TUĞBA ESEN – AGOS
ztugbaesen@gmail.com

Haziran ayında Agos’ta yayımlanan bir söyleşiye ‘Az düşünüp çok üreten sanatçılar çağı’ başlığını atmıştık. SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun’la, ‘Ofsayt ama Gol!’ başlıklı e-yayın üzerine yaptığımız söyleşiden çıkan bu tespit, o gün bugündür kafamızı kurcalıyor. Günümüz sanatçıları yapıtlarının üretim sürecine ağırlık verip, düşünceye ve tartışmaya ayırmaları gereken zamandan mı çalıyorlar? Kendi düşüncelerini ve ürettikleri işleri belli bir eleştirel süzgeçten geçirmediklerinden, aslında bizlerin görmemesi gereken bir sürü ‘müsvedde’, karşımıza ‘sanat eseri’ olarak mı çıkıyor? Hal gerçekten böyle ise, bunun nedenleri ve sonuçları ne? Bunları düşünürken, bizim gibi bu duruma kafa yoran küratör ve sanatçılarla karşılaştık ve bu soruları onlara yönelttik.

Ali Akay, bir kısım sanatçının kendini piyasa koşullarına kaptırarak, az okuyup az konuşur hale geldiğinin farkına vardığını ve bu durumu tartışmaya başladığını söylüyor. Mürüvvet Türkyılmaz, geçmişte çağdaş sanatla uğraşan sanatçıların en önemli özelliğinin konuşmaları ve tartışmaları olduğunu, bugün bu ortamın kaybolduğunu düşünüyor. Sanatsal pratiğini resim yaparak sürdüren Nejat Satı, teorik ve felsefi meseleleri merkeze alarak, hazır nesnelerle üretim yapan sanatçılar ile, bir ressam veya heykeltıraşın çalışma yöntemlerinin birbirinden farklı olacağına dikkat çekiyor. Ayrıca üretimin az olması halinde çeşitliliğin ortadan kalkacağını savunuyor. Vahit Tuna, dijitalleşen çağda, herkes gibi sanatçıların da hızlı üretim tekniklerine yöneldiğini söylüyor, ancak “Market zinciri kurmak her bakkalın hayali değildir” diyor. Volkan Aslan ise bir sanatçıya, yeni sergisinin açılışında bile, bir sonraki sergisinin ne zaman ve neyle ilgili olduğunu sormanın, nefes almadan devam eden çalışma ritminin normalleşmesinden şikâyet ediyor. Ve her seferinde söz, dönüp dolaşıp, piyasa koşullarının sanata etkisine ve sanatın metalaştırılmasına geliyor.

‘Kolektif üretimden ve dayanışmadan uzaklaştı’
Mürüvvet Türkyılmaz (sanatçı):

fotoğraf: Selim Birsel

Bugün sermaye ve yüzdeler sanattaki kavramların önüne geçmeye, kavramlarsa bu durumla mücadele etmek yerine buna araç olmaya başladı. Çağdaş sanatçının söz hakkının elinden alındığını ve pasifleştirildiğini düşünüyorum. Çağdaş sanatla uğraşan sanatçıların en önemli özelliği konuşmaları ve tartışmaları, dolayısıyla şenlikli bir alanda gezinmeleriydi. Artık sanat metalaştırılıyor ve sadece bir yatırım aracı olarak görülüyor.

Çağdaş sanat, insanları bir araya getiren, toplumun sorunlarını irdelemeye davet eden bir disiplinken, son zamanlarda sanatçı tamamen atölyesine ya da içine kapandı. Atölyesinde ürettiği fabrikasyon işlerle, çağdaş sanat yaptığını düşünen bir sanatçı modeli çıktı ortaya ve bu durum normalleşti. Kolektif üretimden, dayanışmadan uzaklaşan, hatta kişisel yüzleşmelerini metoda uyduran sanatçı, diğer taraftan galeri mekânına sıkıştı. Artık birçok sanatçı galerilerle, şirket ortakları gibi, satışa yönelik çalışmaya başladı. Bu duruma sanat tarihinde de rastlanır ama bugün, çağdaş sanatçının tarihteki eleştirel sorularına rağmen üretimini otomatikleştiren, köleleştiren bir sistem var. Müzayedeler başka bir sorun. Gezi Parkı’nda olduğu gibi, bireysel farklılıklara rağmen sanatçılar, birlikte bu sisteme direnç gösterebilir, otosansürle yüzleşebilirler. Peki, bunların farkındaysak dayanışmada bir istikrar neden olamıyor? Gezi’ye kadar sanat toplumdan oldukça ayrı mı gelişti? O zaman nasıl çağdaş sanat tavrından, kişisel duruşlardan, üretiminden, kolektifliğinden, kavram ve şiirinden söz edebiliriz? Gezi’den beri de aynı şekilde devam edebilecek mi ve nasıl? Evet, bir dayanışma kıpırtıları var, bu bir süreçtir fakat temelde güçlü bir ihtiyaç yoksa, dönemi gelmedikçe zorla evrilemez.

Sanatçının bazı kavram ve sorularına sahip çıkması ve katıldığı sergilerin sorduğu sorularla, kendi işleri uyumlu olması, samimiyetin bir işaretidir. Birçok sanatçı kendilerine gelen sergi teklifini çok çabuk kabul ediyor, sonra üzerine ev ödevi gibi düşünmeye başlıyor. Çünkü, çok hızlı dönen sanat dünyasında bir rekabet var. Hatta sayısal bir yaş sınırı bile getirdiler. Sanatçılar yeni üretimlerini, o sergi ve serginin gerektirdiği kavram etrafında yapıyorlar. Kavramlar içselleşemediği için sergi bitince de o bir proje bazında kalıyor, ardından yeni bir sergi bekleniyor sanki. Ancak sanatçının özgeçmişi bir bütünlük taşımalı. Sanat üretiminde ve tüketiminde istikrarlı olunması gerektiğine inanıyorum.

‘Çok düşünüp çok üretmeli’
Nejat Satı (sanatçı)

Sanat üretiminin tek bir yöntemi yok. Hazır nesne kullanarak teoriye, felseyeye dayalı iş üreten sanatçılar ile bir ressam veya heykeltıraşın pratikleri birbirinden farklı olabilir. Örneğin ben, son zamanlarda renk olgusu üzerine çalışıyorum. Günde ortalama sekiz saat, atölyemde resim yapıyorum. Bazen bir işi bitiriyorum, ardından onun üzerine düşünmeye başlıyorum. Bazen de önce düşünüp sonra yapıt üretiyorum. Ama devamlı çalışıyor, üretiyorum. Çok düşünüp az iş üretmek benim için uygun bir yöntem değil. Çeşitlilik ancak çok üretmekle sağlanabilir.

Sanatçının hayatta kalma mücadelesi bazen sanatsal üretimine yansır. Geçmişten bugüne birçok önemli sanatçı, sipariş üzerine iş üretmiştir. Bu durumda bile, yapıta, para kazanma gayesi değil, sanatçının kendi üslubu yansımalıdır. Örneğin, 50 yıldır sürekli aynı resmi yapan insanlar var. Bu, resmi de, sanatı da baltalayan bir durum. Para kazanmak için resim yapılmaz, bunun için yapılabilecek çok daha kolay şeyler var. Bence plastik sanatlarda çok üretip çok düşünmek önemlidir; çok üretip az düşünülmez.

‘Sanatçı, bankacıya, reklamcıya benziyor artık’
Vahit Tuna (sanatçı):

Analog sistemlerden dijitale geçildiğinden beri, elle üretilen şeylerin sayısı azaldı. Fiziksel hayat, dijital hayattan daha yavaş olduğu için, yeni kuşaklar daha çabuk üretilene ve hızlı sonuç verene yöneldi. Bu ortamda sanatçının sağduyusu, beslenme kaynakları, ‘yırtma arzuları’nın birçok kişiyle benzeşmesi sanatçıyı birey olarak bir reklamcıdan, bir bankacıdan veya bir sosyologdan ayırt edilemez hale getirdi. Aslında tam tersi olması gerekir. Sanatçılar toplumdaki olumsuzluklara dair söz söylemekten korkar olmuş, ancak göstermelik gruplar içerisinde söz söylemeye çabalamış ve oralarda da eriyip gitmişlerdir. Sanatçının bu korkusunun temelinde, ‘göbek bağları’ ve çıkar ilişkileri vardır. Belki de bu yüzden, bağımsız düşünce üretemeyen sanatçı, var olabilmek için madde(ler) üretmeye başlamıştır. Çünkü ürettikçe ‘onaylanmaya’ devam edecektir. Üretmezse de, gözden düşmesi, kendi başına kalması muhtemeldir. Bu da, bugün bir sanatçı için en kötü durumlardan birisidir.

Peki, marketler zinciri oluşturmak her bakkalın hayali midir? Bir yapıt, ne zaman gerçekten yapıt haline gelir? İzleyicisiyle göz göze geldiğinde mi, yoksa halkla ilişkileri güçlü bir galeride sergilendiğinde mi? Bana yönelttiğiniz “Siz neden çok düşünüp az üretmeyi (veya sergilemeyi) seçiyorsunuz?” sorusuna yanıt olarak, sadece “Ben sizin zamanınızda yaşamak istemiyorum, kendi zamanımda yol almak istiyorum” demek yeterli olur mu acaba?

‘Gençler görünür olmak için çok üretmesi gerektiğini düşünüyor’
Volkan Aslan (sanatçı):

Aslında ‘çok düşünüp az iş üretmek’ de bir formül değil, bir durumun betimlemesi sadece. Artık art arda projeler ve sergiler yapmak normalleşti. Halbuki benim, sergimin hazırlık ve açılış sürecinin ardından, onu sindirmek ve üzerine düşünmek için de bir zamana ihtiyacım var. Bu durumu, sadece sanat veya güncel sanat özelinde değerlendirmemek gerek. Elimizdeki akıllı telefonlar, kullandığımız teknolojik aletlerle hızlı bir çağda yaşıyoruz. Çoğumuz ‘takipçi’ olduk; düşünmek yerine, düşünenleri takip etmekle yetiniyoruz.

Her yıl üniversitelerin güzel sanatlar fakültelerinden yüzlerce öğrenci mezun oluyor ve birçok kişi kendini ispat etmek için, sürekli görünür olması, çok sayıda iş üretmesi gerektiğini düşünüyor. Bu yüzden, aynı şeyleri tekrar tekrar üretiyorlar.

‘Sanat, koleksiyoncunun kötü beğenilerinin parçası oldu’
Ali Akay (sanat eleştirmeni, küratör)

Yeni kuşak sanatçılardan bazıları bugün, piyasayı düşünerek, az okumak ve az konuşmakta olduklarının farkına varmaya başladılar bence. Büyük bir çoğunluk ise, sanatı galeri dünyasının içinde görüyor. Bu dünyayı reddetmiyorum ama sadece koleksiyoncunun neyi beğeneceği üzerinden sanat yapılamaz. Eski nesil sanatçılar kendi bildiklerini yaptılar, ancak bir form bulmak üzere çalışmaktaydılar. Bugün birçok iyi sanatçı form düşünerek çalışmıyor. Sanat, sanatçının başkalarıyla konuşarak ve paylaşarak tek başına gerçekleştirdiği bir düşünce eyleminden başka bir şey değil. İyi sanatçılar malzemeleriyle düşünüyorlar; diğer grup ise her zaman maddiyatı düşündüğünde, sanatçı olmaktan da, iyi sanatçı olmaktan da uzaklaşmaya başlıyor. Sanatçı maaşlı bir çalışan değildir. Bir düşünürün para vermiyorlar diye düşünmekten vaz geçmeyeceği gibi; bir sanatçı da sanat düşünmekten vaz geçemez. Prekarya ise kültür sektörü işçileri; garantisiz ve sigortasız çalışanlar; yani sanat alanında çalışanların genel vaziyeti. Onlarla dayanışmaya girmek, en önemli sanatsal sorun olarak duruyor karşımızda.

‘Para düşünerek sanat yapılamaz’

Sanat, kendi tarihi boyunca, herhangi bir meta olarak algılanmadı. Sanatçılar her zaman kendilerine hamiler buldular; kimi zaman krallar oldu bu (16. yüzyıl Rönesans, kraliyet ressamları saray bünyesinde çalışıyorlardı), kimi zaman ise kilise (Orta çağ ve 17. yüzyıl Barok Çağı boyunca)… 19. yüzyıla gelindiğinde ise, ortaya çıkan “sanat sanat içindir” anlayışı ile “sosyal gerçekçilik” birbirlerine karşı olsalar da; bunun nedeni para ile değil, iktidar ile ilişkiliydi. ‘Sanat sanat içindir’ anlayışıyla sanat yapmak isteyenler, Viollet-le-Duc ve ressam Gerome gibi muhafazakarlar ve sadece mitolojiyi, tarihi konuları canlandıran, ‘canlı tablolar’ yaratan bir sanat akımının yaratıcılarıydı. Bu sanatçılar, Fransa’nın Louis Bonaparte döneminde, burjuva dünyasının salonlarına davet edilen sanatçılar, yazarlar ve şairlerdi. Bunların yanı sıra Manet, Baudelaire, Flaubert ve Courbet gibi sanatçılar, iktidara ve sanatın metalaşmasına kaşı mücadele verdiler. Empresyonistlerle, bu mücadele en üst noktasına taşındı. Burjuva değerlerinin ve parasal mirasın reddi üzerine kurulu olan hayat, sonunda başarı olmayan, devrimci bir hayattı. Sanat, burada para dünyasının karşısındaki değerleri oluşturan, ‘paha biçilemez’ bir alan olarak durmaktaydı. Sanatın bir ‘paha biçilemez’ değeri olması, sanatı sanat yapan şeydir. Hem Avrupa hem de Türkiye’deki modern sanatsal faaliyetlerde sanat, para, burjuvazi ve muhafazakarların değerleri karşısına, paha biçilemez olarak çıkmaktaydı. 1990’lı yıllarda, post-modern ve rant ekonomisinin oluşmaya başladığı dönemde, biz de bu şekilde davrandık. Sergiler yaptığımızda paranın ne olacağını değil, sergiyi nerede ve hangi koşullarda yapabileceğimizi düşündük. Bu nedenle konuşmalarımız sanat, sosyoloji ve felsefe üzerineydi. Sorularınıza bu kadar uzun, tarihi özetleyerek cevap vermemin nedeni ise “Bugün bu süreç niye unutuldu, sanatçılar bu tarihe neden bakmak istemediler” sorusunu sormak. Sanat çalışanlarının  prekaryası (eğretiliği) sanatçıların değil, sanat ve kültür sektöründe çalışanların meselesi. Bunlar sanırım birbirlerine karıştırılmaktalar.

Sanat 24 saat yapılan bir işlem ve değer olarak herhangi bir fiyatla karşı karşıya bırakılamaz. Sanatı maddi, parayla ölçülebilir bir şey olarak görenler oldu. Sanatı bir galeri dünyası ve piyasa dünyası olarak ele alanlar, yani muhafazakâr sanat yapanlar, bunu ‘ekmek teknesi’ olarak düşündüler. Halbuki sanat, paranın aşkınlığına ve baskısına bağlı olamayacak kadar serbest bir düşünce biçimi. Bugünkü sanatçıların örnek aldığı sanatçılardan Marcel Duchamp sanattan para kazanmadı, babası tarafından ve arkadaşı olan Amerikalı bir koleksiyoncu aile tarafından desteklendi. Sanatı bir düşünce olarak ele aldı hep. Bugün de sanat değişmedi, yalnız şartlar öyle bir yere getirdi ki, para konuşulur oldu. Sanat, ekonomi sayfasının bir nesnesi haline geldi, süslü bir madde olmaya başladı. Koleksiyoncu veya burjuvazinin ‘kötü beğenileri’nin parçası oldu. Türkiye’deki en büyük şanssızlık belki de iyi koleksiyoncunun az olması. Sanatın bir meta olarak görülmesinin yanı sıra, bazı sanatçılar, kendilerini misafir sanatçı programlarında, ısmarlama sanat üretilen sergilerde bulmaya başladılar. Ismarlama sanat yapanların çoğu geleceğe aktarılmıyor. Para ile sanat yan yana ilerleyemez. “Kaç para alacağım” diye sanat yapılamaz!

Önceki / Previous Susan Sontag/ John Berger - Bir Hikaye Anlatmak (1983)
Sonraki / Next Tavuk-Yumurta Paradoksunun Sanattaki Tezahürü: Van Gogh ve Gauguin