Ankara: İyi kalpli üvey ana*

20’li yıllarda yayınlanan bir dergiden aldığım görselden de takip edilebileceği gibi, sağda görülen, frapan kıyafetli, açık tenli, Batılı bir çehreye sahip İstanbul iğdiş edici, eril iktidarı sarsacak ve edilginleştirici ama aynı zamanda cezbedici bir femme fatal figürü olarak tasvir ediliyordu. Ankara ise Anadolu’yu temsilen mazbut görünümlü, geleneksel bir kıyafet içinde, fedakar, müşfik ve anaç bir kadındı.

.

Mutfakta uğraşırken hep radyo dinliyorum. Siz de bir şey yaparken, aynı anda başka şeyler yapmaya çalışan hayat oburlarındansanız beni anlarsınız. İşte efendim bu dinlediğim radyo kanalı bir zamanlar daha muhalif veya en azından mevcut hükümete daha mesafeli bir tavır içinde olan, daha ziyade haber ağırlıklı yayınlar yapan bir mecraydı. Hükümet baskısı, sahip değiştirme dayatmaları şu bu falan derken o mesafe kapandı. Muhalif yorumcuların bir kısmı ayrıldı. Şimdi “iktidarın sesi” oldu. Artık sadece nitelikli kültür-sanat programlarının hatırına katlanılıyor bu kanalın yayınlarına. İşte yine bir haber saatinde, Cumhur İttifakı’nın fikirleri çoktandır iktidarda olan ortağı Devlet Bahçeli, yenilenecek İstanbul Büyükşehir Belediyesi seçimiyle ilgili konuşurken, sabık başkenti şöyle tarif etti:

“İstanbul Türk-İslam medeniyetinin çınarı, Türk milletinin türbedarıdır. İstanbul Türkiye’nin özeti, Türk vatanının övüncüdür. Bu kent bir tarih, bir şuur, bir dua, kutlu bir müjdedir. (…) Yedi tepesiyle, camileriyle, çeşmeleriyle, hanlarıyla, hamamlarıyla, saraylarıyla, surlarıyla, şadırvanlarıyla, kültürüyle, görgüsüyle her köşesinde tarihin yaşadığı, ecdadımızın izinin bulunduğu İstanbul’un hak eden ve ehil ellerce yönetilmesi geldiğimiz bu aşamada hayat memat meselesidir. (…) İstanbul hem geçmişin kalpgâhı, hem de geleceğin karargâhıdır”

1992 yılından beri Ankara hakkında, hem akademik bir ilgiyle hem de iflah olmaz bir hemşehri bağlılığıyla okuyor yazıyorum. Haliyle Ankara’nın başkent olma sürecini, bu süreçte İstanbul’un gözden çıkarılmasının içeride ve dışarıda yarattığı infiali biliyorum. Ankara, resmi tarih anlatısında bize empoze edilenin aksine, birçok medeniyete beşiklik etmiş, gayrimüslim nüfusun yoğun olduğu, camileri kadar sinagogları, kiliseleri, havraları da olan, farklı yaşam tarzları, inanç sistemlerinin bir arada barınabildiği, Avrupalı tacirlerin keçi kılı ticareti için gelip gittikleri, yine bu ticaretin sağladığı bir refah düzeyine sahip, demiryolu hattının da etkisiyle, dönemin koşulları içinde olabileceği kadar imparatorluğa ve dünyaya açık bir şehirdir Cumhuriyet’ten önce. Nitekim, her yeni yönetimin kendi ideolojisi ve meşrebince, kendi kentsel politikaları ve estetik kriterleri doğrultusunda yıkıp yeniden yaptığı Angora, Bahçeli’nin İstanbul için sıraladığına benzer değerleri olan, yani bir zamanlar kadim medeniyetlerin hüküm sürdüğü hanlar, hamamlar, arastalar, tiyatrolar, ibadethaneler, meydanlar şehridir. Hâlâ sapasağlam ayakta ama ilgiden yoksun büyük Roma Hamamı, bir temel kazısında tesadüfen ortaya çıkan ancak Melih Gökçek’in eseri hoyrat bir restorasyonun kurbanı olan Roma Tiyatrosu ve hiç ilgi görmeyen Roma Yolu, kendimi bildim bileli restore edilen Augustus Tapınağı bunun kanıtıdır ve yıkık dökük de olsa muhafaza edilebilmişlerdir. Özellikle eski yerleşimde dolaşırken, “başka bir gözle” bakarsanız görebileceğiniz musluksuz çeşmeler, bir caminin duvarına yerleştirilmiş Latince mezar taşları, parkların kuytularında sütun başlıkları ve hatta bir zamanlar Yahudilerin yoğun olarak yaşadığı mahallede ara sıra ibadete açılan bir sinagogu vardır. Yeni yerleşimde, yani Çankaya, Kavaklıdere tarafında kısa bir tur ise tek tük kalmış bağ evlerini, o evlerin bahçelerini gölgelendiren asırlık ağaçları ve bu semti yazlık olarak kullanan Müslüman/Gayrimüslim Ankara halkını anmanıza vesile olabilir. Bu izlerin kimini kafanızı kaldırınca, kimini indirince görürsünüz. Üstüne kalın bir şal örtülmüştür bunların. Özel bir ilgi duyanlar, her şeyin mektep müfredatında anlatıldığı gibi olduğundan şüphe edenler, farklı kaynaklardan beslenenler o şalı kaldırıp altına bakmaya yeltenirler. Baktıkları zaman, geçmişte şehrin yoktan var edilmiş, sıtmalı ve yoksul bir Orta Anadolu taşrasından ibaret olmadığını görürler.

Şimdi sizi maruz bıraktığım Bahçeli alıntısının esbab-ı mucibesine gelelim. Cumhuriyet rejiminin başkentinin İstanbul olmayacağı anlaşılınca kopan fırtınayı dindirmek için, İstanbul’un ışıltısına, kozmopolitliğine, bir dünya şehri olmasına ve bir cihan imparatorluğuna yıllarca başkentlik etmesine rağmen, Cumhuriyet’in kurucu babaları tarafından terk edilmesine sağlam bir gerekçe sunmak gerekiyordu. İşte o zaman İstanbul’un, Tevfik Fikret’in tabiriyle bu “bin kocadan arta kalmış bakire”nin ihanetin, teslimiyetin izini taşıyan, dini ve etnik anlamda heterojen bir nüfusa sahip, yoz bir şehir olduğuna dair bir söylem dolaşıma sokulmuştu. Dönemin gazetelerinde, dergilerinde bu söylemi destekleyecek köşe yazıları, karikatürler ve anekdotlara sıklıkla rastlanıyordu. Milliyetçi-militarist ideolojilerde alışılageldiği üzre, ulus coğrafyası ve şehirler kadınsılaştırılarak tasvir edilirler. Hem İstanbul hem de Ankara bu eğilimden nasiplerini alıyorlardı. 20’li yıllarda yayınlanan bir dergiden aldığım yukarıdaki görselden de takip edilebileceği gibi, sağda görülen, frapan kıyafetli, açık tenli, Batılı bir çehreye sahip İstanbul iğdiş edici, eril iktidarı sarsacak ve edilginleştirici ama aynı zamanda cezbedici bir femme fatal figürü olarak tasvir ediliyordu. Ankara ise Anadolu’yu temsilen mazbut görünümlü, geleneksel bir kıyafet içinde, fedakar, müşfik ve anaç bir kadındı. Savaşlardan, kayıplardan yorgun düşmüş, “yaslı gidip şen gelmiş” bir erkek kardeşler topluluğunun, yani ulusun “koynunda” dinleneceği, “çok uzak yoldan gelen” muzaffer savaşçıya “bir yudum su” ** verecek bir ana. Yine görselde görüldüğü gibi, kurucu baba Mustafa Kemal, eleştirileri bertaraf edebilmek için birbirinden çok farklı özelliklere, geçmişe, kültüre sahip iki şehre de aynı yakınlıkta olduğunu gösteren, kararlı ve düşmana korku salan caydırıcı duruşuyla, her iki şehrin bağlılığını ifade eden tavırları karşısında onları himayesi altına aldığını gösteriyordu.

Tüm muhalefete rağmen Ankara başkent olarak ilan ediliyordu. Ediliyordu ama “esas kadın” hâlâ İstanbul’du. Ankara’yı sahiplenen adamın gözü terk ettiği kadındaydı. “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönmesi” diyen şair başta olmak üzere, şehre gelen tüm yabanların aklı İstanbul’daydı. Her fırsatta “susuz, yeşilliksiz, ışıltısız, kadınsız” dedikleri yeni başkentten kaçar, onca yolu tepip aziz şehirlerinin kollarına atarlardı kendilerini. Sonraki yıllarda da hep böyle oldu. AKP iktidarı döneminde Ankara’nın çoktandır kağıt üzerinde kalan başkentliği, başta Merkez Bankası olmak üzere, birçok resmi kurumun İstanbul’a taşınması tasarısıyla ve bunun bir ölçüde gerçekleştirilmesiyle fiiliyatta İstanbul’a devredildi. Belediye başkanlığı seçimleri etrafında kopan fırtınanın önemli nedenlerinden biri de İstanbul’un, ekonomik, politik ve kültürel anlamda fiili başkent olması.

Ankara, yıllardır sıkletine hiç de denk olmayan bir rakiple, İstanbul’la güreştirilmekten yorgun düştü. Alamet-i farikası olan derelerini kurutanlar; tarihini yazan mekanlarını, hikayelerini unutturanlar; kültürel çeşitliliğini oluşturan etnik unsurlarını sürgün edenler onu köksüz, renksiz, kaba-saba bir taşra irisi olarak nitelemekten çekinmediler. Bir zamanlar itaat etmeyi reddettikleri için baba evinden sürgün edilen çocuklar, o zaman kendilerine kol kanat geren iyi kalpli üvey anayı eskisi kadar önemsemiyorlar, “geleceğin karargahı” olacağını nihayet itiraf ettikleri İstanbul’u fethetmeye hazırlanıyorlar.

* Cemal Süreya’nın Oteller Hanlar Hamamlar İçin Sürekli Şiir’inden.

** Gelibolu Marşı’ndan.

Gazeteduvar

Önceki / Previous July's Wrıtıngs are Lıve!
Sonraki / Next Akıra Kurosawa's Spectacular Hand-Paınted Storyboards