TÜRKÇE

Sonbaharın bir kasım akşamı İstiklal Caddesi yine o tramvay sesleri, müthiş kalabalık ve sokak ışıklarıyla göz alıcıydı. Hava henüz kararmamıştı, İstanbul’da hayat yeni başlıyordu. Fakat şehrin kargaşasından yorulan insanların tek istediği eve gitmekti. Yoldan geçen deri ceketli genç bir adam ise yazı ne kadar özlediğini dile getiriyordu kendi kendine. Ama eğer sonbahar da yapraklarını dökmekten vazgeçseydi bu sefer bahar gelmezdi, diye düşündü. Daha sonra da mevsimi düşünmeyi bıraktı ve tramvay beklemek için bir sürü insanın içine karıştı. Bir direğe arkasını yasladı, yorulmuştu. Çantasından bir su şişesi çıkardı, kana kana su içti. Etrafına bakındı, çöp kutusu bulamayınca şişeyi büküp sokağa savurdu. Şişe de kalabalığın arasında kaybolup gitti; çünkü önüne gelen eğlencesine bir tekme savuruyordu plastik yumağa. Eğlenceli işti doğrusu, ne kadar uzağa giderse o kadar yetenekli sayılıyordun. Futbol oynamaya benziyordu bu iş. Genç adam bileğinden tokasını çıkardı ve uzun saçlarını bağladı. Sonra da bir sigara yaktı. Sokakta birkaç köpek havlaması sesi duyuldu. Kalabalığın gürültüsüne rağmen bir kadının çığlık sesi ortalığı inletti:

-Aman Allah’ım, köpekler kaçtı yakalayın onları!

Birkaç sokak köpeği belediye tarafından toplanmıştı; fakat ellerinden kaçırmışlardı. Şimdiyse Taksim Meydanı ayaklanmıştı; çünkü on tane köpeğin korkusu insanlara, Tanrı korkusundan daha ağır gelmişti. Korkudan nereye kaçacaklarını şaşırmış olan köpekler ve insanlar bir oraya bir buraya koşuşturuyorlardı. İstikal’e doğru koşmakta olan köpekler birbirlerinden ayrılıp farklı yollara saptılar, sonra da izlerini kaybettirdiklerini umarak yavaşladılar. Tramvay bekleyen genç adam kendisine doğru dik dik bakmakta olan bir köpeği gördü. Hedefine odaklanmış kaplan gibiydi kahverengi tüylü küçük köpek. Adam sordu yanıt alacakmış gibi.-Hayırdır? Birine mi benzettin?
Bunu duyan yandaki genç bir kadın güldü.

-Allah sizi! Hayvanla mı konuşuyorsunuz? Belediyenin elinden kaçırdığı köpeklerden biri sanırım.
-İyi de niye bana ters ters bakıyor bu it?
Adam konuşurken ağzından sigara dumanı çıkıyordu. Kadın yine güldü.
– Sevdi sizi heralde, yanınızda götürmek ister misiniz?
– Kalsın, teşekkürler.
– Siz bilirsiniz. Ben öylesine demiştim zaten. Belediyeyi arayayım da gelip alsınlar şunu.
Telefon için elini çantasına attığı anda köpek birden hırlayarak adamın üstüne fırladı. Cadde yine ayaklandı. Adam imdat çığlıkları atıyor, bir yandan da köpeği itmeye çalışıyordu.
-Yardım edin, öldürecek bu beni! Hoşt! Kime diyorum!?

Bir sürü insan toplanmıştı, çoğu sadece adamın ceketini ısırmakta olan köpeğe bakıyordu. Bazıları eline telefonunu alıp videoya çekiyordu olayı. Akşam haberlerinde çıkacak güzel bir haber olurdu bu! Birkaç insan köpeğe vurmaya başladı. Adamın deri ceketi yırtıldı. Köpek aldığı darbelerin acısıyla inlemeye başladı. Gittikçe daha da yaralanan ve yorulan köpeği acılar içerisinde kaldırımın bir kenarına attılar. Kalabalık konuşmaya başladı:

-İyi misiniz beyefendi?
-Kuduz olmasa bari.
-Kaça almıştınız ceketinizi? Hay Allah, bakın şu işe!
Bir çocuk kuduz şüphesiyle adama su şişesini sallıyordu.
-Korkuyor musun abi sudan?
Genç adam çocuğu umursamadı, sinirle cevap verdi.
-Ambulansı aradınız mı?

Herkes bir anda aydınlanıp cep telefonlarına sarıldı. Az önce su şişesini sallayan çocuk gururla cevap verdi. “Ben aradım!” Kalabalıktan onay sesleri yükseldi. Caddenin kenarında ayağı kırık köpek acıyla inliyordu ama kimse onun tarafına dönüp bakmadı bile. Unutulmuştu. Oysaki çevredeki herkesten daha çok canı yanıyordu. Ayağı gibi kalbi de kırıktı, umursanmadığı için canı yanıyordu, insanlar tarafından kenara atıldığı için canı yanıyordu… Genç adam ambulansı beklerken bir sigara daha yaktı. Zifir, daha da kirletiyordu insanı. Ama bilmiyorlardı ki, zifiri karanlığın içindeki zehir insanın ta kendisiydi. Zifir kokusu, sadece hazırlanmış bir yemeğin üstüne serpiştirilen birkaç dereotu parçasıydı. Yemeğin bütünü orada duruyor ve dünyayı zehirlemek için “Beni ye!” dercesine yalvarıyordu. Kalabalık yavaş yavaş dağılırken köpeğin tüylerine yapışmış olan akrep kendisi için sokacak güzel bir yer arıyordu. Köpeğin derisinin, deri ceketten daha lezzetli olduğu kesindi. Köpek, adamın ceketinde kendisini görüp de genç adamı kurtarmak için üstüne atlamasaydı o da bugün böyle güzel bir canlı bulamayabilirdi zehrini akıtacak.

Köpek ise yaptığı fedakârlığın bedelini kaldırımın kenarında yalnız başına ölerek ödüyordu. Akrep, yürüdü, yürüdü… Kendine uygun bir alan buldu ve zehrini akıttı… Köpek inledi ve umutsuz gözlerle genç adama baktı. Sonra da diğerlerine. Evet, birine benzetmişti onları şimdi. İnsanlığını bu caddeye bırakan canavarlara benziyorlardı. Ve o, oradaki tüm insanlardan daha insandı. Tam o sırada uzaktan ambulansın sesi duyuldu. Genç adam elindeki sigarayı yere atarak ayağının ucuyla söndürdü ve ambulansa binip gitti. Tramvayın sesi caddenin sesine karıştı. Sanki caddedeki insanların vicdanlarının sesini susturmaktı amacı. Bir akrep bir insandan daha zehirli değildi. Çünkü akrep öldürürdü; bazen her saat başı zamanı, bazen de soktuğu kişiyi öldürürdü. Ama insan yaşarken öldürürdü her şeyi. Fikirleri öldürürdü, aşkı öldürürdü, tutkuyu öldürürdü, sanatı öldürürdü… Zehrini daha keskin akıtırdı içeriye. Ve kişi ölmektense o zehirle yaşamak zorunda kalırdı… Şimdi ise yürüyen zehirli yaratıklar, havadaki zifirin kokusuyla Taksim Meydanı’na doğru yol aldılar. Olay akşam haberlerinde çıktı. Yüzlerce hayvanseverden linç tweeti atıldı. Daha sonra da unutuldu gitti zaten. Hayat devam ediyordu nasıl olsa. Onlar için…

ENGLISH

One November evening Istiklal Street was dazzling as ever with it’s sounds of the tramway, massive crowds and street lights. It wasn’t dark yet and life in Istanbul was just beginning. Yet all that the people who were tired of the cities chaos wanted to do was to get home. A young man who was passing by the side of the road was talking to himself about how much he had missed the summer. But if fall gave up shedding it’s leaves then it would never be spring, he thought. Then he stopped thinking about the season and got mixed up in the crowd waiting for the tram. He was tired so he leaned against a pole. Pulling out a bottle from his bag he guzzled down the water. After looking around to find a bin to no avail, he bent the bottle and chucked it onto the street. The bottle disappeared among the crowd; as whoever it fell in front of kicked the plastic cradle for fun. It was fun in truth, however far it reached that’s how talented you were. It was like playing football. The young man pulled out his hair band from his wrist and tied his long hair. Then he lit a cigarette. A few barking dogs were heard in the street. Despite the commotion of the crowd a women screamed the place down:

-Oh my god, the dogs are on the run catch them!

A few street dogs were gathered by the city hall; yet they’ve escaped. Now Taksim Square was running a riot; because the fear of ten dogs overweighed the fear of God in people. The dogs and the people unsure of where to escape from fear were running around. The dogs who were on their way to İstiklal split and turned into different roads before slowing down with the hope that they were off the grid. The young man who was waiting for the tram noticed a dog looking straight at him. The small, brown furred dog was like a tiger focused on it’s target. The man asked as if he was expecting an answer

-What’s up? Did you confuse me with someone?

A young women nearby who overheard him laughed.

-God bless you! Are you talking to an animal? I think this is one of those dogs city hall slipped out of their hands.

-Fine but why is this mutt looking at me funny?

As the man spoke there was cigarette smoke coming out of his mouth. The women laughed again.

-Guess it likes you, would you wanna bring it along with you?

-No thanks.

-It’s up to you. I was just suggesting anyhow. Let me call city hall so that they come and take it.

As she reached into her bag for the phone the dog gnarled and leaped onto the man. The street was flared up again. The man screamed for help and tried to push the dog away at the same time.

-Help me, this thing is gonna kill me! Wo! Who am I talking to?

Many people had gathered and most were just looking at the dog biting the mans jacket. Some took out their cellphones and were recording the incident. This would make a good story for the evening news. A few people started striking the dog.

The man’s jacket got torn up. The dog began squeaking with the pain. They tossed the injured and exhausted dog along the sidewalk.

The crowd was heard:

-Are you alright sir?

-I hope he is not rabies.

-How much did you pay for the jacket? Ah, look at it!

A kid was swinging the water bottle in his hand towards the man, in case he got rabies.

-Did you call the ambulance?

The last question made everyone pick up their phones. The kid who was swinging the water bottle just before answered proudly. “I called it!” The crowd approved. On the sidewalk, the dog with a broken leg was crying in pain but no one even bothered looking at him. He was forgotten. But he was in great pain, more than anyone there. Other than a leg, his heart was also broken, he was hurt because no one cared about him, he was hurt because he was tossed aside by people… They young man lit a cigarette as he waited for the ambulance. Tar, made humans even more nasty. But what they weren’t aware of was, even in complete darkness, the poison was indeed human beings themselves. Tar, was only splattered pieces of dill on a meal. The food on the plate was begging, “Eat me!” to poison the whole world.

As the crowd disintegrated, a scorpion approached the dog and searched for the right place to sting. Dog skin was definitely yummier than a leather jacket. If the dog hadn’t seen a reflection of himself on the young man’s jacket and jumped on his back to protect him, the scorpion may not have found a beautiful creature like himself to release it’s poison to. The dog paid for his self sacrifice by dying on the sidewalk, all alone. The scorpion walked, walked and when it finally found a good spot… It unleashed the poison. The dog groaned and hopelessly eyed the young man. Then to the others. Yes, they all resemble someone; the monster who left humans on this street. And the dog was more human than all the humans there. The ambulance approached. The young man dropped his cigarette on the ground and killed it with the tip of his shoe. He got in the ambulance and left. The sound of the tram united with the street sounds. It was almost as if the tram aimed to dominate the sound of the consciousness of people on the street. A scorpion or and hour-hand wasn’t as dangerous as a human being. Because scorpions killed; sometimes only the people they stung and sometimes time itself at the beginning of every hour. In the other hand people killed everything in their lifetime. They killed ideas, love, passion, art… People leashed their poison deeper. And the person who got stung by another person had to live with the poison inside. Now, poisoned creatures were walking towards Taksim Square. This was covered in the evening news on TV. Hundreds of animal rights activists posted linch tweets. And then all was forgotten. Life goes on after all. For them at least…

Translated by Ege Dündar and Irmak Ertaş

Önceki / Previous Jean Paul Sartre and Exıstential Choıce
Sonraki / Next Fyodor Mıhaylovıç Dostoyevskı-İnsancıklar