Edebiyat: SADIK İKİNDİ OYUN /THE GAME / ИГРА

“…

Oturmuş iri yapılı adamlar esrar çekiyorlar

Daha bir aydınlık olsun diye içtikleri su

Sarı toprakdan testileri güneşte pişiriyorlar.”

Turgut Uyar / Kan Uyku

 

Bir dokuzlu, evet bir dokuzluya her şey… kalbim göğüs kafesimi, hücresinin kapısını yumruklayıp gardiyana sesini duyurmaya çalışan mahkûmun telaşıyla dövüyordu, karnım kasılırken belime dokunma gayretindeydi. Göz bebeklerimdeki değişiklik belli olmasın diye başımı hafifçe öne eğmiş kartlara bakıyordum. Aklımda ise kaybetme ihtimaline karşı kendimi kontrol altına alabilmek için kullandığım aynı telkin cümlesi vardı; “dünyanın sonu değil” içimden bir kez daha tekrar ettim; “dünyanın sonu değil”. Aslında dünyanın sonuydu. Her yaptığımız yeni başlangıcı yaratan, kendimize verdiğimiz o büyük sözlere vesile olan sonlardan…

İnsan vücudunda bu ve benzeri değişiklikleri meydana getiren şeyin hormon olduğu söylenir; adrenalin. Kumar bağımlılığını açıklamakta da aynı anahtar kelime kullanılır. Ama ben buna katılmıyorum. Elimde ispatlanması güç, sübjektif gerekçeler var. Tüplü dalış yada yamaç paraşütünü denediyseniz adrenalinin nasıl keyif veren bir hormon olduğunu bilirsiniz. Bu keyifler gerçek olarak addettiğimiz dünyaya aittir. Binaenaleyh oyunun kendi dünyası vardır. İnsan gerçek olarak nitelenen dış dünyaya yabancıdır. Bu yabancılığı masada -parası olduğu sürece- yeniden ve yeniden başlayan varlık-yokluk savaşı içinde bulur. “Bu kadar keyif aldığın başka ne var?” diye sorarsanız. Verecek pek bir cevabım yok. Ama beklenirken gelen bir kâğıdın cennetin anahtarı olduğunu söyleyebilirim.

Çolak İbrahim; adıyla muteber, tek kolu protez, tıknaz yurdum insanıdır. Kahvesi ise ara sokakta izbe bir mekandır. İçerdeki dört oyun masası, girildiğinde sol duvara yakın dizilmiş; sağ tarafta ise yalnızca çay ocağı ve arka masalara ulaşmak için kullanılan yol mevcuttur. Büyük oyunların oynandığı masa genelde en dipte yer alan, diğer müşteriler tarafından rahatsız edilmesi istenmeyen masadır. Sabah yada akşam farketmez her girildiğinde oyuncuların kafasının bir metre üstündeki duman bulutu kapının açılmasıyla özgürlüğüne kavuşur. Şimdiye kadar birçok kumarhane ve parasına oyun oynanan birçok kahvehane gördüm ama burası farklı… Burası içinizdeki kazanma hırsını törpüleyen bir yer. Buradaki insanların yüzlerindeki kıvrımlar dahi hayatta kaybetmiş olduklarının kanıtı niteliğinde. O akşam ki oyuncularda sayısı yirmiyi geçmeyen müdavimin beşinden ve benden ibaretti.

Mesela Esmer Kaya, masanın hep aynı yerinde oturur; sol duvara arkası dönük, kafasını çevirdiğinde bütün mekanı görebilecek şekilde. (Bu yeri her seferinde nasıl denk getirebildiğini aklım bir türlü almıyor). Saat kaç olursa olsun Kaya’nın yeri sabittir. Bazen buraya akşamdan gelip oturduğunu düşünürüm. Başındaki şapkası ve esmer teniyle kendisini hintlilere benzetirsiniz. Aslında yanıldığınız da söylenemez, mesleğini icra ederken rahatlıkla etnik kökeninin farkına varacağınız biridir, çingenedir. Eli iyi geldiğinde ağzı açılır ve dişlerini görürsünüz. Daha doğrusu göze çarpan, olmayan dişleridir. Kaya’nın azı dişlerinin tamamı yoktur. Kendisi klarnet çalar ve düğünlerden kazandığı parayla kumara oturur. Kimseye güvenmez, oyun için sinirlendiğinde dahi sesini yükselttiğine hiç şahit olmazsınız. En sinir bozucu durumları yalnızca homurtuyla karşılar. Yüklü para kazanana yada elindeki paranın tamamını kaybedene kadar oynar. Kazandığında bir süre oyunlarda göremezsiniz onu, parasının tamamını şaraba yatırır, para bitene kadar içip oyun oynamaz.

Onun hemen solunda o akşam benzine yapılan zamma küfür eden, astsubay emeklisi Davut vardı.

İsmine yakışan davudi sesi her seferinde diğer oyuncular ve ganyetocunun üzerinde tahakküm kurar. Tevekkeli değil herkes kendisine komutan diye hitap eder. Kurtulamadığı meslek hastalığı, herkese talimat vermesidir Tanımadığı insanlarla oyun oynamaktan genelde kaçınır. Oyun oynamadığı zamanlarda karısından şikayet eder. Ramazan ayında oruç tutmamasına rağmen kendisini sahur vaktine kadar kumar oynanan kahvelerde bulabilirsiniz. Eli iyi olduğunda kafasını öne doğru uzatıp sağ elinin işaret parmağıyla gözlüğünü yukarı bastırır. O an kazanıyor mu yoksa kayıp mı ediyor çalan telefona verdiği tepkiden anlayabilirsiniz. Arayan genelde karısıdır ve yemeğe çağrılmaktadır. Kazanıyorsa ağzından çıkanlar şaşmaz “yok karıcım ben yemeyeceğim siz yiyin, gelirken birşey getireyim mi?”. Kaybediyorsa “yok yiyin siz, kaçta geleceksem gelecem kadın alla allaaa”

Televizyonda Cizre’deki operasyonlarla ilgili habere kulak kabartan Keko Ferhat’tı, inşaat taşeronudur. Hısım akrabasını çalıştırır. Yanında çalışan sıvacılardan tek farkı bu şehre onlardan önce gelmiş olmasıdır. Lakabından anlaşılacağı gibi Ferhat kürttür. Şehre geldiğinde tutanabilmek için herkesten çok çalışmasından mütevellit bel fıtığından mustariptir. Hastanede fıtık teşhisi konulduğundan beri ameliyat masasına yatmamak için gidip görünmediği devacı kalmamıştır. Bu vesileyle, ne makatına sokulan parmağın ne de gerildiği ağacın haddi hesabı yoktur. Hatta anlattığına göre, bir keresinde çıkıkçı biraz ileri gitmiş Ferhat’ın belden aşağısı bir hafta tutmamıştır. Buna rağmen o yine de alternatif tıptan ! ümidini kesmemiştir. Marazından sebeptir ki sandalyeye ters oturur. Eli iyi geldiğinde ağzından fısıltıyla “cık cık” sesi dökülür.

Kahvenin ön masalarından yeni yetmelerden biri Ferhat’a sataştı.

-Lan keko seninkilerin kökünü kurutacak devlet.

Kahvede tek tük kahkahalar yükselirken Keko kolunu laf atana doğru uzattı :

-Ulan bir bok bildiğiniz yok habire konuşuyorsunuz…

Bu esnada Çolak kartları masaya getirip bıraktı. Gerginlik çıkacağını hissedip, tartışma başlamadan konuyu bu hareketiyle kapatamak istedi. Çolak hiçbir konuda yorum yapmazdı. Ne Türklük’ten ne dinden bahsederdi. Onun dini imanı paraydı. Müşteri de her zaman müşteriydi (Yeter ki oyun oynayıp kahveye para bıraksın).  İstediği de oldu. Önüne bırakılan kartları eline alan Keko bir süre dalgın dalgın kartlara baktı. Sonra kafasını iki yana sallayıp kartları eline aldı ve karıştırmaya başladı.

Kahveye takım elbiseli, sinek kaydı tıraşlı iri yapılı biri girdi. Girer girmez de ağzından “beyler herkes kimliklerini masanın üzerine bıraksın” sesi duyuldu. Tahmin edileceği üzere içeri giren kişi polis değildi. Kahvenin acemileri ne olup bittiğini anlayana kadar oturduğumuz masadan bir kahkaha yükseldi. Gelen kişi Paşa Murat’tı.

Paşa Murat belediyede çalışır. Şehrin takımının eski amigosudur.  Takım kötü giderken belediye başkanına edilen küfürleri engelleyerek belediyedeki kadroya kapılanmıştır. Murat babasız büyümüştür, Annesiyle iki göz odadan ibaret konduda yaşar. Eline iyi kağıt geldiğinde dizini sıvazlar. Genelde yüksek paralar söz konusu olduğunda oyuna dahil olmaz. Kazandığı parayı -ki nadiren kazanır- fahişelere harcar. Bu şehrin “malukyan”ı sayılan Emine’nin has müşterisidir. Eline geçen her parayı Emine’nin randevu evinde yediğinden, kadın onu, annesinden fazla sever.

Kahveye girerken ki ses tonuyla devam etti Paşa;

-Ulan bu belediye başkanına kim oy verirse onun ben gelmişini geçmişini sikeyim.

Çolak lafa karıştı;

-Paşa yine cinlendirmişler seni…

-Senin işin tıkır Çolak efendi ha babam indir, ha babam indir. Biz iki aydır maaş alamıyoruz. Ulan adama dedim ki beni mezarlıklar bölümünden al. “Tamam Paşa” dedi. Üç aydır mevzusu edilmiyor.

Dağıtıcıyı belirlemek için kağıtlar masanın üzerine yayılmış herkesin bir kağıt çekmesi bekleniyordu. Bu esnada televizyon açıktı. Haberlerde tecavüze uğramış 12 yaşlarında kız çocuğundan bahsediliyordu.

-Asacaksın lan bu pezevenkleri. Dedi Yalçın. Ve ekledi.

-İdam gelsin anasını satayım bu nedir böyle…

Paşa söze karıştı:

-Çeksene ulan kartı seni mi bekleyeceğiz.

Davut ise İbrahim’e dönerek şöyle dedi;

-Kapat lan sen de şu televizyonu sikecem baş tahtanı…

Yalçın’ın o yaşlarda kızı vardır. Yarıda kalan öfkesiyle karta uzandı ve bir kart çekti.

Şoför Yalçın, Çolak’ın sevmediği müşterilerindendir. Ne zaman kahveye girse İbrahim’in yüzü buruşur gözleri seyirmeye başlar. Yalçın’ın kartları kötü geldiğinde elleri titrer dolayısıyla vücudu kumar oynamaya pek elverişli değildir. Ve masadaki herkes bilir ki kaybedeceğinden çok daha az parayla masaya oturmaktadır. Yalçın’a duyulan bu antipatinin altında yatan sebep de budur. Çünkü her serferinde oyunda biraz daha kalabilmek için Çolak’tan yalvar yakar para ister. Kendini acındırmakta onun üstüne kimse yoktur. İşin doğrusu gerçekten de acınacak durumda bir oyuncudur. Bir gün kızının okul harcını kaybetmiştir, başka birgün kayınpederine ziyarete gitmek için ayırdığı parayı… Her kaybettiğinde masadakilere ne parası olduğuna dair anlattığı detaylar , masadakiler tarafından beddua olarak algılanır. Yine de bu masada herkese yer vardır. Çünkü bu masanın çevresinde oturan herkes bağımlıdır ve zaten hayatta en az bir defa muhakkak kaybetmiştir.

Her şeyi hesaba katmalıydı… Keko ilk kağıtları görür görmez pas demişti. Paşa ise Yalçın’ın potu yükseltmesi karşısında oyundan çekilmişti. Yalçın’ın potu yükseltirken beklentisi herkesin çekilmesiydi ama öyle olmadı. Bunun ardından Yalçın’ın elleri titremeye başladı. Davut’un kapalı kartını tahmin etmek zor değildi. Açık kartı beşli görünür görünmez masaya abandı ve gözlüğünü düzeltti. Kestiremediğim yalnızca Kaya’nın eliydi ama açık kızının yanında kapalı bir kız olsaydı kesinlikle dişsiz ağzını gösterirdi. Elimde biri açık biri kapalı iki dokuzlu vardı. Bu elle Kaya’nın elini geçiyordum. Beşli peri olan Davut’u ise hayli hayli. Oyunda ben, Davut ve Yalçın ve Kaya kalmıştık.

Üçüncü kartlar dağıtıldığında Yalçın’a ve bana birer vale geldi. Davut’a kız, Kaya’ya ise Papaz. Hala en yüksek el benimkiydi. Diğer oyuncuların oyundan çekilmesini sağlamalıydım. Uzun süredir çalışmıyordum ve masaya, kirayı yatırmam gereken parayla oturmuştum. Paranın yarısını gözüm kapalı ortaya sürdüm. Yalçın biraz bekleyip beni süzmek istediyse de Paşa’nın “manyel yapma lan” uyarısıyla kendine geldi ve pas dedi. Davut’un ağzından hiçbir kelime çıkmadı. Açık kartlarını kapatıp düzenledi ve dağıttığı kartların altına koydu. Dördüncü kartlar dağıtılırken oyunda Kaya ile ben kalmıştık.

Son kartlar dağıtıldığında gelen asın ardından Kaya’nın dudaklarının yavaşça açıldığını farkettim. Kapalı kartı kesinlikle astı. Ayaklarımı sandalyenin ön ayaklarına kilitlemiş, Davut’un elinden çıkarken oyunun ve benim ev kiramın yarısının kaderini belirleyecek kartı bekliyordum. Bir dokuzlu… evet bir kere de bana gülmeliydi şans… Gelen kağıt kendini dokuzlu gibi gösteren bir altılı. Bunun için bile dağıtana müteşekkir olmalı insan. Genelde bu durumlarda konuyla ilgisi olmayan yedili gelir. Yedili, yüzünde acıyan gülümsemeyle her şeye son noktayı -tanrı gibi- koyar. Dili olsa kesinlikle ağzından şu cümle dökülür; “bak arkadaşım yine ben, asal sayılardan en gıcığı. Sana bu dünyada şans diye bir şeyin olmadığını öğretmeye geldim”. Altılı ise bütün ironik yanına rağmen yüzündeki sıkıntı ile şunu söylüyordu; “son paranı ortaya sürmeden önce iyi düşün, diğer ellerde kazanabilirsin”. Düşünmek için saniyenin onda biri kadar süre vardı. Zafiyet gösterirsem istediğim kartın gelmediği anlaşılacaktı. Onun için zafiyet göstermek yerine oyunu kaybetmeyi tercih ettim.

 

Kazanmakla kaybetmek arasındaki ilişki ölümle yaşam arasındaki ilişkidir. Kaybetmek, ölüme yakın seyretmektir. Ölmediyseniz, ölümü yenmektir. Daha doğrusu ölümün rahatlığına uzanıp yaşamı seyretmektir. Bu rahatlama vücut dilinize ister istemez yansır. Bunu kullanarak rest dedim ve arkama yaslandım. Yalnız bir terslik vardı. Kaya resti değerlendirmek için süre istedi. Kesinlikle kapalı kartının as olduğundan artık emindim. Çünkü suratına baktığımdan bademciklerini dahi görebiliyordum. O benim açık kartlarıma bakıp ihtimalleri değerlendirirken ben ise arkama yaslanmış bir önceki elde kiranın yarısını kaybettiğimi “diğer yarısının ise artık önemli olmadığı” gibi gerekçelerle kendimi hazin sona hazırlamaya uğraşıyordum.

Ve nihayet Kaya, “gördüm” dedi. Bu hissi nasıl anlatabilir ki insan ? Zevk alarak çok para kazandığınız bir işiniz olduğunu düşünün, özenle kurulmuş eviniz, son model lüks arabanız, zeki ve güzel bir eşiniz vardır, fırsat buldukça yurtdışı gezilerine de gidiyorsunuzdur. Peki bir sabah kalkıp hepsinin rüya olduğuyla yüzleşirseniz? Yalnız başınıza, tek kişilik yatakta köhne bir evde beş parasız uyansaydınız nasıl hissederdiniz?

“Beyler, benden bu kadar” dedim masanın kenarına koyduğum iki elimi yavaşça bacaklarıma doğru kaydırırken. Çolak gelip sırtıma elini koydu. Oturduğum sandalyeye asılı olan montumu yavaşça giydim. “Herkese bol şans” dileyerek çıkıyordum. Küçük oyunlar oynanan diğer masadakilerin “ya işte adamı böyle yaparlar” diyen bakışlarını üzerimde hissederek kapıyı açtım ve dışarı çıktım.

Dışarıda rüzgarla birlikte kuvvetli sağanak vardı. Kaşe montum ıslanmıştı. Eve vardığımda kururken üzerine sinen sigara koskusunu da buharlaştıracak ve bütün odayı küf kokusu kaplayacaktı. Şimdilik bunun üzerine kafa yormam için erkendi. Peki ya kaybettiğim para? Onun için ise çok geçti. O an yapılacak en iyi şey kumar oynamayı bırakmak için kendime söz vermek olacaktı. “Her zaman kahveci kazanır” şiarını düstur edinmenin vakti gelmişti. Ama artık kağıt oynamayı ve sigarayı bırakmaktan yorulmuştum. Kahveden cebimde taksi parası dahi olmadan ayrıldığım kim bilir kaçıncı gündü. Kazandığımda günlerde de değişen birşey olmuyordu. Kazandığım parayı en geç iki gün içinde başka bir masada yada eşe dosta içki ısmarlayarak tüketiyordum. Artık bağımlı olduğumu kabul etmeli ve hayatta kendimi ona göre konumlandırmalıydım. Bir yığın soru  aklımı meşgul ediyordu. Bağımlılık ! ne sihirli bir kelime…

Bağımlı olduğumu kabul ediyordum etmesine ama herkes biraz bağımlı değil miydi? Yaşamayı seçtiğimizde zaten keybetmiş olmuyor muyduk ? Paradan ve diğerlerinden fazlasına sahip olmaktan ibaret dünyasında insan bağımlı değil miydi mesela ? Her gün aynı işe gidenler, aynı haberleri dinleyenler, aynı çarkın dişlisi olarak yaşayanlar ve ölenler de bağımlı değil miydiler? Çolak’ın kahvesi gerçek değil miydi ? Her türden her kökenden onlarca gerçek insan yok muydu orda ? Başlı başına gerçek bir dünya değil miydi ? vb.. sorulara cevap ararken eve varmıştım.

Kağıt oyunlarından ve sigaradan uzak bir hafta geçirdim. Nasıl mı hissetim? İnsansız, hayvansız, bitkisiz kısacası belleğim dışında hiçbir yaşam emaresi göstermeyen İç Anadolu bozkırında yürümek gibi bir hafta…

Şimdi ne mi yapıyorum? “Daktilosuyla bir turist” olmayı bir kenara bırakıp dünyama geri dönüyorum. Ve bir tek soruya cevap arıyorum; Oyunda olmak mıdır yaşamak yoksa oyunu yazmak mı?

 

Edebiyat +: Tasarımcı/Çizer Ksenia Gorshkova (İllüstrasyon, Rusya’da yayımlanan Discours dergisi adına, PEN Moskova işbirliği ile)

 

Önceki / Previous Eşyalar ve Yalnızlık
Sonraki / Next Sadık İkindi + Ksenıa Gorshkova (In collaboratıon wıth Dıscours Magazıne and PEN Moscow)