Cihan Korel Topal


TÜRKÇE

Cihan Korel Topal, 25 yaşında, İngiltere’de yaşıyor.

“Bir memur çocuğu olarak 1994 Nisan’ında Ankara’da doğdum. Ankara Üniversitesi Jeoloji mühendisliği bölümünden elimde olmayan nedenlerle ayrılmak zorunda kaldım. 23 yıllık ömrümün tek kentinden; umudun başladığı ve en sonunda tükendiği yer Ankara’dan ayrılmak zorunda kaldım. 2 yıldır İngiltere’de yaşıyorum. Okumak ve onun diyalektiğinde yazmak, hayatımın en büyük keşfi oldu. Ortanca ağabeyimin gazeteyle kaplayıp okuduğu kitaplarla keşfe başladım. Yine ağabeyimin ucuz saman kağıtlarına hızlı hızlı ve büyük harflerle yazılmış ama anlamını henüz bilmediğim kelimelerle dolu sayfa istifleri meraklandırmıştı yazmak olayına.”

“Londra’ya yaklaşık bir saat uzaklıktaki bir sahil kentinden aklıma düşüvermişti mazi. Bir sabah uyandığımda, yan komşumun kavak ağaçlarını kesilmiş halde bulmak hüzünlendirmişti. O kavaklar ki, İlk çocukluğumu hatırlatıyordu. İlk çocukluğumu, bahçemi, gecekondu sokaklarını, eski kalabalıkları: varoş kentim Ankara’yı. Annem ve ailesi, 69 senesinde gelmiş Samsun asfaltına bakan taş ocağının üstündeki Dutluk mahallesine. Sivas’tan Ankara’ya göç edenlerin ilk durağı bura ve komşu tepeleri olmuş: Bu gurbet kentinden Sivas’a aktarmasız gidişin en kolay yolu Samsun asfaltında duran otobüslerdi kuşkusuz ve böylece hasret, bu tepelere yerleşim sebebiydi. Durak, tek gözü olan kerpiç duvarlı bir gecekonduymuş ilk geldiklerinde Ankara’ya. Annem, sırtında birkaç aylık dayımla selamlamış dört duvarı sekiz-dokuz civarındayken. Annem anlatıyor: ‘Damı yoktu, yorganı yoktu… Gece soğuk ve ıslaktı.”

“Annem, kendinden iki yaş büyük okulda devam etmiş Türkçenin zorluğuna. Köydeyken kilometrelerce yürüyüp ulaştıkları okulun zorluğu yolundan betermiş. Babam anlatıyor: ‘Türkçe konuşamadığımızdan çok dayak yerdik.’ Annemin matematiği çok iyiymiş. Solcu öğretmeni ‘bu kız kesin okumalı!’ demiş. Eli silahlı faşist çeteler geçerken kondunun sokağından, eğitimin sonlandırılması kararı çıkmış aile büyüğünden. Büyük dayım anlatıyor: ‘Sağ-sol çatışması varken, ben bacımı koruyamazdım. Bacımı öldürürlerdi: Okuyamaz!”

“Anneannem… Emeği çoktur çocukları ve torunlarında. 12 yaşında evlenmek zorunda kalmış. Yaşamak için yaşamak onun felsefesidir. Anneannem, büyük bir dirayetle anlatıyor: ‘Dedeni bir kere gördüm evlenmeden evvel. Sevmeden evlendim. 12 çocuk doğurdum; 6’sı hayatta.”

 “Fotoğraftaki anneannem… Üç kuşağı sırtlayan kondusunun önünden, 4 mevsimlik elbiseleriyle yudumluyor sobada demlediği çayı.”

“Kimi hatırlarsam güzel hatırlarım bu mahallede. Yaşlılardan bebelere deli dolu hayatlar, politikler, amcalar- teyzeler, kardeşler, ağabeyler; ablalar-ağabeyler. Neredeyse dört dörtlükler hafızamda! Küçük dayımın da aralarında olduğu, kendisiyle yaşıt Don-Kişotlar güvenin, barışın ve sevginin ağlarını örmüş bu mahalleye. Eniştem anlatıyor: ‘Eğer serseri, başıboş insanlar olmadıysak, sebebi solcu ağabeylerimizdir.’ Oradan oraya koşarken tanımıştım o küçük kalabalıkları. Her köşede, bahçenin meyvelerinden bir avuç uzatacak el vardı elbet.”

“Sessiz kalınca hatırlanacaktı eskiler ve dedikodu malzemesi yapılacaktı yeniler. Ama hepsi o kondunun çatısının altındakilere kalacaktı. Büyük kahkahaların, Kürtçesi sessiz türkülerin, sevinçlerin ve hüzünlerin kalabalığı olacaktı elma ağacının hemen biraz altı. Ve uzunca bir kablo çıkarılacaktı kömürlükten ona yakın lambanın aydınlatacağı. İşte en sevilen günleri çocukluğumun! Kesin daha ve daha da artacaktı gelecek olanlarla mahalleden. Değme keyfime; bugün uyumak yok! Hüzünlenirdim yine de o zamanlar. Babam çok uğramazdı bu konduya, ben babamı arardım ve ne zaman o kalabalıkta bulsam gururlanırdım. Çok ciddi biriydi. Herkes içip içip hüzünlenirken, babam hiç ağlamazdı bu kalabalıkta. Sonradan oldu işte ve ağladı çok zaman; sessizce bir türkü tutturup. Benim için bu bahçe ve sardığı her şeyin, keşfedilmemiş bir noktası kesinlikle vardı. Mesela kulaksız dedemin silahının gömüldüğü rivayet edilirdi bu rutubete.”

“Büyük teyzem çokbilmiş teyzemdi; gezmeyi seven, gezdirmeyi seven. Çalış da çalış: memurdu sonuçta! Ama yine de yoksulluktu. Sabah bazen yürüyerek gitmekti kaymakamlığa; kireç kokusu bir peynir ağzıyla. Ve geri dönmek konduya! Anneannem. Bilmem, nasıl anlatsam! Başka; koca bir yazıdır ona dair bildiklerim, duyduklarım. Emek doludur: binlerce ayaklar ısıtmıştır kışın soğuğuna. Beni büyütmüştür ha kıza kıza! Annem, sinirli bakışını ondan almıştır: bilirim kaşlarını çatarak insanı ortadan ikiye ayırdığı bakışını. İşte o vakit karşımdaki annem mi, anneannem mi ayırt edemem! Yatmadan önce kanatırdı bacaklarını. Acısını çok belli etmezdi ama şüphesiz hayat dersi olarak okuturdu eşe-dosta çoluğa-çocuğa. Belki de bu yüzden ve isteyerek unutmak istemişti hayatını, tanıklıklarını son demlerinde. Huzurlu bir son hazırlamak istemişti kendine… En son, garip ve yetim bir köpek direniyordu unutkanlığına; kondusuyla beraber. Şüphesiz amacına ulaşacak!”

“Şimdi, tıpkı onların hayatı gibi sürgündeyim yine. Sürgün bir başka; sıla bir başka, ana kokusu- kucağı bir başka! Dünyanın en direngen kadınına, eksik bir oğul olduğum için utanıyorum, evet, utanıyorum! Bugün, ağlamayı çok bilen bu çocuk ağlamıyor! Ankara’nın en işlek bulvarlarında dolaşırken tanıdım yabancılaşmayı, Londra’nın bundan ne farkı var! Ama, her şeyin ötesinde, gecekondu sokakları çıkıyordu meydanlara… Çocukken, apartman yaşamı bunaltıyordu insanı ve konduya gideceğim günleri bekliyordum hep. Şehir yaşamı çocuk serüvenlerime özgür değildi. Doğal olana dair ne varsa hepsi oradaydı. Sokaklar sessiz ve yabancıydı bu binalarda. Herkes, herkese kuşkulu gözlerle bakıyordu.”

“Yine bir sahneyi hatırlıyorum; sonsuzluğa dem vuran bir sahne. Aynen şöyle diyordu: ‘Neden, anne… …hiçbir şey beklendiği gibi olmadı? Neden? Neden çürüyüp gider insan… …sessizce… …acıyla ihtiras arasında parçalanarak? Ben neden hayatımı sürgündeymiş gibi geçirdim? Kendi ana dilimi konuşma şansım varken… … Kendi dilim varken… Hâlâ kayıp kelimeleri bulabilecek… …ya da sessizliğin içinden unutulmuş kelimeleri çıkarabilecekken. Neden sadece ve sadece… …kendi ayak seslerimi duydum evin içinde? Neden? Söyle bana, anne… …insan neden bilmez nasıl seveceğini?” *

27.03.2019, Southend-On-Sea,

*Theodoros Angeloupolos, Sonsuzluk ve Bir Gün (1998)

ENGLISH

Cihan Korel Topal, 25 years old, lives in England. 

“I was born in Ankara in April of 1994 as a child of a civil servant. I had to leave the Geological Engineering department at Ankara University due to reasons beyond my control. I had to leave Ankara, the only home I’ve ever known in my 23 years, the place where my hopes rose, but finally ceased to exist. Now, I have been living in England for 2 years. Reading, and writing in its dialectic, it is the greatest discovery of my life. I started this discovery thanks to my little brother’s newspaper-covered books. And strangely enough, my brother’s stacks of cheap straw paper full of words hastily written in capital letters that I didn’t know the meaning of, have made me wonder about writing.”

“The memories of the past have fallen into my mind in a seaside town where I live about an hour from London. When I had woken up one morning, I’d saddened to see my neighbour’s poplar trees completely cut down. Those poplars were reminding me of my first childhood: My first childhood, my garden, slum streets, old crowds, and the outskirts of my city Ankara. My mum and her family had moved to the Dutluk Neighbourhood above the quarry overlooking Samsun Asfaltı. The first stop of those migrating from Sivas to Ankara was this place and the neighbouring hills. The easiest way to get directly from this expatriate city to Sivas was undoubtedly the buses stopping at Samsun Asfaltı; and therefore, longing, it was the main reason for settling in these hills. The house they had moved to was a mud-wall slum with a single window when they had first arrived in Ankara. My mum, with my uncle on her back who was just a few months old, had greeted the four walls when she was eight or nine. Mum’s saying: “No roof, no duvet… The night was cold and wet.” 

“My mum had continued to put up with the difficulty of Turkish in the school two years older than her. While in the village, the school’s gruelling education had been more difficult than long roads they had walked to reach the school each day. Dad’s saying: ‘Because we weren’t Turkish speakers, so we were brutally beaten up.’ My mom had been very good at math. Her leftist teacher had said, ‘This girl must continue her education!’ Since armed fascist gangs were running around the streets of the slums, the head of the family had decided to end her education. My maternal great uncle’s saying: “I would not be able to protect my sister in the right-left conflict, they would have killed her: She won’t go to school!”

“My maternal grandma… She had made great efforts for her children and grandchildren. She had to get married when she was 12. To live for a living is her motto. With great prudence she’s saying: “I had seen your grandpa only once before marriage. I married him without loving him and had given birth to 12 children; 6 of them are alive.”

“My grandma in the photo… In front of her slum house where three generations lived, she, in her four seasonal clothes, is sipping tea she had brewed on the stove.”

“I remember everyone in this neighbourhood with great memories. Vivacious lives, from old people to babies, politics, old men, women, brothers, sisters… Everyone in my memory is almost perfect! The Don Quixotes group, including my little maternal uncle, had built this network of trust, peace and love in this neighbourhood. My brother-in-law’s saying: ‘If we are not bums and idle people right now, it is thanks to our leftist brothers at that time.’ As I have run around, I’ve known those little crowds. In every corner there was, of course, a hand that extends a handful of fruit from the trees of the gardens.”

“In the silence, the old had been remembered and the new ones had been gossiped about. But all that was said had been a secret among those under the roof of that slum. Under the apple tree, there was a crowd of great laughter, folk songs silently sung in Kurdish, happiness and sorrow. And a long cable had been removed from the coal bunker to light the lamp near it. These are the best days of my childhood! This happiness would surely increase with the new people coming from the neighbourhood. I was over the moon at these times, and could not sleep from excitement. Despite all this, there were times when I was sad. My dad wouldn’t come to the slum very often, I would look for him around and I would be proud of him whenever I found him in that crowd. He was very serious. My dad never had cried in this crowd when everyone was drinking and grieving. But then one day it happened and he cried a lot when singing a folk song silently. For me, this garden and everything that it encircled had an undiscovered point. It was rumoured, for instance, that the gun of my earless grandpa was buried in this humid soil.”

“My maternal great aunt was a real know-it-all, she liked to travel and show others around. She would work, work, and work nonstop! She was a civil servant after all! Though, she still suffered from poverty. She would sometimes go on foot in the mornings to the district governorship where she works, with a mouth smelling of cheese and tasted of lime. When she was done with work she would come back again to the slum!”

“My maternal grandma… I don’t know how to describe her! What I know and hear about her is a different, bigger story. Her story is full of labour, warming thousands of feet to the cold of winter. She had raised me and in this process would get mad at me a lot of times. My mum had taken her angry gaze from her: I know very well her eyes full of anger that divides the person into two. At that moment, I can’t even know if the person in front of me is mum or grandma! She had made her legs bleed before going to bed. She didn’t show much of her suffering, but of course, she would teach it to everyone as a life lesson. Maybe that’s why she willingly wanted to forget her life, her acquaintances in the last days of her life. She wanted to prepare a peaceful ending for herself… Most recently, a poor and orphaned dog, with her shanty house, had resisted her forgetfulness. Surely it will achieve its goal!”

“Now, I’m in exile again, just like their life. It is difficult to describe this exile, there are no words to explain longing for the homeland, nothing to compare with my mother’s lap and scent! Totally indescribable! I am ashamed of being a missing son to the world’s most resilient woman, yes, ashamed! Today, this boy who knows well how to cry is not crying! I learned alienation while wandering around Ankara’s busiest boulevards. London is no different from that, but, above all things, there were slum streets. When I was a child, apartment life was gloomy, I’ve always been waiting for the days I’ll go back to the slum. The city life was not suitable for my adventures as a child. Everything that was natural was there. The streets around these buildings were quiet and stranger. Everyone was looking at each other with suspicion in their eyes.”

“And I remember, again, one of the movie scenes, a scene that touches eternity. It was saying: ‘Why mum? Nothing happens as we wish? Why? Why do we have to rot… helpless… between pain and desire? Why did I live my life in exile? When I was able to speak my maternal language, my own language, when I could find the lost words… or bring the forgotten words out of silence, why only then I could hear the echo of my own footsteps in the house? Why? Tell me, mum… Why didn’t we know how to love?*March 27, 2019, Southend-On-Sea

*Theodoros Angeloupolos, Eternity and a Day. (1998)

 

Önceki / Previous Plazaların vazgeçilmezi: Abilik müessesesi
Sonraki / Next The Nıghlıfe of Trees/From Floor to Book- TARA BOOKS