin iki üç soru sorup tavsiye istiyordu. Fakat Selman, topu topuna bir paragraf tutuyordu. Kelamının tamamı düzgün bir elyazısı ve küçücük harflerle bir sayfayı muntazam dolduruyordu. Sanki bu resmi yaratmak için pek çok kere uğraşmış, görmek istediği manzaraya ulaşmak namına yangından ve ziyandan kaçınmamış gibiydi. Allah taksiratını affetsin.

    Başlarken bana, “Pek Muhterem Muallim Efendi,” diye hitap ediyordu. Girizgahı, öğretilmiş kibarlığın nahoş arzularla çakışmasından muzdarip çocuklarınkine benziyordu. Eski günlerin muzipliğinden bir parça ümit arar gibiydi. Halimi hatrımı soruyor, belki ilgimi çeker diye duyduğu yeni icatlardan bahsediyordu. Şiirlere olan düşkünlüğümü hatırlayıp okuduğu birkaç mısrayı övüyor, sonra birden utanmış gibi lafı Selman’a ve sıkıntılarının bolluğuna getiriyordu. Hem özür diliyor hem de teşekkür ediyordu. Köy ahalisine selam söylemeyi ise, diğer mektuplarının aksine, unutmuyordu.

    Şaşkınlığım bir yana dursun, o gün o uzun cevap mektubumu, betimlemelerden ve olayların içyüzünden kaçınmaksızın, geceye kalmadan, doğanın çağrısına kulak veriyormuşçasına yazmıştım. Sözlerim Nazım’a cevap olmaktan uzaktı. Adeta içimi dökmüştüm. Hala hayret ederim, ne akla hizmet o cümle israfına bir muhattap biçtim diye.
    İkinci mektup bu sefer pek dolanmamış olsa gerekti ki sonraki hafta beni köyde bekliyordu. Keşke düzgünce sarıp katlayıp çantama, oradan da kitaplığıma alsaydım. Nazım’da da suç var, ben uyarıncaya dek mektubun üzerindeki adresi dikkate almaksızın, köye yazmaya devam etmişti. Hatta buna işaret edince biraz darılmış, geçmiş mektuplarına nazaran yanıtını geç göndermişti. Bundan dolayı da şaşırıyorum. Darılıp alınmasına değil, onu köye gömmelerine. Nazım her insan kadar dengesizdi. Dengesizliğiyse her insanınki gibi kendine göreydi. Görmüş geçirmiş birikimli bir insan olmasına karşın, seyrinden birazcık uzaklaşmış her sandal için heyecanlanıyor, derhal ona doğru bir olta atıp onunla azcık bir bağı olsun istiyor gibiydi. Mektuplardaki üslubundan, cevap süresinden, pul seçiminden; hele metnin içerisinde bir yere, gözükmeyecekmiş gibi bozuk bir yazıyla gizlediği sitemli, ah çeken, çocukluğuna tahammül, farklılığına anlayış isteyen cümlelerinden ben bunu çıkarıyorum.

    Eşraf Nazım Bey’i halkına olmasa da toprağına bağlı belledi. Bense garipsedim. Amiyane tabirle antika bir adam olmasına rağmen yine de huylu olan Nazım’ın İstanbul’la, kimselere hissettirmediği bir derdi olduğunu düşündüm. Köyde uyumak, boğaza bakmaktan kafi olmalıydı. Bulanık denizinden, nemli sıcağından, kalabalık nüfusundan bir kez olsun şikayet ettiğini okumadım. “Dünya başkenti,” diyordu. Yoksa İstanbul’u bana mecburiyetten mi övüyordu?
    Nazım mektuplarında beni yalnızca çocukluğunda gördüğü, eşsiz olmasa da yadigar bir kuşla özdeşleştiriyor gibiydi. Tüylerimi okşuyor, şakışımı duyuyor, hayal dünyasında kendi kendine mest oluyordu. Peki aynı düşünceyi köy için beslemiş miydi? Cansız bedenini buraya armağan etmesi romantik bir jest miydi?

    Sıkıntı burada ya… buna inanmak istemiyorum. Nazım’ı bu kadar insanlaştırmak, ne bileyim, kendime olduğu kadar eski dostumun anısına da hakaretmiş gibi geliyor. Hakkı var, Nazım bu hayaliyle yaşamak isterken benim gönlümü hoş tutmasını da bildi. Diyelim ki bir gizde sarhoş oluyordu, bu bana da keyif vermişti. Sunduklarının yeterli olmasını istemişti. Mesela Nazım beni İstanbul’a hiç davet etmedi. Bilmem hangi sebebe sığınıyordu. Uzak durup rüyasını yaşamak mı istiyordu yoksa birbirimizi ruh olarak sakınmamızı mı arzuluyordu?

    O mektuplarda ne kadar özgürdüm. Yeryüzünde bizi tutsak eden nazar boncuklu binalardan çıkıp göğün en yüksek katında, düşlerden konuşabilmiştik. Bağırmış, çağırmış, usulca dinmiştik. Onun ruhunu didiklemenin, ona doktorluk yapmanın ne gereği vardı? Biz ne muazzam bir müzedeydik. Dünyanın bütün trafiği, asfalttan akan su gibi eriyedururken, biz, bir söğüt ağacının dibinde, her şeyden münezzeh, muhabbet ettik.
    Emin olmalı, kendimi inandırmalıyım. Ben bir ruh ile arkadaştım. Suratını evvel zaman unutmuştum. Şimdiyse, kalbur zaman, nedenleri unutacağım. 

ENGLISH

Nazım Bey departed us a month ago. At his funeral, I gave my condolences to his family wearing shiny clothes and shades covering their foreheads, carrying the silence of a season foregone rather than sadness and haplessness. I watched my friend, like tinwear wrapped up in a table cloth, being dropped beneath a tree, into a rectangular hole in the ground.  

 

“There,” I said, “a warden of memories devoid of all desire and belief, yet another hunchback of the past goes to the earth, to be forgotten.”  

  I shivered right after. It was foolish to associate this man with his body which I haven’t witnessed in years instead of his handwriting, transcribing his dreams, thoughts and troubles to me on snow white pages. But what spoke to me must’ve been Nazım Bey’s inflating spleen, spotted hands and short-sighted eyes, but his spirit longed for tales told in whispers and music.   

How would that unit of crowds be connected to me? When I last saw him, he had come to the village to settle relatives muttering about his uselessness. He then sat across everyone at the village coffee house and spoke to us, responding to every question put to him with similar, stereotypical sentences. He had explained in various ways how trade was no oil painting, that children grew a little older each day and that, from his own childhood, he only had scars and memories of bruises to carry. He was surprised to hear that I visited my parents with my family each weekend, jokingly asking me how I convinced the missus.    

In fact, it was the first time he looked in my eyes during this daylong visit, the last time being alone during his passing. I must admit that among those of us spending their time continuously cutting each other’s words short and making edits, amassing a mountain of waste, I didn’t look at his face often, but I could make him out from the back of my mind, amidst some other disenchanted memories 

    Even while I wrote my letters, I was dreaming not of the man I’ve vaguely witnessed growing up, but rather a silk cradle inscribed with a slim wand on the desert sands of time. Besides in time, I came to not so much see, but solely know things about him. His hair combed to the right, his spotted face, his broken nose, his chirped lips; even such things became irrelevant to Nazım after a while. His golden dog tag/personal record, the fact that every day he drank too many glasses of milk to keep count had apparently disappeared from my memories of this old friend of mine, creating a spirit constructed of other things entirely 

As a matter of fact, a few days after the funeral, when our guests were nowhere to be seen, I felt a shiver when Sadık showed pictures of Nazım to Bedri Emmi on his phone. I had tasted a sense of guilt, not as if I witnessed natures game but as if I’ve sinned. I was looking at each unveiled photo like gossiping aunties, swallowing my spit as if I’ve just kissed an ugly baby, trying to forget the sight I saw. Given that up to now, I’ve claimed my only point of reference had been a soul, I must’ve achieved this or somehow made sense of myself and my past. A freshly cut hill top, a dripping jowl, and an unseen drop of sweat wouldn’t sit still on his face.   

After the funeral service was over, I kindly asked my wife for a Turkish coffee and I flicked through the letters on the balcony. Who knows where Nazım’s first letters are? I couldn’t find them anywhere. It’s unlike me and Pervin as well. Wdon’t even dispose of bank letters easily. The first had arrived a year following his visit. It even took around a month between when I read the letter and when it was written. Because Nazım didn’t know either my school or home address, he sent his letters to my mum and dad. Somehow, the letter had been delayed quite a bit travelling to the village. Hatice Hanım (Or Sister Hatice?) passed the letter to me, saying “you’ve got news from Istanbul”. May Allah rest her soul; it hasn’t been long since we lost her as well. I didn’t get it at first, getting mad when I saw my name on the envelope that they opened and read it. When I noticed it stood clean and unopened, I felt ashamed that I wronged her. Whereas if some neighbour in the city kept my bills even to hand them to me who knows what I would’ve done.   

Why Nazım wrote that letter, even after all these years I struggle to understand. I also couldn’t ask him during his health. Apparently, he was upset that his eldest son Selman was doing poorly in high school, sharing a few questions and seeking advice about how his grades could improve. Yet Selman, measured up to a paragraph at best. His entire remark fit a full page perfectly with neat handwriting and tiny letters. It was as if he worked time and again to create this picture, in pursuit of the sight he wanted to see. Hcould not spare himself from the fire and detriment. May Allah forgive his sins.  

   At the start, he called me “the most reverend Muallim Efendi” His preamble resembled that of children suffering from the collision of evangelized courtesy and objectionable desire. It seemed he sought a piece of hope from the mischievousness of early days. He asked after my well-being, talking of new innovations he had heard of, in case they intrigued me. 

 Remembering my fondness for poetry, he enthused about some verses he had read and a moment later he timidly began talking about Selman’s neverending problems. He apologized and thanked at the same time. And this time for a change, he remembered sending his regards to the village community. Set aside my bewilderment, that day I wrote my lengthy response to his letter intimately; without avoiding the many events and obligations, focusing on good imagery, before nightfall, as if I was responding to nature’s calling.  My words were far from answering Nazım’s questions. I poured my heart out to him. I still find it odd; how I wasted my words on this person.     

 The second letter must have arrived directly to the village; it was already there when I got back. I wish I had folded and placed it on the bookshelf all neatly and packed. Nazım is to blame too. Up until the time I warned him, he neglected the address written on the letter and kept sending them to the village. And when I warned him, he got offended and replied to my letter a bit later than usual. This shocked me. Not that he got offended but that they buried him at the village cemetery. Nazım was as moody as everyone else. He had his own kind of moodiness, like the rest of us. Despite being an experienced and hard-bitten person, he got excited over every boat that strayed from its intended path and threw a line to them, seeking to create even the slightest bond. I read this from his letters, the amount of time it takes for his reply, his choice of stamps and mostly from his halferased scribbles on the paper, complaining and requesting empathy for his childish behavior and acceptance for his differences.    

   The craftsman took Nazım Bey to be a person committed to his land. I found that unusual. In colloquial words he was an “antique” man however, he seemed to be moody and tempered even. This had me thinking he had problem with İstanbul, which he kept in secret. Getting to rest at the village must have been equivalent to seeing the Bosporus. I never heard him complain about İstanbul’s blurry sea, damp weather or suffocating crowds. He called it the “World Capital,”. Or was he feeling obliged to pamper İstanbul to me?   

   Nazım seemed to equate me with a bird not unique but precious to him that he saw when he was a child. He caressed me, heard me warble and was entranced in his imaginary world. But did he also have similar fantasies about the village? Was his wish to be buried here all about a romantic gesture?  

             That is where the problem begins by my side…I dont want to believe this. “Humanizing” Nazım feels like an insult towards both myself and the memory of my old friend. Alongside his wish to live his dream, he knew how to keep me pleased too. He wanted his offerings to be enough. For example, Nazım never invited me to İstanbul, I have no idea as to why. Did he wish to live his dream or did he desire to forsake our souls?  

 How free I was in those letters. We had the chance to escape from the apartments decorated by the touch of an “evil eye” and talked about our dreams at the highest of skies. We screamed, fought and calmed down. What was the point of picking on his soul, acting as though I was his doctor? What a wonderful museum we were in. As all the worlds traffic and chaos was melting down like water running through asphalt roads, we enjoyed a great chat under a glorious willow tree. 

 

I have to be sure and convince myself. I was friends with a soul. I forgot his face long before. And now, I will forget all the reasons. 

 

Translated with the author’s approval by Ege Dündar 

 

Önceki / Previous Ayhan Erkmen
Sonraki / Next Rapunzel Öpenler Cemiyeti / Rapunzel Kıssers Communıty