TÜRKÇE

Üç demiştik. Daha iki var. Sırtım bahçe duvarına yaslı. Az ötede, duvarın devamında bir tekir kedi. Kuyruğu yanına kıvrık, uyukluyor. Elimde ekmek poşedi, ağzımda ezbere maruz bırakılmış bir pop şarkısının nakaratı. Hafif makam ıslıklıyorum. Arabalar -ki şarkı, onlardan birinin radyosundan bana az evvel bulaştı- önümdeki kasiste yaylanıyor, geçip gidiyorlar. Usul usul arabalar, mırıl mırıl arabalar, yaylılar… Hepsi birden sanki ıslığa eşlik ediyorlar. Gün, kıprışan dallar arasından yüzüme, kollarıma sızıyor. Gözlerim kapandı, kapanacak.

Geçen hafta dündü. Akşamın önüydü. Koltuğa gömülü, bomboş oturuyormuşum. Zil çaldı. Bir yıl on aydır, dördüncü defa. Ürpermedim desem yalan. Etrafa baktım. Karşımda mor kravatlı biri. Günün ekonomik gelişmelerini yorumluyordu. Başka hareket yok. Bomboşluğu o sıra anladım. Kapı iki defa tıktıklandı. Sesi kısıp doğruldum. Dürbünde bir esmer kadının yüzü. Küçümen, fettan. Yüzü ele geçirmiş iki kara göz. Orada olduğumu bilirmiş gibi sabırsız, oynaşıyorlar.

Yeni yöneticiymiş. Kaç gündür vanam damlatıyormuş. Çamur oluyormuş merdivenler, görmüyor muymuşum. Bir de erkek olacakmışım. Zahmet olmazsa ilgilenecekmişim. İşaret ettiği yerde, duvara sabit neyin nesi bir dolap. Korkuyla aldım elindeki kağıdı. Serzenişini yarıda bırakıp, yüzünü daha da buruşturdu. Cık cık yaparak uzaklaştı. Topuklu ev terlikleriyle basamakları takır tukur tırmandı. Pembe çiçekli basma entarisinin altında, gevşek etleri sallandı durdu. Bıraktığı kesif koku bi süre etrafta gezinip zihnime yerleşti. Engel olamadım. Tökezlesin, düşsün, önüme yuvarlansın istedim. Saçlarını savurup kayboldu. Bıraktığı etkiden memnun, mutlaka sırıtıyordu. Kapısını iki kat yukarıdan yüzüme çarptı. Üç tur kilitledi.

Açtım dolabı. İçeride küf kokusu. Üst üste dizili dört vana. Üçüncüsünde adım soyadım yazılı. Gezdirdim parmağımı. Vanada bir şey yok. Boru çatlamış. Altında bir şeffaflık. Büyüyor. Büyüyüp bombeleniyor. Dört sayasıya alttaki boruya düşüyor. Aynı devinim diğer borularda da tekrarlanıyor. Sonunda dolabın alt kenarına ulaşıp, birikintiye ekleniyor. Sunta kabarmış, emiyor şeffaflığı. Öte yandan rengini verip, iki karış aşağıya, zemine bırakıyor. Düşen damla, şıp edip öncekilere karışıyor. Sarıya bulanık sıvı, iki mermer arasındaki çöküntüde incecik kayıyor.

Çatlağa peçete sardım. Peçeteye elektrik bantı doladım. Ne olur ne olmaz, kabarığın üzerine bir de kavanoz iliştirdim.

Sabahına taşmış. Bantın bantlığından eser yok. Peçete çözgün, sarkıyor. Tamirciye lüzum görmedim. Zaten öbür aya taşınacaktım. Konu para değil. Yaptırsam mecbur düşecek kiradan. Konu inat. Kira artışını o yarım aklınca belirleyip istemiyorsan çık, demeye getirirken iyiydi. İstemiyordum, kendisi uğraşacaktı. Kadını; kadından ziyade o isterik öfkeyi, bir daha kapıma dayandırmayacak kadar ötelesem yeterdi bana.

Sildim mermer arasının sarısını. Söktüm bantı. Bibuçukluk su şişesini boyluca kesip işe yollandım. Dönüşte kuruydu mermer. Şişenin dolmasına nereden bakılsa üç parmak. Tamam, dedim. Oldu bu iş. Meşgaleyi bulduk. Sabah akşam dökeriz. Dert mi?

İki geceden fazlasına yetmedi yeni çözüm. Gerçi hata bende. Unutmuş, öğleye değin uyumuşum. Yerler öylece sarı. Anlaşıldı, bu işi ikibuçukluk çözecek. Bu defa sığabildiğine yukarıdan kesip bir güzel yerleştirdim. Kafadan da sildim sanıyordum. Ertesi gün, mesai boyunca dadandı endişesi, akşamı zor ettim. Dolabın önünde aldım soluğu. Akıntı eskisinden hızlı. Çare yok, giderken kapatacaksın vanayı. Gerekirse uykudan kısacaksın.

Aç kapat, doldur boşalt… Günbegün ayrıştı çatlak. Boşluk, iki saatten fazlasına direnemez oldu. Seferi gecede yediye, sekize çıkardım. Uykudan oldum.

Dündü. Akşamdı. Baktım ki kaybedecek bir şeyim kalmamış. Artık bomboş dahi oturamıyorum. Bu inadın sonu belli. Ya ansızın zil çalacak, ya suçüstü yakalanıp elimde şişeyle kalakalacağım. Pes ettim. Kağıtta yazan numarayı aradım. Biliyormuş sokağı. İşte bugüne, bahçe kapısına, seksen liraya sözleştik.

Saat şimdi beş geçiyor. Islığı kesmişim. Kediyle kapı arası voltadayım. Dörde bitse şu iş. Çaya lüzum yok. Şöyle tereyağına iki yumurta kırsam. Pencereyi çaprazlayıp uzansam. Böyle cıvıl cıvıl esse. Kaygısız uyusam. Peşine bi duş… Gün inerken rıhtıma çıksam. Saçım kuruyana dek yürüsem. Dönesim gelmese, sevinsem buna. Yarının cumartesi olduğunu kendime hatırlatıp, meyhaneye sapıversem. Köşe masaya kurulup, oh be, desem. Bir meseleyi daha çözüşümüzü kutlasam. Dertler olmasa sevinecek ne bulacaktım diye, ikinci bardakta kabullenip unutuversem ötekileri. Rakıyı suya tokuşturarak, geceyi yarılasam. Ağzımda adamakıllı bir eski şarkı, sallana sallana…

Derken sokağa biri kıvrılıyor. Elinde telefon. Omzunda çanta. Öbür sap kopuk, sallanıyor. Başında babamın beresinin dengi. Püskülsüz. Şeritleri sarı siyah. Etrafa bakınmada. Apartman numaralarını anlamaya çalışır bi hali var. Şaşılacak şey, ama galiba o. Amcama çıraklık ederken çok su tesisatçısı tanımışlığım var, böyle tuhafını ne gördüm, ne duydum. Çantayı yere koyuyor, telefonuna davranıyor. Meşgule atıp el ediyorum. Gülümsüyor. Gülüyor hatta. Dudağının kenarında biçimlenip gözlerine taşan bir gülüş. Omzuna asmıyor çantayı. Sağlam sapından kavrayıp hızlanıyor. Kedi uyanıp, doğruluyor. Vücudunu esnetip zıplıyor bahçeye.

Elimi uzatıyorum.

— Merhaba, Oğuz Bey değil mi? Başını sallıyor. Merhaba, diyor. Suratında bir şaşkınlık. Bırakıyor elimi. Bu nasıl beylik, diye sorguluyor olmalı. Yahut resmiyeti yadırgadı. Soluk ayakkabılarında, ipil ipil dağılmış paçalarında arıyor cevabı. Utanıyorum, kağıdı yazana suç atacak oluyorum. Fakat o, yüksünmüş değil. Gülüşü öylece durmada. Buyur ediyorum. Dairenin önüne varasıya problemi anlatıyorum. Belli, iyi usta. Görmeden yorum yapmayacak. Şurası diyorum dolabı gösterip.

Bağdaş kurup oturuyor arızanın önüne. Eline kıvrak. Bir çırpıda ayıklıyor ıvır zıvırı. Bu defa neşeyle sallanıyor başı. Çantasına uzanıyor. Fermuar bozuk. Çengelli iğneyle ortasından tutturmuş. Açıp içinden aletlerini alıyor. Beresini çıkarıyor nihayet. Saçsız başını sıvazlayıp, elini kot pantolonunda kurutuyor. Benden tarafa bir bakış… Ne iyi, diyor. Dökülmemiş seninkiler. Ama ağartmışın. Demek içine atıyorsun. Gerçi ne yapacaksın? İnsana, içine atmayı öğretiyor yaşamak. Bereyi tekrar başına geçirip susuyor. Nasıl adam bu? Ne çeşit bir filozof?

— Ben bi üzerimi değiştireyim. Bir şey lazım olursa seslenirsiniz.

Lazımmış. Üçlü prizi uzatıyor. Şunu takıverirsen, diyor.

Hızlıca giyinip gidiyorum yanına. Bir bardak su uzatıp, ne kadar süreceğini soruyorum. Talihimiz varsa yarım saate halledermişiz. Suyu yarılayıp işine dönüyor. Çaprazına, iki adım ötesine, geçiyorum. Parmaklarında birkaç çizik kabuk bağlamış. İki hamlede kesiyor boruyu. Baktı kalıcıyım. Anlatmaya başlıyor. Eski demir borulardan olsaydı akşamı bulurduk seninle. Ölç babam, biç babam. Namussuz, ilkinde hayatta denk gelmez. Kısaya çare yok. Korkarsın uzun kesersin. İşin yoksa eğele dur. En belası elektrik kaynağı. Cızır cızır. Hiç sevmezdim. Şükür kurtulduk. Şimdi kolay. Uç uca tutturuyorsun şunda. Dakkasına birleştirip tamam ediyor. Az daha ısınsın, göreceksin. E sen ne iş tutarsın bakalım birader?

Şaşma sırası tekrar bende. Hiç yoksa yirmi yaş fazlası var. Bu nasıl biraderlik? Yine de hoşuma gidiyor bu hitap. Bankacı olduğumu söylüyorum. Beğeniyor. Paraya esaretlik lakin temiz iş, diyor. Benim büyük oğlan da okusun istedim. Yetişemedik. Elde tutamadık. Balığa götürürdüm onu haftada bir. Büyüyünce balıkçı olacağım, derdi. Şimdi boğazda müzik yapıyor. Şarkıları birbirine uyduruyormuş. Dicey mi diyorlar, ondan. Kafası estikçe bi kasa birayla çıkar gelir. Üç beş saat pinekleriz, sabaha karşı ses etmeden gider. Uyuyamıyormuş benim evde. Bi defa da ben gittim ziyaretine. Mekan gösterişli. Herkes benim oğlanın önünde tepiniyor. Bizimki tembihlemiş. Sağ olsunlar hürmeti eksik etmediler de. Çekilecek zıngırtı değil arkadaş. Hap alacaksın reis, diyor. Keyfi öyle çıkarmış o işin. Neyime lazım şu yaştan sonra? Keyfi de kederi de orda dursun. Haksız mıyım?

Bir de küçüğü var bunun. Yedi seneyi geçiyor, anası aldı gitti. Gidiş o gidiş. O konuşmaz benle. Şeytan görsün, diyormuş. Kızmıyorum. İnsan, alışmadığını sevmediği sanıyor. Hem kızsam ne olacak? Kime fayda? Sesi burada birkaç ton düşüyor.

Cevap veremiyorum. Zaten beklediği de yok. Cevaplarını bulmuş, Her şeyden emin. Elinde anahtar, saati sıkıştırma uğraşında. Öbür elini şöyle bir sallayıp tazeliyor nefesini…

Nalburun yanında dükkanım var o zamanlar. Vaziyet kötü. Kazandığım, kirayı zor çıkarıyor. Valide desen bir iki saatten fazla yalnız kalsa apartmanı ayağa kaldırıyor. Eve dönüyorsun tanımıyor. İşimiz seyyar, görüyorsun. Kapadım dükkanı. Tam beş buçuk sene yemeğinden bezine varasıya. Gocunmadan ha. Gözümün önünde eriyip gitti aklı. Bi sabah uyandım ki canı da uçmuş. Bekliyorduk diyorlar. Koymadı diyorlar. Ana bu. Nasıl dayanılır? Yalandır, ölenle ölür bir kısmın. Yine de yaşayacaksın. Doğrusu bu. Balık burcuyum. Velhasıl, yalnızlık benlik iş değil. Oğlan akıl verdi. Gittim, internetten köpek sahiplendim. Melly Jane(sanırım, böyle yazılıyordur) koyduk adını. Rahmetlinin adı Meliha’ ydı. Bak.

Bırakıyor su anahtarını. İki sigara yakıp birini bana uzatıyor. Mavi gözleri pırıl pırıl. Damar damar, kızıl çatlak. Hani terzinin, söküğünü dikemeyişinden misal. Telefonundan bir video açıyor. Annesi sanarak alıyorum. Ekranda fino cinsinden bir köpeğin top getirişi. Yere bırakıp kuyruğunu sallayışı. Adamın gri çorapları, kahkahası. Aferin kızıma, deyişi. Üç defa izleyip geri veriyorum. Ne güzelmiş, diyorum.

Köpekler iyidir, diyor. Gözlerini kurulayıp açıklıyor. Asıl babam ölünce böyle oldum ben. Çocuklaştım. Kusuruma bakmayasın. Bakarsan da bak. Ne yapayım? Bu dünyanın kuralı bu. Ne istediğini bileceksin. Ne istediğini bilmiyorsan mutsuz bile olamıyorsun.Tek pişmanlığım varsa o da koyverilmesi gereken yerde kendimi tutuşumadır. Yığınlanıyor içerde. Yer ediniyor.

Susuyor yine. Anlatmıyor babasını. Makinenin fişini çekip boruyu alıyor. Bir ucunu baş parmağıyla tıkıyor. Öte tarafından üflüyor. Test başarılı. Arkasına dönüp göz kırpıyor. Seviniyorum. İşin bitişinden çok, yüzünün yeniden gülüşüne. Çantanın yan gözünden kendir çıkarıyor. Şunu da saralım garanti olsun, diyor. Sonra bölünüyor sevincimiz. Yukarılarda bir kapı açılıyor. Bir koku, yasemenden sıyrılıp beynin endişe bölümüne sızıyor. O, titreyen parmaklarıyla kendiri dolamaya uğraşıyor. Topuklu terliklerin çınlaması yaklaştıkça benimse vücudum geriliyor.

Kesiliyor çınlama. Duruyor kadın. Üzerinde askılı bluz. Siyah. Diz hizası kırmızı etek. Kolay gelsin Oğuz Bey, buyuruyor. Karşılık vermiyor Oğuz Bey. Tebessümle yetiniyor. Fakat bu öbürsü gibi değil. Dudak kenarı. Ürkek, çekinik. Kadının sevimsiz bakışları çok geçmeden beni buluyor. Kötü kötü inceliyor. Sigara içirtmeyin burada, diyor. Saçlarını öbür yana atıp sürdürüyor inişini.

Yerleştiriyor boruyu adam. Sıkıştırıyor. Aletlerini yavaş yavaş çantaya diziyor. Etrafın tozunu alıyor. Dolaptan destek alıp ayaklanıyor. Beresini düzeltiyor. Yarım saat sonra açarsınız vanayı, diyor. Üzerini silkeliyor. Uzatıyorum parayı. Oğuz Abi, diyorum. Akşama işin var mı?

Bilindik gülüşü, dönüveriyor yüzüne. Sekize, iskeleye sözleşiyoruz. Köpeğini de getirecek.

 

ENGLISH

 

We had said three. It’s two yet. My back is against the garden wall. Right ahead, further along the wall is a tabby cat. Sleeping with its tail twisted to the side. A bag of bread in my hand, the chorus of a pop song forced into my memory on my tongue. I am gently whistling. The cars – one of their radios from which the song infected me- are bouncing on the bump in front of me before passing by. Gentle cars, rustling cars, spring carts… It seems as if they are all joining in on the whistle. The day is seeping into my face and arms from the rippling leaves. My eyes are almost closing shut.

It was yesterday last week. Towards the evening. I had been sitting doing nothing, buried on the couch. The bell rang. The fourth time in a year and ten months. It would be a lie if I said I wasn’t startled. A man with a purple tie stood in front of me, evaluating the days financial developments. No other movement. It’s around then that I grasped emptiness. The door was knocked twice. Muting the sound I got up. A brunette woman’s face on the peephole. Minor in size, coquettish. Two dark eyes that have conquered the face. Dallying impatiently as if they know I’m right there.

Turns out she is the new manager of the building. Apparently my ceiling had been dripping. Hadn’t I noticed? The stairs had been covered with mud. And I was supposed to be a man. I should be taking care of it if it’s so much trouble. A closet strapped to the wall stood where she was pointing. I picked up the paper in her hands apprehensively. Cutting her muttering in half she made even more of a sour face and walked away clicking her tongue. She climbed the stairs with her heeled slippers clacking, her loose muscles shaking under a pink, flower patterned robe. The strong smell she left behind trailed around a while eventually settling in my mind. I couldn’t help it. I wanted her to falter and fall, rolling in front of me. She was no doubt grinning, pleased with the effect she left. Flipping her hair she disappeared, shutting the door on my face from two floors up. She locked it thrice.

I opened the closet. Stink of musk inside. Four valves stacked on top of one another. My name and surname listed on the third. I felt it with my finger. Nothing on the valve. The pipe is cracked. A transparency underneath growing, growing and ridging. Dripping on the tube below on the count of four. The same cycle is repeated on the other pipes. At last it reaches the lower corner of the closet, adding onto the pool. The chipboard is swollen, sucking on the transparency as well as coloring it, leaving it on the floor slightly under. The falling drop joins the others before it at once. The liquid, clouded yellow, slips slender on the dent between two marbles.

I wrapped a napkin on the dent and an electrical tape on the napkin. I also strapped a jar onto the bulge just to be safe.

It spilled over by the morning. The tape looks nothing like one. The soggy napkin hanging dissolved. I didn’t think there was any need to call a service man. I was due to move out next month anyways. The issue isn’t money. If I did get it fixed, she would have to cut it down from the rent. The issue is stubbornness. Everything was fine when she half mindedly determined the rent increase and put it through as if to say if you don’t want it, leave. I didn’t want it, and she would have to deal with it herself. It would be enough for me to delay her or more importantly that hysterical rage from turning up at my door just long enough. I wiped down the yellow stains between the marbles and ripped off the tape. Cutting a one and a half liter plastic water bottle in half I left for work. The marbles were dry when I was back. Three fingers of space left for the bottle to overflow. Ok, I said. This job is done. I found the pastime. I’ll empty the bottle day and night. No trouble.

The new solution didn’t last over two nights. The fault is all mine really. I had forgotten and slept until noon. The floor was all yellow. It’s understood, this job will be sorted by a two and a half liter bottle. This time I cut it as high as it fit and stacked it in there nicely. I thought I had got it out of my head too. The next day, it’s anxiety kept bugging me all day at work, I hardly made it to the evening. I got in front of the closet in no time flat. The drip was faster than before. No cure, you have to shut the valve when leaving and cut down from sleep if need be.

Day after day the dent widened and the emptiness couldn’t resist more than two hours. I increased the pilgrimage to seven eight times a night. I lost my sleep.

It was yesterday, eventide. I saw that I had nothing left to loose. I couldn’t even sit and do nothing anymore. I can tell how this obstinacy ends. Either the women will ring the bell again or I will freeze at her sight with a bottle in my hand. I gave up and called the number written on the piece of paper. The guy knew the street. We agreed to meet today, at the garden gate for eighty liras.

Now it’s five past. I quit whistling, pacing between the cat and the gate. It would be great if this thing is over by four. No need for tea, if I just crack two eggs on butter and lie down leaving the window cracked open, feeling the chirpy breeze and sleep. A worriless shower after that.. Head to the bay for sundown and walk until my hair dries. Not wanting to come back, being cheerful for that feeling. Reminding myself that tomorrow is Saturday and turning towards the bar. Sitting on the corner table and saying what a relief! Celebrating the solution of one more issue. Thinking what would I be happy for if there were no troubles, accepting and forgetting the rest of them on the second glass. Knocking Rakı* against water making it until midnight. A proper old song on my tongue, meandering…

Just then a man turns onto the street. A phone at hand, a bag in his shoulder. One of it’s handles ripped off, swinging. A beret on his head the like of my fathers, it’s stripes yellowish black with no tassel on. Him looking around. It seems like he is trying to grasp the numbers of apartments. It’s a wonder that it’s probably him. Working as an apprentice with my uncle I have known many water repairman yet I have never heard of or seen one this strange. He puts his bag on the floor and goes for his phone. I decline and wave my hand. He smiles. He laughs even. A laughter forming on the corner of his lip and overflowing to his eyes. He doesn’t hang the bag by his shoulders but grabs it from the strap and speeds up. The cat wakes and straightens. Stretching it’s body before jumping to the garden.

I reach my hand.

-Hi, it’s Mr.Oğuz isn’t it?

He shakes his head and says hello. A surprised look on his face. Lets go of my hand. What kind of a mister, he must be wondering to himself. Or he just found the formality to be odd. He is seeking the answer on his pale shoes, or the tattered legs of his trousers. I get embarrassed, almost calumniating the one who wrote on the paper. Yet he is not burdensome. His smile is hanging still. I welcome him in and explain the problem at hand in front of the flat. He is clearly a good expert. Won’t comment before he has a look. Right there I say pointing at the closet.

He sits cross legged near the malfunction. He resembles a handyman. He sorts out the rubbish in a flash. This time he shakes his head in joyous approval. He reaches for his bag. The zip is damaged. He stitched it in the middle with a safety pin. He opens the bag and takes out the tools. Finally decides to take his hat off. He caresses his bald head and dries his hands on his jeans. He gives me a look… “At least you still have some hair. But it’s grey. You must be an introvert then. Well, what can you do? Life teaches us to gulp down our emotions.” He puts his hat back on. Who is this man? A kind of philosopher?

-Let me get changed quickly. You can call out to me if you need anything. He needed something. He hands me the triple socket, asking me to plug it in.

I get dressed and come back. I give him a glass of water and ask how long it would take. If we’re lucky, he would be done in half an hour. He drinks half a glass and gets back to work. I move two steps away from him, crosswise. He has tiny scars on his fingers, with scabs. He cuts the pipe in two gestures. Understanding that I’ll be standing there till the end, he starts talking. If the pipes were one of the old iron ones, this would take all our evening. Just measuring and locating. That bastard, you can never find it in the first try, so you leave a long error margin. Because if you cut it short, there is no going back. Then you would have to rasp. But the most troubling is the electric source. Making cracking sounds. I never liked it. But thank god we’re okay. It’s easy now. You just tie the ends together and it begins working. Wait till it warms up a while longer and you’ll see. So, what do you do brother? It’s my turn to be surprised again. He is at least more than 2o years older than me. Where does this ‘brother’ come from. Still, I like that he calls me that. I tell him I’m a banker. He likes it. You are captives of money but it’s a smooth job, he says. I wanted my eldest son to go to school too. But we couldn’t afford it. I used to take him fishing once a week. He kept saying he’ll be a fisherman when he grew up. Now he makes music by the Bosphorus. He says he mixes songs together, they call it a diyjay or something like that. When he is up to it, he comes by with a pack of beer. We drink together and then he leaves quietly towards dawn. He say he has trouble sleeping at my house. One time, I visited him. Fancy place. Everyone jumped up and down in front of my boy. He told them I was coming. They were all very respectful. It’s no rattle to stand my friend. He says you have to drop a pill chief. That’s how you come to enjoy it. What’s it to me after this age. They can have both the joy and trouble that comes from it. Am I right?

I have a younger son too. It’s been 7 years, his mother took him and left, not to come back. He doesn’t talk to me. He says, may he see the devil. I’m not angry. People tend to think they hate people whom they aren’t used to. Plus, what’s the point of being mad anyway? Is it good for anyone? His voice weakens as he says that last sentence.

I can’t answer him. He doesn’t expect me to anyway. He found his answers, he is sure of everything. Wrench in his hand, he is busy tightening the screw to the clock. He shakes his other hand off and catches breath…

Nevermind, I had a shop near the hardware dealer back then. Things were bad. The money I gained hardly covered the rent. My mother in the other hand, caused trouble in the apartment if you leave her alone for more than 2 hours. When I get back home to accompany her; she doesn’t recognize me. Our work is mobile, as you can see. So I closed the shop. For five and a half years, I took care of her from her diapers to her food. I never complained. Her mind dissolved to pieces in front of my eyes. I woke up one morning to find her soul also departed. They say they were expecting it and that it wasn’t shocking. This is a mother we are talking about. How can you stand it? No matter what they say, a part of you dies with the dead. But you still have to keep living. That’s the right thing to do. I am pisces. So, loneliness isn’t quite my thing. My son gave me advice. I adopted a dog over the internet. We called her Melly Jane. My beloved mother’s name was Meliha. Look.

He puts the wrench down. Light two cigarettes he gives me one of them. His blue eyes are sparkling. Reddened and veined. They too leaking. Like the tailor unable to fix his own teat. He opens up a video from the phone. I lean to get the phone, assuming it’s his mother. I see a small fino type dog fetching a ball. She leaves it on the ground and wiggles her tail. I see his gray socks and hear his laughter, saying Good girl! I watch it three times and give the phone back to him. I say, how lovely.

Dogs are good, he says. He dries his eyes to explain. I actually ended up like this when I lost my father. I became childish. Don’t mind me please. And if you mind, then do mind. What can I do? This is how the world is. You have to know what you want. If you don’t know what you want, then you can’t even be unhappy. If I have one regret, it is for the times I bottled my feelings instead of simply letting go. It all piles inside. It takes up useful space.

He falls silent again. Doesn’t talk about his father. He unplugs the machine and picks up the pipe. He covers one end with his hand and blows through the other. Success. He turns around and winks at me. I am glad. Not because he managed to fix it but because he is smiling again. A door creaking open on the floor above interrupts our happiness. A scent, slipping from jasmine settles on the worrysome part of the brain. We shudder. He tries to adjust the pipe with his shaky hands as I stiffen hearing the echoes of her heeled slippers get closer and closer.

The clicking stops. She is dolled up, wearing a tank top. Black. A medium tint red skirt. She swings by our side. She decrees, may your work go with ease to Mr.Oğuz. He doesn’t respond choosing rather to smile back at her. But this smile is different than the others. The edge of his lips are timid and nervous. Her unpleasant gaze eventually finds me. She stares me down devilishly. She says, don’t let anyone smoke here. She flips her hair to the side and continues her way downstairs.

The man places the pipe back in. He tightens it. He dusts it off and begins slowly gathering his tools back in the bag. He leans on the cabinet and stands up. Fixing his hat he says, you can turn the valve in half an hour. I hand him the money. I say, brother Oğuz, do you have any plans for tonight?

His regular smile returns back to his face in a flash. We set plans to meet at eight, by the bay. He will bring the dog too.

*Rakı: a strong spirit distilled in Turkey from grain, usually flavored with aniseed.

Translated with the author’s approval by Ege Dündar

Hrvatski

 

Rekli smo tri. Sada je tek dva. Leđima sam naslonjen na dvorišni zid. Ispred, duž zida je prugasta mačka. Spava, sa zavijenim repom. U ruci imam vreću kruha, na jeziku refren pop pjesme zaglavljen u memoriji. Nježno zviždim. Auti – iz jednog je doprla pjesma kojom sam zaražen – prolaze i skakuću preko izbočine na cesti ispred mene. Nježni auti, šuštavi auti, proljetni auti… Čini se kao da se svi pridružuju zvužduku. Dan curi s namreškanog lišća u moje lice i ruke. Oči su mi gotovo zatvorene.

Bio je to jučerašnji dan prošlog tjedna. Bližila se večer. Sjedio sam ne radeći ništa, ukopan u kauč. Začulo se zvono. Četvrti puta u godinu dana i deset mjeseci. Lagao bih kad bih rekao da nisam bio iznenađen. Čovjek sa ljubičastom kravatom stajao je ispred mene, evaluirajući financijska kretanja tog dana. Drugih kretanja nije bilo. Tu negdje shvatio sam što je praznina. Na vratima su se čula dva kucaja. Stišao sam zvuk televizora i ustao. Kroz špijunku na vratima ugledao sam lice brinete. Niže, koketne. Dva tamna, osvajačka oka, nestrpljivo su očijukala, kao da znaju da sam ovdje.

Ispostavilo se da je to nova predstavnica stanara. S mojeg je stropa, navodno, curila voda. Zar nisam primijetio? Stube su bile pune blata. A ja sam trebao biti muškarac. Ja sam to trebao riješiti. Pokazivala je u smjeru ormara privezanog za zid. Zabrinuto sam uzeo papir iz njezinih ruku. Mrmljajući napravila je još kiseliji izraz lica i odšetala coktajući jezikom. Uspela se stepenicama klopočući potpeticama. Njezini su labavi mišići podrhtavali pod rozom haljinom cvjetnog uzorka. Snažan miris koji je ostavila iza sebe lutao je još neko vrijeme, smjestivši se, naposljetku, u mojoj glavi. Nisam si mogao pomoći. Htio sam da se spotakne i padne, kotrljajući preda mnom. Bila je samopouzdana i zadovoljna dojmom koji je ostavila. Zamahujući kosom, nestala je, zatvarajući vrata preda mnom dva kata iznad. Tri puta ih je zaključala.

Otvorio sam ormar. Unutra je smrdjelo po mošusu. Četiri ventila jedan iznad drugoga. Moje ime i prezime zapisano na trećem. Prstom sam ga osjetio. Ništa na ventilu. Cijev je puknuta. Puknuće raste, račva se. Kaplje svake četiri sekunde, po cijevi ispod. Isti se krug ponavlja na drugim cijevima. Na kraju doseže donji kut ormara, utičući u bazen. Podloga je nabubrila, upija prozirnu tvar i daje joj boju, puštajući je putovati sve do poda.

Padajuća kap pridružuje se drugima. Tekućina, zamućeno žuta, klizi u udubinu između mramora.

Zamotao sam ubrus i stavio ga na udubinu, a preko njega električnu vrpcu. Na ispupčenje sam stavio i staklenku, kako bih bio siguran.

Do jutra je preplavilo. Vrpca više nije nalikovala na vrpcu. Razmočeni je ubrus visio rastopljen. Mislio sam da nema potrebe zvati majstora. Ionako sam sljedeći mjesec trebao iseliti. Da sam

popravio štetu, morala bi mi to odbiti od stanarine. Problem je bila tvrdoglavost. Sve je bilo u redu dok nije povisila cijenu stanarine i predstavila to kao: uzmi ili ostavi. Nisam učinio ništa, tako da je to sada njezina briga. Možda bi to bilo dovoljno da je odgodim ili još bolje da se riješim histeričnog bijesa pred vratima.

Pobrisao sam žute mrlje između mramora i rastrgao vrpcu. Prerezao sam na pola bocu od litre i pol’ koju sam ostavio za posao. Mramor je bio suh kada sam se vratio. Ostalo je još tri prsta do prelijevanja boce. Ok, rekao sam. Ovaj posao je gotov. Našao sam si razonodu. Praznit ću bocu dan i noć. Nema problema.

Novo rješenje nije potrajalo ni tri noći. Krivica je moja. Zaboravio sam i spavao do podneva. Pod je bio žut. Jasno, ovaj posao riješit će boca od dvije i pol’ litre. Prerezao sam je koliko god visoko sam mogao i dobro je postavio. Činilo mi se kao da sam izbacio to sve i iz glave. Sljedećeg dana, tjeskoba me proganjala cijeli dan na poslu, jedva sam dočekao večer. Za čas sam se našao pred ormarom. Kapalo je brže nego prije. Nema lijeka, treba zatvoriti ventil na odlasku i žrtvovati san ako treba.

Dan poslije, udubina se proširila i boca nije mogla potrajati više od dva sata. Morao sam hodočastiti sedam-osam puta tokom noći. Izgubio sam san.

Bilo je to jučer, uvečer. Shvatio sam da nemam što izgubiti. Nisam više mogao ni sjediti i ništa ne raditi. Znao sam kamo vodi ova tvrdoglavost. Ili će žena ponovno pozvoniti ili će me uhvatiti s bocom u ruci. Odustao sam i nazvao broj napisan na komadu papira. Čovjek je znao ulicu. Dogovorili smo se da ćemo se naći danas, na dvorišnom ulazu, za 80 lira.

Sada je tri i pet. Prestao sam zviždati, koračam između mačke i vrata. Bilo bi super kada bi ovo bilo gotovo do četiri. Bez čaja, da samo razbijem dva jaja na maslacu i legnem ostavivši lagano otvoren prozor, osjećajući živahni povjetarac i zaspim. Nakon toga bezbrižni tuš… Da se u suton zaputim do zaljeva, u šetnji osušim kosu. Bez želje da se vratim, radostan zbog tog osjećaja. Podsjećajući se da je sutra nedjelja i zaputivši se prema baru. Da sjedim na rubu stola i govorim kakvog li olaksašanja! Slavim rješenje još jednog problema. Da mislim: radi čega bih bio sretan kada nebi bilo problema, prihvaćajući ih i zaboravljajući već na drugoj čaši. Ispijajući Raki kraj vode, dočekujući ponoć. Sa nekom dobrom starom pjesmom na jeziku, lutajući…

U tom trenutku, na ulici se pojavi čovjek. Mobitel u ruci, torba na ramenu. Jedna ručica visi, potrgana. Na glavi ima beretku poput mog oca, sa žuto crnim prugama, bez kićanke. Gleda naokolo. Izgleda kao da pogledom traži brojeve stanova. Čudo je da je to vjerojatno on. Radeći kao pripravnik kod svog ujaka upoznao sam mnoge vodoinstalatere, ali još nikada nisam vidio ovakvog. Ostavlja torbu na podu i poseže za mobitelom. Odbijam njegov poziv i mašem mu. Osmjehne se. Čak se i nasmije. Smijeh dolazi s ruba njegovih usana i preplavljuje mu oči. Ne nosi

torbu na ramenima već je uhvati za remen i produži korak prema meni. Mačka se budi i ispravlja, isteže se prije nego što će skočiti u vrt.

Pružam mu ruku.

-Zdravo, gospodin Oğuz, je li?

Stisne mi ruku i pozdravi. Na njegovom licu pojavi se iznenađeni pogled. Pušta mi ruku. Kakav gospodin, vjerojatno si misli. Možda mu je ta formalnost neobična. Traži odgovor u svojim blijedim cipelama ili dronjavim hlačama. Postane mi neugodno. Njegov se osmijeh ipak još drži. Puštam ga unutra i objašnjavam u čemu je problem, još na ulasku u stan. Očigledno je stručnjak. Ne želi komentirati prije nego vidi. Točno tamo, kažem, pokazujući na ormar.

On sjedi, prekriženih nogu, blizu kvara. Izgleda kao majstor za sitne popravke. U jednom trenu počisti smeće. Sada kima glavom s radosnim odobravanjem. Poseže za torbom. Patentni zatvarač je oštećen. Po sredini ga je zašio špenadlom. Otvara torbu i vadi alat. Napokon odlučuje skinuti kapu. Rukom prođe po ćelavoj glavi i osuši ruke na trapericama. Pogleda me…

“Vi barem imate još nešto kose. Sijede, doduše, mora da ste introvert. Ha, što ćeš. Život nas uči da gutamo emocije.” Vraća kapu na glavu. Tko je ovaj tip? Nekakav filozof?

-Ja se idem presvući. Ako nešto trebate zovite.

Trebao je nešto. Dodaje mi utičnicu i traži da je uključim.

Oblačim se i vraćam. Dajem mu čašu vode i pitam koliko će ovo trajati. Ako budemo imali sreće, mogao bi biti gotov za pola sata. Popije pola čaše i vraća se na posao. Odmaknem se dva koraka od njega, dijagonalno. Na prstima ima sitne ožiljke, s krastama. U dva pokreta prereže cijev. Shvativši da ću tako stajati kraj njega dok ne završi, počne govoriti. Kad bi cijevi bile one od starog željeza, trebalo bi nam cijelo jutro. Samo za mjerenje i lociranje. Nikad se ne može pronaći iz prve, tako da treba ostaviti prostor za grešku. Ako se prereže prekratko, nema natrag. Onda treba strugati. Ali najgori je električni izvor. Pucketajući zvukovi. Nikad to nisam volio. Hvala bogu, dobro smo. Sad je jednostavno. Treba samo spojiti krajeve i proradit će. Pričekat ćemo da se malo zagrije pa ćeš vidjeti. Onda, čime se ti baviš brate?

Moj red da budem iznenađen. Stariji je od mene sigurno više od dvadeset godina. Otkuda je došao ovaj “brate”? A opet, sviđa mi se što me tako zove. Kažem mu da sam bankar. To mu se sviđa. Vi ste zatočenici novca, ali fini je to posao, kaže. Htio sam da moj najstariji ide u školu, isto. Ali nismo si to mogli priuštiti. Prije sam ga znao voditi na pecanje, jednom tjedno. Stalno je govorio da će biti ribar kad odraste. Sada radi muziku kraj Bospora. Kaže da miksa pjesme, zovu to DJ, tako nekako. Kad je raspoložen, navrati s par piva. Onda pijemo skupa, i nakon nekog

vremena, pred zoru, tiho ode. Kaže da teško spava u našoj kući. Jednom sam ga posjetio. Fino mjesto. Svi su skakali od veselja. Rekao im je da dolazim. Bili su puni poštovanja. Kažu da se s tabletom možeš uživjeti u ritam, ništa od stajanja.

Ali što je to za mene sada, u mojim godinama. Neka je njima i veselja i nevolja koje to donosi. Jesam li u pravu?

Imam i mlađeg sina. Prije sedam godina majka ga je uzela i otišla, zauvijek. On ne želi sa mnom razgovarati. Kaže da odem do vraga. Nisam ljut. Ljudi često misle da mrze one na koje nisu navikli. Osim toga, koja je korist od ljutnje. Je li nekomu čini dobro? Glas mu oslabi na toj zadnjoj rečenici.

Ne znam mu odgovoriti. Niti on to očekuje. On je pronašao svoje odgovore, oko svega je siguran. S ključem u ruci, zaposleno pričvršćuje vijak za sat. Istrese drugu ruku i dolazi do daha…

Uglavnom, prije sam imao dućan blizu željezarije. Nije išlo. Novac koji nih zaradio jedva bi pokrivao stanarinu. Moja bi mama, s druge strane, radila probleme u stanu čim bi je ostavio samu malo dulje od dva sata. Kad bih joj se vratio, ne bi me prepoznala. Naš je posao pokretan, kao što vidiš. Pa sam zatvorio dućan. Pet i pol’ godina brinuo sam se o njoj, od pelena do hrane. Nikad se nisam žalio. Um joj se rastalio na komadiće pred mojim očima. Jednog sam se jutra probudio i vidio da ju je napustila i duša. Rekli su da su to očekivali i da nije iznenađenje. Govorimo o majci. Kako to čovjek može podnijeti? Bez obzira što kažu, dio tebe umire s pokojnom. Ali svejedno treba nastaviti živjeti. To treba. Ja sam riba, tako da nisam baš navikao na samoću. Ali poslušao sam sinov savjet. Udomio sam psa, preko interneta. Zvali smo je Melly Jane. Ime moje voljene majke bilo je Meliha. Gledaj.

Ključ je stavio na pod. Zapalio dvije cigarete, jednu pružio meni. Plave su mu, pomalo zacrvenjene oči, svjetlucale. I iz njih je curilo. Izgledao je poput krojača koji ne može popraviti svojih ruku djelo. Otvorio je video snimku na mobitelu. Nagnuo sam se prema ekranu, pretpostavljajući da ću vidjeti njegovu majku. Na ekranu se pojavio pas koji dohvaća lopticu. Ostavila je lopticu na tlu i počela mahati repom. Vidim njegove sive čarape i čujem njegov smijeh kroz koji joj govori: dobra cura! Tri puta odgledam video pa mu vratim mobitel. Lijepo, kažem. Psi su dobri, kaže on. Protrlja oči kako bi objasnio. Takav sam bio kad sam izgubio oca. Postao sam djetinjast. Nema veze, ne obaziri se na mene. Ili se obaziri. Što mogu? Svijet je takav kakav je. Moraš znati što želiš. Ako ne znaš što želiš, onda ne možes biti ni nesretan. Ako zbog ičega žalim, to je zbog toga što sam taložio osjećaje umjesto da ih jednostavno pustim van. Samo se gomilalo tu unutra. Zauzimalo koristan prostor.

Ponovno je utihnuo. Ne priča o svom ocu. Isključio je mašinu i podignuo cijev. Jedan je kraj pokrio rukom, a kroz drugi puhnuo. Uspjeh. Okrenuo se prema meni i namignuo. Drago mi je. Ne zato što je popravljeno, nego zato što mu opet vidim osmijeh. Škripanje vrata koja se otvaraju na katu iznad prekine našu sreću. Pojavi se miris jasmina koji se smješta u zabrinuti dio

uma. Prođe nas jeza. On drhtavim rukama pokuša namjestiti cijev, dok ja ukočeno slušam odjek potpetica koje su sve bliže i bliže.

Koraci stanu. Sređena je, u majici bez rukava. Crnoj. Crvena suknja srednje dužine. Dopleše do nas. Naredbeno izgovori – nadam se da sve ide glatko gospodine Oğuz. Umjesto da odgovori, odluči joj uputiti osmijeh. Ali ovaj je osmijeh drugačiji od prijašnjih. Rubovi usana bojažljivi su i nervozni. Njezin neugodan pogled pronalazi i mene. Zuri u mene zlokobno. Ne želim da itko ovdje puši, kaže mi. Prebaci kosu na stranu i nastavi se spuštati stepenicama.

Čovjek vrati cijev. Učvrsti je. Pobriše prašinu s nje i lagano počne pospremati alat u torbu. Osloni se o ormar i podigne. Namještajući kapu kaže da mogu upaliti ventil kroz pola sata. Pružam mu novac. Brate Oğuz, kažem, imaš li kakve planove za večeras? Osmijeh od malo prije vrati mu se na lice i zabljesne. Dogovorimo da ćemo se sastati u osam, kraj zaljeva. Povest će i psa.

* Raki: jako tursko alkoholno piće, destilirano iz žitarica, obično aromatizirano anisom

Preveo Nina Bajsic

Önceki / Previous Buket Uzuner
Sonraki / Next İlkyaz Ekim Yazılarıyla Yayında!