Enver Topaloğlu – Gazete Duvar

Sorularımıza gelen yanıtlar şairler için rahatsızlık ve endişe meselesinin ne kadar önemli olduğunun altını bir kez daha çizdi. Hem genel anlamda hem de şiirde kuşak çatışması, eski yeni çekişmesi gibi görünen sorunun aslında statükoculukla, muhafazakârlıkla özgürlükçülüğün kavgası olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne serildi. Sorunun tartışılacaksa bu minval üzere tartışılması gerektiği de dile getirilmiş oldu.

İlk bölümde de dile getirmiştik. Sorularımızı özellikle şiirdeki yolculuğu ondan fazla yıldır süren, deyim yerindeyse orta kuşak şairlere yönelttik. Oradan, o aralıktan bakışın meseleyi daha nesnel göreceğini düşündük. Sonuç, tespitimizin yanlış olmadığını gösteriyor diyebiliriz.

Bu bölümde söyleşi sorularımıza Deniz Durukan, Koray Feyiz, Mesut Aşkın ve Sabahattin Umutlu ve C. Hakkı Zariç yanıt veren şairler oldular.

.

DENİZ DURUKAN: RAHATSIZ OLMAYAN ŞİİR YAZMAZ

Genç şairlerin mevcut şiir rejiminden ve ortamından rahatsız olması ve değişik mecralarda yeni arayışlara girmesi eski kuşak şairleri nasıl etkiler?

Şair zaten rahatsız olan ve rahatsız edendir. Her zaman genç kuşak bu tavrı fazlasıyla taşıyarak gelir. Zaten adı üzerinde genç demek yenilik, cesaret, dirim ve değişim demek. Şiirin yapısı gereği her tür otoriter yapıyla, egemen anlayışla meselesi vardır. Kanonlar ve köşeler kırılacaktır elbet. Genç kuşağı itiraz ettikleriyle cesur buluyorum. Bunu önemsiyorum. Elbette itirazı güçlendiren şey yazılan şiirdir. İyi şiir sesi yükseltir, eli kuvvetlendirir. Eski kuşaksa ister istemez daha muhafazakar bir bakış sergileyebiliyor. Elbette, eski kuşaklar yeniyi ve değişimi görmek adına genç kuşağı takip etmek, yeni kuşak da geleneği, geçmişi bilmek zorunda. Şiirin dönüşmesi ve geleceği açısından.

Öyle görünüyor ki şiir ve şiirin gündemine ilişkin eski kuşak şairler de endişeli. Eski kuşak şairlerin endişelenmelerinin ne gibi sebepleri olabilir?

İletişim araçlarının gelişmesi, verilen tepkilerin sosyal medya aracılığıyla çok geniş kesimlere anında ulaşması ateşli tartışmalara neden olabiliyor. Ve gündemi de belirliyor. Dolayısıyla genç kuşağın itirazı da hiç olmadığı kadar çok yer bulabiliyor. Bu usta şairler tarafından onaylanma ya da görünür olmayı bekleme durumunu da sarstı. Dijital sayesinde daha bağımsız ve organize olmayı kolaylaştıran bir mecra oluştu. İzlediğim kadarıyla belki eski kuşak şairleri bu durum endişelendirebilir.

Genç kuşağın rahatsızlığı ve eski kuşağın şiir nedenli endişeleri nasıl giderilebilir?

Benim tek bildiğim, güçlü, farklı bir şiir yazma çabasında olmak. Genç veya eski kuşak fark etmez, rahatsız olmayan şiir yazamaz.

Şiirde geleceği biçimlendirecek ölçekte yeni arayışlar, yeni eğilimler gözlemleyebiliyor musunuz? Bu yöndeki değerlendirmeniz nedir?

Dünya çok büyük bir değişimin içinde. Zaman kavramı kayboldu. Ve çok büyük bir hız var. Yeni kavramlar girdi hayatımıza. Şiiri paylaşma araçları değişti. Okur değişti. Şair değişti. Anlam kaydı. Hepimiz bu değişimin ve büyük savrulmaların içinde yaşadığımız için belki fark edemiyoruz. Belki biraz daha ileri gidip dönüp baktığımızda göreceğiz, şiirde neyin değiştiğini, dönüştüğünü…

“Bugünün şiiri” nasıl mümkün kılınabilir?

Şiir yazılıyorsa hala bugünün şiiri de yazılıyordur elbet. Yazdığınız şiiri mümkün kılmanın yolu kendi sesinizi ve poetikanızı oluşturmakla ilgili.

Koray Feyiz

KORAY FEYİZ: NE EKERSEN ONU BİÇERSİN

Genç şairlerin mevcut “şiir rejiminden” ve ortamından rahatsız olması ve değişik mecralarda yeni arayışlara girmesi eski kuşak şairleri nasıl etkiler?

Günümüzde şiir yazan ve şiirin sorunlarını yakından takip eden biri olarak beni ‘olumlu’ yönde etkilediğini söyleyebilirim. Adı üzerinde, genç şair… Tabii ki rahatsız olacak ve eski kuşak şairleri ve şiiriyle bir hesaplaşmaya gidecektir. Gitmek zorundadır. Bu hesaplaşmanın yapılması gerekmektedir. Bu noktada geç kalındığını bile düşünüyorum. Şiirin gelişebilmesi için bu hesaplaşma zorunludur. Gözlemlediğim kadarıyla genç şair, şiir rejiminden çok bugünkü mevcut şiir ortamından rahatsız olmaktadır. Çünkü değişen hiçbir şey yok. Bundan otuz sene önce benim şiire başladığım dönemde de aynı şeyler vardı. Yine var. Özellikle kendilerini şiirin sahibi kabul eden bir grup insan, yine aynı alışkanlıkla dergileri parsellemiş durumda. Onlar çalıyor , onlar söylüyor şiir konusunda. Bu çok bilmiş tavır içinde her şeye burunlarını sokmaları ve sürekli ortalarda bulunmaları genç şairi de ziyadesiyle çileden çıkarıyor. Birkaç yıldır kendi dergilerini ve yayınevlerini oluşturmak yoluyla var olmaya çalışıyor genç şair. İyi de yapıyor.

Öyle görünüyor ki şiir ve şiirin gündemine ilişkin eski kuşak şairler de endişeli. Eski kuşak şairlerin endişelenmelerinin ne gibi sebepleri olabilir?

Neden endişeleniyorlar ki? Yazdıkları şiir ortada zaten. Kötü bir şiir yazıyorlar. Şimdi isim vermek istemiyorum. Özgün yazılmış ve bir buluş içeren dizelerle karşılaşmak mümkün değil çoktandır. Varsa da çok az. Eski kuşak şairi olup da doğru düzgün şiiri olan kaç kişi var Allah aşkına şair sıfatı ile taçlandıracağımız. Şiirin değil de ilişkilerin belirlediği bir ortamda iyi şair diyebileceğiniz kaç şair çıkmış? Bana söyler misiniz? İyi şairiz diye ortalarda gezinen ancak şiirden çok festivaller ve ödüllerle adını dolaşımda tutan şairlerle dolu bir edebiyat ortamımız var.

Eleştiriye karşı çıkan, eleştirmeni iplemeyen bir ortamda, kibir içinde, hırstan ve kıskançlıktan gözü dönmüş eski kuşak şairlerinden ne görüyorlarsa genç şairler de onu yapıyor öncelikle. “Ne ekersen onu biçersin” mantığıyla hareket ediyor genç şair de. Edebi görgüden söz edenler sanki çok mu edepli davranıyorlar? Soruyorum. Adalet duygusu yitmiş/ yitirilmiş bir ortamdan söz ediyoruz. Genç şair haklı olarak tepkisini koyacak. Koymalı da…

Genç kuşağın rahatsızlığı ve eski kuşağın şiir nedenli endişeleri nasıl giderilebilir?

Bir kere artık şiirden düşmüş, kötü yazan ve zaten okunmayan; yazamadığı halde yazmak için çırpınan, sanki okumaya zorunluymuşuz gibi o kötü şiirimsilerini ilişkilerini kullanarak ciddi dergilerde yayımlatmak yoluyla iyi şiir yazan genç şairlerin önünü tıkamaya çalışan şair eskilerinin piyasadan çekilmeleri gerekiyor. Ellerini eteklerini dergilerden ve ödüllerden çeksinler.

Şiirde geleceği biçimlendirecek ölçekte yeni arayışlar, yeni eğilimler gözlemleyebiliyor musunuz? Bu yöndeki değerlendirmeniz nedir?

Tabii ki… Genç şair günümüzde bireysel bir şiir yazıyor, ama kendine özgü bireysel bir şiir yazıyor. Kimsenin adamı değil. Bir grupla, bir ekiple işi ve ilgisi yok. Ona buna yıkama yağlama yaparak, o abisinin, bu hocasının peşinde gezerek bir yerlere gelmek gibi bir düşüncesi ve çabası yok. Kendi şiirini yazıyor. Şiirimiz adına beni çok sevindiren gelişmeler var. Bunu söyleyebilirim. Ancak parasız kitap basıyoruz yalanlarıyla ortalarda dolaşan, aklınca piyasadaki tekeli kırmak için insanları yanıltan ve dolandıran kötü niyetli, şair bile olamamış şiir sevicilerinden oluşan bir grup (ve ayrıca da çok kötü şiir kitapları yayımladılar ve şiire kanımca saygısızlık yaptıklarını düşündüğüm) genç şair takımı da var.

“Bugünün şiiri” nasıl mümkün kılınabilir?

Bu çok kolay… Genç şair dedik, genç şiir diyoruz. Boşuna söylemiyoruz. Boşluk var. Boşluğu dolduracak iyi şairler aranıyor. Yüzyıl sona erdiğinde, kendimizi başlangıca geri döndürdüğümüze şaşırıyoruz. Türkçe şiirimizde yirminci yüzyılın başında oluşan şiirsel akımlar – sembolizm, akmeizm, fütürizm – beklenmedik bir şekilde yeni bir şiirsel üçlü olarak yeniden ortaya çıktı: Materyalizm, şimdiki zaman, kavramsallaştırma. Şiirsel sınırların genişlemesi, işaret sistemlerinin figüratif alanının yeniden yapılandırılması söz konusu.

Öyle görünüyor ki yeni gelişmeler, bir zamanlar Türkçe şiirde kazanılan genişlik ve şiirsel alan derinliğini geri yükleyerek dünyanın düz, yarı gerçekçi, sosyal-gerçekçi bir resmini aşmış durumda.

Ne yazık ki, genç şairlerin yaratıcı çalışmalarını değerlendirirken eleştiricilerimiz kendilerini şiirlerinde neyin iyi, neyin kötü olduğunu, bazı normatif standartlarla ilgili değerlendirmelerde bulunmanın didaktik görevleriyle sınırlamaya meyilli.  Artık ortaya çıkmıştır ki değişim ancak genç şairlerle birlikte stillerin yavaş evriminde, bir kayma veya mola olarak kendini gösteriyor.

MESUT AŞKIN: FELEĞİN ÇEMBERİNDEN GEÇMEK KOLAY, ŞİİRİN ÇEMBERİNDEN GEÇMEK ZORDUR

Genç şairlerin mevcut şiir rejiminden ve ortamından rahatsız olması ve değişik mecralarda yeni arayışlara girmesi eski kuşak şairleri nasıl etkiler?

Genç ya da yaşlı şair rejime, yani denge ve denetleme ağına girdiği zaman, denetlenme çarkının dişlileri arasına girmeyi kabul ettiği an, hem kendini hem de şiirini yok eder. Düzenleyenlerin ve yönetme biçimcilerinin elleri altında rejimin, yani erkin diliyle öğütülmüş bir şiire varırlar. Sırtını erke yaslamış olmak doğmadan ölmektir. Yeni olan, mecrasını eskide aramadan, kendi yatağını oluşturmalıdır. Hem kendiyle hem de eskiye bakarak hesaplaşan kuşak ortaya, yarına yeni şeyler koyar, koyabilir.

Öyle görünüyor ki şiir ve şiirin gündemine ilişkin eski kuşak şairler de endişeli. Eski kuşak şairlerin endişelenmelerinin ne gibi sebepleri olabilir?

Eski kuşak şairler şiirinin yanı sıra yaşama pratiğinden de endişe duymalı. Rejimin her türlü kirli (şiir rejimi, erki, ödüller, jüriler, veliler) ilişkilerinden uzak durmaması eski kuşak şairlerin asıl endişe kaynağı olabilir. Şiirdeki estetik kaybı kadar etik kaybına da göz yumması, hiçbir biçimde itiraz etmemesi de endişeye yol açabilir. Şiirde iktidar arayanların kirlettiği ortama şiir rejimine karşı çıkarak, mücadele ederek ancak şiirde de genç yaşlı bir arada “yârin yanağından gayrı her yerde, hep beraber” diyebilmenin yolu bulunabilir.

Görülüyor ki mevcut şiir rejiminin yarattığı ortamda bozulan havayı fırsata çevirme gayreti içinde olanlar esasında şiirin düşmanıdırlar. Kirli ilişkilerden uzak durarak anne memesi kadar temiz bir şiiri ve yaşama biçimi olanlar için endişe söz konusu değildir. Bunu yaşını almış bir şair olarak söylemek de en güzel şiirdir.

Genç kuşağın rahatsızlığı ve eski kuşağın şiir nedenli endişeleri nasıl giderilebilir?

Dayatmalara nereden, kimlerden gelirse gelsin karşı durabilmeli, hayır diyebilmeli. Eski kuşağın verdiği mücadele (varsa) onu takip etmeli, yoksa mücadele alanlarını genişletmeli. (Bugün düne göre) Genç kuşağın olanakları daha fazla. İnternet ve iletişim olanaklarından söz ediyorum.

Şiirde geleceği biçimlendirecek ölçekte yeni arayışlar, yeni eğilimler gözlemleyebiliyor musunuz? Bu yöndeki değerlendirmeniz nedir?

Bugün dediğimiz dünün içinde yaşayan bireyleriz. Dünün hangi çabayla bugüne taşındığını, bugünün yarına neyle ve nasıl aktarıldığını bilmek gerekir. Bunlar kütüphaneler, dergiler, kitaplar üzerinden bakarak görürüz. Ve bu çalışmanın içinde olan genç şairler var. “Abilerin” sözde birikimlerini susturarak konuşabilen genç şairler… Feleğin çemberinden geçmek kolay, şiirin çemberinden geçmek zordur. Yarına ne kalır kim bilir.

“Bugünün şiiri” nasıl mümkün kılınabilir?

Tekrar üzerine tekrar olacak ama bugün dünse eğer her şey farklı ve farklılaşarak devam edecek. Üretim ilişkileri ve biçimleri değiştiği gibi şiir de değişiyor, değişecek. Bugünün teknolojisi müzikte nasıl tekno bir ses getirdi; ki bu resim vb. sanat disiplinleri için de geçerlidir. Teknolojik gelişmeler tabii ki şiire de yansıyor, yansıyacak, yazılacak. Ama bir gerçek var. Bilge Kaan’ın kaç yüzyıl evvel yazdığı şu mezar yazısı: “Ve zamanı sadece tanrı yaşar”. Hem metafizik hem de diyalektiği kapsayan bir kelam. Bunun gibi dünden bugüne kalacak mı yazılanlar! Bu mümkün mü, mümkün kılınabilir mi, bunu yarın görecek, bugün değil.

SABAHATTİN UMUTLU: ŞİİR HAYATIMIZDAN ÇEKİLMİŞ, ŞAİR HAYATTA DEĞİLDİR!

Genç şairlerin mevcut şiir rejiminden ve ortamından rahatsız olması ve değişik mecralarda yeni arayışlara girmesi eski kuşak şairleri nasıl etkiler?

Bazı gerontokratlarca tarihin tekerrür ettiği söylenir durur. Hiç de öyle değildir. İronik bir durum ile karşılaşıyoruz demek ki. Bir zamanların meşhur “genç subaylar rahatsız” söylemi, şimdi genç şairlerde tecelli etmiş ve birçok mecrada da hızla yayılıyormuş, üstelik bu durumdan eski kuşaklar da endişeliymiş. Olabilir. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki şiirin hayat ile ilişkisini, içinde yaşayıp nefes almaya çalıştığı toplumla ve o toplumun tarihiyle ilişkisini, kronolojik, lineer bir kuramın sınırlarında biçimlenen gerontokratik bir bakış ile açıklamaya çalışmak olsa olsa dikotomik bir algının sonucudur. Oysa şiirin ömrü, tüm bu sınırlamaların ve tanımlamaların -gençlik, yaşlılık vb. – spekülatif kavram ve kategorilerin ötesindedir. Şiirin de bir ömrü vardır elbet, ancak şairin ömrü ile sınırlı değildir asla. Şiiri yazanların dünyadaki kalma süreleri üzerinden değil de şiir ile hayat karşısındaki ve dolayısıyla iktidarlar karşısındaki gardlarından, poetik duruşlarından bahsetmemiz daha anlamlı olur belki de. Tüm şairler için geçerli olmasa da şiir, ontolojik bir eylemdir sonuçta. Ontolojik bir eylem olabilmesi için de bir poetikası olmayı gerektirir. Şiirin poetikasının oluşabilmesini ise olmazsa olmaz bir durumdan, şairin öznelliğinden ayrı düşünemeyiz elbet. Sorularımızı çoğaltabiliriz öyleyse. Kimilerinin bir post içinde tanımlamaktan vazgeçemediği, post modernden sonra şimdilerde post-truth olarak da nitelendirilen aşırı ışıktan kimsenin kimseyi göremediği, görmezlikten geldiği, bakarkörlerin çağında şiire ve şaire düşen nedir? İnsanın sadece kendisi için değil, kendi dışındaki tüm canlılara da dar ettiği insan merkezli dünyada, şiirin ve şairin, hayatın kılcal damarlarından süzülerek hayatı örgütleme ve kimsenin kimse üzerinde tahakküm kurmadığı, kimsenin kimseye kendini dayatmadığı, kimsenin kimseyi ötekileştirip dışlamadığı, daha yaşanılır bir dünya kurma mücadelesinde etik bir sorumluluğu var mıdır? Şimdi tüm bu sorular arasından hızla ilerleyerek bir de şu genç şairlerin durumuna gelelim. Genç şairlerin mevcut şiir rejiminden ve ortamından rahatsızlığı mı söz konusuymuş? Olabilir. Nedir peki rahatsızlıkları? Konvansiyonel olarak da adlandırdıkları tüm şiir geleneğinin ve tüm mevcudiyetiyle o gelenekte ısrar ederek gelecek kuşaklar üzerine bir kâbus gibi çöken şairlerin, şiirin tarihinde hâlâ işgal ettikleri yerden mi rahatsızlar? Yoksa kimsenin kimseye tahammülünün kalmadığı hafızaların silindiği, linç kültürünün olağanlaştığı, ölüm yaşam, sürgünlükler ve bilcümle kötülüğün her yerimize nüfuz eden “kötülük dayanışmasının”, korkunun gözlere sığmadığı, ataletin sıradanlaştığı artık hiçbir şeyin bizleri şaşırtmadığı nefes almanın bir şans mı, alışkanlık mı olduğunun birbirine karıştığı ve tüm saatlerin mutlak bir şimdiye ayarlandığı bir yerde yaşamaya mahkûm olmaktan mı? Bazı “eski kuşak şairlerin”, şiirin gelenek ile ilişkisi konusundaki muhafazakâr bakışları, konvansiyonel veya lirik şiirdeki ısrarları, şiir ile ilişkisini post-truth çağın gereklerine göre yazan günümüzün genç şairlerini rahatsız etmesi de gayet anlaşılır bir durum. Çünkü şiirin hayatla kurduğu ilişki, içine doğduğu dilden bağımsız değerlendirilemez. Modern dünyanın değişimleri karşısında dilini dönüştüremeyenlerin şiiri, dilin egemenlikçi yapısı içinde arkaik bir forma dönüşüyor. Günün ve çağın gerisinde kalan bu arkaik söylemde ısrar eden, şiiri romantik bir lirizmle sınırlayan konvansiyonel şairlerden sadece genç şairler değil, şiirin kendisi de rahatsız.

Şiiri, hayatın can damarlarından kopartarak, hayat ile kurduğu ilişkiyi bir gelenek ile sınırlayan muhafazakârlarla, ayrıca şiiri, steril bir forma ve sayfa faaliyetine indirgeyen liberallerle de hesaplaşmalıyız. Felsefi bir cambazlıkla tinsel olanı dinsel olana dönüştürüp, şiiri bir geleneğe hapsedenlerle de… Şiir, metafizik bir eylemdir ve bir direniş hafızası. Metafizik bir eylem olduğu kadar maddi bir pratiktir de. Klasik materyalist bir refleksle şiiri metafizikten uzak tutmak da değil meselemiz. İşte şiirin sihirli gücü. Ve genç şaire bir soru: Şiiri kutsal kitaplardan ve Platon’un “devlet”inden kovduran neydi? Peki genç şair, tüm bu durumları, şiirin bir problematiği olarak gören ve sorgulayan, çağın gereklerine, teknolojik yapısına, hızına o hızın dildeki etkisine karşılık gelen şiirsel bir form oluşturabiliyor mu ve kendini hangi mecralarda ifade ediyor? Bir soru da bu. Peki “eski kuşak şairlerin” kendilerini ısrarla ifade etmeye çalıştıkları ve asla vazgeçmeyecekleri mevcut şiir rejimleri ve mikro iktidarları nasıl yıkılacak? Rejim sözcüğü ne kadar da iktidarla ilgili ve ne kadar da statükocu bir söylem ki yönetme ve düzenleme anlamlarını da içeriyor. Aynı zamanda ise bir devletin uyguladığı yönetim biçimini… Belki de farkında olmadan soruda, ne kadar da isabetli bir yerde kullanılmış. Konumuz şiir ve şair olunca iktidar ve iktidar ilişkilerinden de söz edilmeli elbet. Şiirin ve şairin iktidar karşısındaki konumlanışından, mikro iktidara dönüşen şairlerden. Mevcut şiir rejimi ve ortamında mikro iktidara dönüşen şairin adının şiirinin önüne geçmesinden ve tüm bu durumların hem genç hem de eski kuşak şairler tarafından meşru görülmesinden. Tüm bu durumların nerede ve nasıl biçimlendiğine bakalım o zaman. Şiir ile şairin ve edebiyatın asıl meselesine. Şiirin hayatımızdan çekildiği, şairinse hayatta olmadığı yere. Edebiyat, hayat, sanat kültür endüstrisi tarafından işgal edilmiş, edebiyatın, sanatın hayatın ve hatta şiirin öznesi hafızası yitik bir özneye; şiir ise kültür endüstrisinin steril bir formuna dönüşmüştür. Gerontokrasiyi ve kuşak meselesini bir yana bırakabiliriz ve hatta rahatsızlıkları ve endişeleri de. Şiirin ve hayatın öznesini bir yerlerden bulup çıkarmak ve asıl ait olduğu yere, hayatın ve sokağın kalbine döndürmek… Sizce, asıl meselemiz bu değil mi?

Öyle görünüyor ki şiir ve şiirin gündemine ilişkin eski kuşak şairler de endişeli. Eski kuşak şairlerin endişelenmelerinin ne gibi sebepleri olabilir?

Şiirin gündeminde ne var? Ontolojik bir eylem olan şiirin, biat kültürüyle yetişen ve oralardan şiire dahil olan genç ve eski kuşaklar arasında ortak bir konsensüse varılarak muvazaalı -danışıklı bir dövüşe ve yazısız bir konsensüse- bir forma dönüştüğü yerde daha büyük endişemiz ne olabilir ki? Nedir aralarındaki mesele? Yayın yönetmeni ve jüri kontenjanından editoryal beğenileri hak eden bir şiir yazamamak mı? Jüri kontenjanından faydalanarak kendine layık görülen ödülü alamamak mı? Sadece kendilerinin çıkarıp kendilerinin okuduğu ana akım edebiyatın dergilerinde aylarca ön sayfalarda yer alıp sonra arka sayfalara düşmek mi? Artık bir mikro iktidara dönüştüğünün kanıtı olan şiir kitabıyla ilgili tanıtım haberlerinin marjlara düşüp manşetlerde olmaması mı? Festivallerden birinde adı yer almasa da herhangi bir şiir ödülünde dahi o ödülün jürisince bile adlarının anılmaması mı?

Şiir adına büyük laflar etmek, klişelerden bir buket sunmak, fakat şiirin kültür endüstrisinin steril bir nesnesi kılınmasını bir sorun olarak görmemek. Şairin, şiirinin önüne geçtiği, kültür endüstrisini meşrulaştıran edilgen bir bileşeni olduğu yerden rahatsız olmamak. Kültür endüstrisinin sürekliliğini sağlayan tüm egemenlikçi formlarda, kariyerist ve egoist bir şair olarak boy göstermek, bir taraftan da deneysel şiir adına ahkam keserken banka holding yayıncılığı üzerinden edebiyatın tekelleşmesine katkılar sunmak. Şiir adına ödül alıp vermek ve ödül kurumunu meşrulaştırmak. Şiir, ödül ilişkisini meşrulaştırıp şiirin ve şairin yararına gösterip şiirin ve şairin gelişimine bir katkı olduğunu savunma yanılsaması… Bir de bu.

İşte bu noktada itaatin ve biat kültürünün dışında, kültür endüstrisine dahil olmadan, kendine patikalardan bir yol seçmek, majör dilin egemenliğine mahkûm olmadan, edebiyat kurumunun tuzaklarından uzak bir yerde şiirin ve hayatın minör dilini aramak ve şiirini oralardan kurmak. Sürekli bir arayış da olsa kendi mecrasında yol almak. Şiir ile karşılaşmamızın bir yolu da bu. Dilin, sözcüklerin, harflerin, sürekli eylemi, oluş hali: Şiir.

Toplama, bütüne, genele, dizgeye ve her türden majör duruma dahil olmamanın, marjlarda gezinse de dışarıda kalmanın, yersiz yurtsuzluğun minör dili: Şiir. İçinde doğduğu, oluştuğu toplamın, o toplamın dilinin, o dilin yasalarının, kültürel sanatsal dizgenin, sürekli bir imha ile yapı bozuma uğratıldığı o yer. İşte oradan, o majör olanın içinden, majöre rağmen oluşan bir kopuş olarak oluşmanın dili: Minör edebiyat ve minör dili şiirin. Ontolojik bir eylem olan şiir, bazen de uğruna ölmeyi gerektirir ve nice yollardan geçmeyi. Burada, on altı yaşında şiire başlayıp yirmi bir yaşında ise yürüyen bir şiire dönüşen, şiirin sokak çocuğu bir şairden, Arthur Rimbaud’dan bahsediyoruz. Risksiz, tehlike içermeyen, nefes almayan, hayatiyet belirtilerini yitiren bir şiirden değil. Şiir, hayati bir eylemdir ve olmazsa olmazıdır hayatın. Değilse, zaten çoktan bir sayfa faaliyeti olmuştur. Vasata, bir güzellemeye dönüşmüş statükonun şiiridir artık o. Vasatın üzerinde biçimlenen ve yaygınlaşan ve bir ucu “kötülük dayanışmasına” kadar da uzanan muvazaa –danışıklı dövüş ve konsensüs kültürü-, bugün şiirin önünde en büyük engeldir. Şiirde, itaat kültürünün eseri olan itaatin ve mutabakatın yerine hayatın içinden bir dili, edebiyat kurumunun tüm majör yapısıyla çatışarak, çarpışarak, ortaklaşmanın ve bir yerde buluşmanın dilini oluşturmalıyız. Bir direniş hafızası oluşturmanın dilini…

Genç kuşağın rahatsızlığı ve eski kuşağın şiir nedenli endişeleri nasıl giderilebilir?

Genç kuşağın şiirde kendini ifade ettiği yere ve ifade olanaklarına bakalım. Nedir derdi, meramı ve eski kuşak olarak addedilenlerin yazdığı şiirden nerede ayrılıyor yazdıkları? Kültür endüstrisi dışında, bağımsız bir pratik oluşturabilmişler mi? Şiir diline getirdikleri poetik bakış ve yenilikler?.. Şiirde genç kuşağı, milenyum kuşağı olarak adlandıranlar ve 2000’ler sonrası şiir içerisinde değerlendirenler de var. Daha önce de belirtmiştim, şiirin lineer bir tarihi olmadığı için bu türden sınırlandırmaları da spekülatif ve anlamsız buluyorum. Hayattaki tüm yapıp etmelerimiz, oluşumuz, sorduğumuz sorularla hayatı, var oluşu anlamlandırma çabalarımız ve bu yoldaki arayışlarımız, başka bir dünyayı, daha özgür bir dünyayı deneyimleme faaliyeti olarak da görülmeli. Görülebilmeli. Deneyimleme sırasında kullandığımız araçlar, formlar, bir dilin sınırları dahilinde midir? Başka bir yer arayışı ile dilin sınırlarını zorlamanın, sınırı ihlal etmenin, daha şenlikli, daha ironik yatay bir dil ile minör bir edebiyatı oluşturmanın meramı… Yekpare bir genç kuşak şiirinden bahsetmemiz belki şu an olanaksız olsa da ifade ettiğimiz yaş grubunun özelliklerini taşıyan bazı genç şairlerin edebiyatın, hayatın, şiirin dilini ve dünya içerisindeki yerini bir problematik olarak gören tekil öznelerden bahsedebiliriz. Şiiri, ontolojik bir eylem ve aynı zamanda disiplinler arası bir arayışın pratiği olarak gören gençlere minör edebiyatın patikalarında –fanzinlerde- rastlıyoruz elbet. Şiire bakışlarına gelince, eski kuşakla aralarına temel bir ayrım noktası olarak şiirin konvansiyonel lirik yapısını koyuyorlar. Ve lirizme karşı, metafordan ve imgelerden uzak, anti-lirik olarak adlandırdıkları deneysel bir şiirde ifade etmeye çalışıyorlar kendilerini. Mecralarına baktığımızda ise daha çok fanzinlerde ve bazı dergilerde bir arayışı sürdürdüklerini görüyoruz. Gençlerin bir kısmı ise deneysel şiire odaklı bazı dergilerin ve yayınevlerinin genel yayın yönetmenlerinin ve editörlerinin çizdikleri yoldan ilerlemekteler. Fanzinlerde yer alan genç şairlerin o mecralarda nasıl yer aldıklarına gelince, burada bir duralım. Fanzinler, ana akım edebiyatın dışında kültür endüstrisine bulaşmadan edebiyatın, şiirin nefes aldığı hiyerarşik bir yapı içermeyen yatay ilişkiler üzerinden oluşan bir özgürleşme alanı olarak görülmeli. Öyle de olagelmiştir. Şiirin, hayata, nefes aldığı yere, sokağın kalbine döndüğü yerler. Ancak bir sorun var. Genç şair arkadaşlardaki bu hiyerarşi düşkünlüğü nedir kardeşim?! Fanzinlerde, editörlük, genel yayın yönetmenliği, yazı işleri müdürlüğü vb. hiyerarşik yapı, mevki, makam ne ararsan var. İşte bu durumdaki genç şairin fanzin kültürünün olmadığına mı, yoksa oraları da bir mikro iktidar alanına dönüştürdüğüne mi yanalım? İmgeyi reddeden ve şiiri sadece metaforik bir yapıya indirgeyen şiir elbet bir vasatlık formudur ve vasatlığın kültürüne aittir. 1966 yılında, ‘şiir imgelerin sanatıdır’ diyordu Ece Ayhan. Söylemin parçalanmasıyla, gramer bozumuna dönüştürdüğü şiirlerinde imgenin seyrini değiştirmiş ve sınırsız bir imge evreni oluşturabilmişti. Şiirini, dilin imhası üzerine atonal bir deneysellikle kuran Ece Ayhan, baştan sona imgeye dayalı bir şiir de yazmamıştı. Deneysel şiir ve şiirde deneyselliğin tarihi her ne kadar 2000’li yılların başında gündeme gelse de daha da eskilere gitmektedir. Eski kuşağın, şiiri sadece lirik şiir ile sınırlandırmaları, şiiri o formda mutlaklaştırmaları ve deneysel şiire olan itirazları ne kadar sorunlu bir yaklaşım ise gençlerin şiiri sadece deneysel bir arayıştan ibaret görmeleri de o derece sakıncalı, dar ve dayatmacı bir yaklaşımdır. Biliyoruz ki şiirin mutlak bir formu ve tanımı yoktur. Tüm tanımlamaların ve sınırlandırmaların ötesinde bir oluşa sahiptir. Ne bir üniforma giydirilebilir şiire ne de akımlardan ve kuşaklardan ibarettir şiir. Şiirin, bir akım ile ve bir formla açıklanması ve sınırlandırılması çabası beyhude bir çabadır. Bir yeraltı ırmağıdır şiir ve tüm tanımların, akımların, sınırların, formların arasından akıp gider. Oluşuyla ve akışıyla ontolojik bir eylem: Şiir. Genç kuşağın rahatsızlığı ve eski kuşağın şiir nedenli endişeleri nasıl, ama nasıl giderilebilir? Bilmiyorum. Unutulmamalı ki şiir, esas duruşa geçmez. Şiiri, iktidarlar karşısında bir direniş hafızası olarak gören, öznelliklerini ve etik duruşlarını koruyarak kendi poetikasını oluşturmakta ayak direyen ve şiiri asla esas duruşa geçirmeyecek gençlere selam olsun!

Şiirde geleceği biçimlendirecek ölçekte yeni arayışlar, yeni eğilimler gözlemleyebiliyor musunuz? Bu yöndeki değerlendirmeniz nedir?

Şiirdeki yeni arayışlara az da olsa değinmiştik. Geleceği biçimlendirme konusunda ise bazı kaygılarım var. Şiirin formlardan ibaret olmadığını, şiiri tek bir forma indirgemenin ona bir üniforma giydirerek hayatla ilişkisini kopartacağını söylemiştik. Deneysellik adı altında değişik adlandırmalarla da olsa somut, görsel, neoepik vs. Şiire bir yasa oluşturmak da bir sınırlamadır. Şiir, lirik olmasın. Tamam. İmgeye boğulmuş bir romantik salata da olmasın. Eyvallah. Peki şiir tarihinde denenmemiş bir form var mıdır? Deneyin tarihini de kendimizden başlatırsak ve bugünün şiirine uzanan etkisiyle avangardın tarihini, daha önceki deneyimleri nereye koyacağız? Tüm şiir tarihini, Arthur Rimbaud’u, Lautremaont’u, Dadaistleri, Sürrealistleri Letristleri, Situasyonistleri vs… Nereye? Şiirdeki deneyi, deneyselliği kendilerinden başlatan kariyerist ve egoist şairler, Ece Ayhan’ın, İkinci Yeni’nin dildeki bağbozumlarını, atonallliği, Behçet Necatigil’in “Kareler Aklar”ını, Mustafa Irgat, Sami Baydar… Nereye?.. Tüm bu şairlerin yazdıklarına, yapıp ettiklerine baktığınızda deneyselliğin orada nefes aldığını görürsünüz. Hatırlatmalıyız ki bahsettiğim şairlerin hiçbiri şiiri bir forma, bir tanıma indirgeyerek kendilerini deneysel ile lirik arasına da sıkıştırmamışlar ve şiiri her türden dizgesel sınırlamanın dışında ontolojik bir eyleme dönüştürmüşlerdir. O zaman diyoruz ki, deneysel şiir yoktur, şiirin kendisi sonsuz bir deney ve deneyimlemelerden oluşan bir ontolojik eylemdir. “Şiirin, her şey olduğu” doğrudur, ancak “her şeyin şiir olduğu” ise bir yanılsama. İşte bu yanılsamanın meşrulaştığı yerde şiir, hayatın dışında, nefessiz, etkisiz apolitik bir forma dönüşmüştür. Şiirin etik politik bir eylem, şairin de bu eylemin öznesi olduğu unutulmuş ya da geçersiz kılınmıştır. Durum böyle olunca, adına ne derseniz deyin konvansiyonel lirik şiire karşı deneysellik düsturu ile oluşturulan yapı ve yazılan her şiir kendi ekseni etrafında dönüp duran bir deneysellik istismarına, kendi üstüne kapaklanan bir harf ve sözcük jimnastiğine dönüşmüştür. Bu noktada diyebiliriz ki evet şiir her şeydir, ancak her şey şiir değildir. Derdimiz, meramımız, şiire bir sınır çizmek ve üniforma giydirmek değil asla. Şiiri tek bir forma indirgemek -somut, görsel, deneysel, neoepik vs.- ve en deneysel şiiri yazdığını iddia etmek de… Çünkü bütün bunlar bir yanılgı ve bir ego tatmininden öte bir şey değildir.

“Bugünün şiiri” nasıl mümkün kılınabilir?

Ontolojik duruşumuz, dünya içre kaygılarımız, var kalma çabamız (conatus) eylemimiz, otoriteler karşısında nerede durduğumuz ki etik duruşumuzla ilişkilendirilebilir. Adorno’nun “Yanlış hayat doğru yaşanamaz” cümlesindeki gizli soru, hiç bitmeyen etik politik bir durum olarak varlığını sürdürmekte. Buradaki soruyu ve bazı soruları sürekli deneyimlemekle geçip gider ömrümüz. Ya da başka nasıl olunabilir ki? İtaatin aynasında sıradan bir hiç… Peki bu günün şiiri nasıl mümkün kılınabilir? Öznelliği olmayanlar, biat kültürüyle varlıklarını sürdürenler ve şiire öyle dahil olanlarla değil. Şiiri, kültür endüstrisinin steril bir nesnesi olarak değil, iktidarlar karşısında bir direniş hafızası olarak gören, öznelliklerini ve etik duruşlarını koruyarak kendi poetikasını oluşturmakta ayak direyen ve şiiri asla esas duruşa geçmeyenler de var. Kültür, sanat hayat içindeki her türden tahakküm ilişkisine direnmek elbet bir direniş kültürü ve etik politik bir duruş ile mümkün. İşte şairin “önce etikçiyim, sonra şair” dediği yer. Şiirin içinde yaşadığı topluma, tarihe, coğrafyaya ve hayatın gidişatına karşı sorumlu olduğu yer. Genç ve ya eski kuşak şairlerin terk ettiklerinden biri de budur. Bugünün şiiri bugünün edebiyatı diyoruz ya, bugün edebiyatta şiirde kuşak çatışmasından daha öte ve etik bir durumla karşı karşıyayız. Şiirin kültür endüstrisinin nesnesi kılındığı, hayatın içinden cerrahi ve estetik bir operasyonla alındığı yerde şiir hayatımızdan çekilmiş; şair, masada kalmış, şair hayatta değildir! Şairin de belirttiği gibi “meselemiz şiir meselesi değil, hayat meselesidir.” Şiiri hayata, nefes aldığı yere, sokağın kalbine döndürme meselesi… Sürekli bir sorudur: Nasıl bir dille söylemeli ve nasıl anlatmalı meramımızı? Kültür endüstrisinin nesnesi kılmadan, hiyerarşik bir yapıya dahil olmadan, hangi bağlam içerisinde ve nasıl bir yerde dolaşıma sokmalı bilgiyi düşünceyi, şiiri?

.

HAKKI ZARİÇ: ‘AĞIR ABİLERİN’ İÇKİSİ ZEHİR OLUYOR

Genç şairlerin mevcut şiir rejiminden ve ortamından rahatsız olması ve değişik mecralarda yeni arayışlara girmesi eski kuşak şairleri nasıl etkiler?

Mevzu yoksa mevzu çıkaran kişi değil mi şair? Olagelen rahatsızlığın kaynağı her nerede birikiyorsa şairin işi orayı deşmektir. Kim ne kadar etkilenmiş, kim üstüne almış, kim kıyısından dolaşmış, şairi ilgilendirmez. Rahatsız olan şairlerin yerine mi konuşuyoruz, rahatsız etmeyenlerden uzak durma çabası mı bu yoksa, statükoyu korumak adına mı buradayız. Doğrusu kafam karışık.

Öyle görünüyor ki şiir ve şiirin gündemine ilişkin eski kuşak şairler de endişeli. Eski kuşak şairlerin endişelenmelerinin ne gibi sebepleri olabilir?

Eskidiğinin farkında olması, onu daha bir hırçın kılıyor galiba. Şiir yazmakla mani ya da tekerleme yazmak arasındaki farkı biliyor her şair. Yaş aldıkça sözcükten tasarruf ettiğini iddia edenler, yazdıklarıyla yüzleşmek ve çıkmaza girmiş şiir gerçekliğini kabul etmek yerine, fiyakayla şiir piyasasında salınıyor. “Bir Dinozorun Anıları”nı okuduk, keyif aldık, elden ele paylaştık ve işte o kadar. Yeni bir dinozor konsepti yaratmaya çalışmanın anlamı yok. Alttan iyi bir şiir geliyor ve sizin eski kuşak diye adlandırdığınız kuşak nicedir tekerleme yazıyor. Şiir yazanla yazamayanın ayıklanması gerekiyor ki, endişenin dozunda haksız sayılmazlar. Yıllıklar, ödüller ve antolojiler yalan bu yüzden. Tutuşmaya gerek yok, edebiyat tarihimizde bir köşeye atılıp unutulmuş şairden çok ne var?

Genç kuşağın rahatsızlığı ve eski kuşağın şiir nedenli endişeleri nasıl giderilebilir?

Mizah dergileri dahil Garip akımı şapkasını çıkarıp sokağa çıktığında memleket meselesi haline gelmişti. Nâzım’a Resimli Ay dergisinde iş veren Sabiha Sertel, makineleşmek istiyorsa Nâzım’ın motor takması gerektiğini düşünüyordu. Uyak yok, kafiye yok; kafa tutmak, putları yıkmak kolay mı? “Trumm trakkk” da ne demek şiirde? “Süleyman Efendi” de kim oluyor, ne hakla. Elbette yeni bir şiir gelecek alttan, yeni bir dilin oluşturacağı o şiir ısrarla itilecek, ama er geç yerini bulacak evet. Yazıyor olanların, yazacağına güvenenlerin, yazmakta ısrar edeceklerin endişe duymalarına gerek yok.

Şiirde geleceği biçimlendirecek ölçekte yeni arayışlar, yeni eğilimler gözlemleyebiliyor musunuz? Bu yöndeki değerlendirmeniz nedir?

Yeni bir kuşak yetişiyor. Farkında olmasak da dikine okuyan bir kuşak geliyor alttan. Dijital olana daha fazla özen gösteren bu kuşak sayfa çevirmektense aşağı doğru kaydırdığı ekranla iletişim kurmaktan hoşlanıyor; hatta bu bir yaşam biçimi haline geliyor sezdirmeden. Evden çıkmıyor, ekran başından kalkmıyor gibi görünse de gayet sosyal ve iletişim halindeler üstelik. Mizahı biliyor, kendileriyle dalga geçmekten çekinmiyorlar. Taşra ve merkez ayrımı kalkıyor ortadan. Dergilerde yaşayan ve çoğalan edebiyatı dijital ortamda gördüklerinde daha bir iletişim kuruyorlar. Daha duyarlı ve demokratik geliyor onların yazdığı şiir bana. Seslerinin daha gür çıktığı mecralarda şişinerek dolaşan “ağır abilere” içkisini zehir etmelerini keyifle izliyorum.

“Bugünün şiiri” nasıl mümkün kılınabilir…

Belediye bandosunda mızıka çalarak şairin mümkün kılındığını biliyoruz artık. Kayyımla kol kola gezmese de tek cümle itiraz etmeyen şairin kodlarını da biliyoruz. Uzaklara bakıp poz kesmenin şiire kattığı o buğulu sesten ve o saçma lirizmden de yoruldum, avukat babalarından kalma şairlik hevesiyle rugan ayakkabı giyenlerden de… Ama bunların lobisiyle baş etmek mümkün değil. Yazmayı popüler olmak ve geçinmek için kullananlar ne katabilir ki şiire? Çıkarılmış bir savaş yaşanıyor memleketimizde ve işte şairin hali ortada. Pısss…

Kaynak: Gazete Duvar


Enver Topaloğlu kimdir?

Şair. İlk, orta ve liseyi Ordu’da okudu. Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okudu. Kendi isteğiyle bitirmeden ayrıldı. Cumhuriyet gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. Sürekli basın kartı sahibi. Şiirlerini 1990’dan itibaren Defter başta olmak üzere Varlık, Gösteri, Yasak Meyve, No, Evrensel Kültür, Duvar gibi dergilerde yayımladı. Bugüne kadar yayımlanan şiir kitapları; Yakamoz ve Tebessüm (e yayınları, 1993), Kristal Kral (Noyirmiyedi yayınları, 1997), Divane (Şiirden, 2006), Aşk Kayıtları (Yitik Ülke yayınları, 2013).

Bunları da Sevebilirsiniz

Kaynak: Edebiyathaber.net “Tüm yazarlar kibirli, bencil ve tembeldir ve yazma güdülerinin temelinde bir gizem yatar.” Edebiyat efsanesi Eric Arthur Blair, daha bilindik adıyla George Orwell, Hayvan Çiftliği ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört gibi kült klasiklerin yazarı olarak hatırlanıyor, fakat o aynı zamanda usta bir deneme yazarı. En iyi kısa yazılarından biri 1946 tarihli denemesi “Neden Yazıyorum”. Orwell bu denemesine çok da huzurlu geçmemiş …

Share

Yeni sayımız için değerli yazar Irmak Zileli’ye ulaştık. Gençler için bir okuma listesi hazırladı. İyi okumalar!  1- Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Joseph Campbell Hem bir okur hem de yazar olarak anlatının kökenlerini, hikaye anlatıcılığının yaslandığı tarihsel ve antropolojik kaynakları merak ediyorum. Bir anlatı kurarken bu kaynakların işleyişini kavramanın da önemli olduğunu düşünüyorum. Bu kitap bu yönden …

Share

Asuman Susam, 22 Mart 2018 Bireyin mükemmel bir yabancılaşmanın kurgu nesnesine dönüştüğü şimdide onu yalandan soyacak ve gerçeğin somut çıplaklığıyla karşılaşmasını sağlayacak başka türden, özgürleştirici güçlere gereksinim olduğu açık… Batı’nın egemen aklının, değerlerinin, kavramlarının, düşünüşünün biçimlendirdiği bir dünyada yaşıyoruz. Rahatsızlık duysak da bu böyle. Siyasî tarihimiz açısından bir sömürge devlet olmasak da zihin tarihimizin ve …

Share
Önceki / Previous In Myanmar, underground poetry nıghts buıld brıdges between Rohıngya and Burmese wrıters
Sonraki / Next Orhan Kemal kendini anlatıyor: “Nasıl ve niçin yazıyorum?”