TÜRKÇE

nereye gitsek peşimizi bırakmaz keder
parlatmak için hayatı küllerle ovmak gerekmiş meğer!

hoş geldin diyorum her aklıma gelişinde
çünkü kimi zaman
ölüyor oluyorum,
doğuramadığım hayatın kahreden tekmelerinden.
bir el bulsam
nefes alacak bir pencere çizse aklıma
sırtımı yasladığım duvarda
ölüme dönmüşken yüzümü
o pencereden sızan tek bir renk düşse karanlığıma…
sonra aklıma sen geliyorsun da
doğrulup kurtarıyorum kendimi pençelerimden

kimi zaman sabaha uyanıp aynada karşılaşınca yüzünle
bir özür gibi ismimi söyleye söyleye yıkıyorum yüzümü.
sana kendimi başka nasıl affettiririm bilmiyorum
bir başlangıcı olan ne kadar hikaye varsa
işte o kadar yoktum aslında.
her hikayeye benden ırak bir başlangıç düşünce
ve çoğunlukla içi boş anlamlar bana yetmeyince
kenarda hiç oldum…
izledim gelenleri geçenleri
durup dinlenenleri
bir sürü kahraman tanıdım
ve bir sürü korkak…
hepsi tam da beklediğim noktada dokundular hayatıma.
ben bekledim…
bunca zamanın adını ömür koymaya utanarak
içine aykırılıklar doldurduğum bir bavulla
bekledim…

çeşitli sıfatlara bürünmeyi kabul ettikçe
onların arasında bir yerim de oldu
hatta sevildim bile diyebilirim
aşklarım oldu ve sevdalarım
çeşitli sıfatlara bürünmeyi reddedince
acıdıklarım ve acıyanlarım.
sonunda hep kendi hiçliğime kaçışlarım;
huzuru paha biçilmez yalnızlıklarım…

sadece ben olmanın yeterliliği ile
giydirilmiş onca toplumsal değerden hasarsız çıkmak
genelleştirilmiş ahlak yargılarına rağmen var olabilmek
rengi küllere bulamak demekti…
hayata dair ne varsa içinden geçtim,
içimde büyüttüm ve yok ettim.
son adım kavramsal kaygılardan muaf kalsın diye
kendi uçurumumdan atıp her şeyi
kendim tamamlanacaktım…
seni yeniden kalbimde duymasaydım
bu köşe kapmaca dolu hayatta tekil kalmayı
tamamlanmak sayacaktım.
aklıma her gelişinde
hoş geldin diyorum usulca gülümseyerek
ben olmanın yettiği
ve yarasız bir hikayede seni hatırlayınca
ardımda bıraktığım bir köşe daha
çoktan kapılmış oluyor…
gülümsüyorum,
kalbimde süveyda sızlanıp duruyor…
tanıdık o karanlığa burkuluyor içim
eski bir dostu yad eder gibi…
bir el bulsam
nefes alacak bir pencere çizse aklıma
ölüme dönmüşken yüzümü

sırtımı yasladığım duvarda
o pencereden sızan tek bir renk düşse karanlığıma…
sen gelince aklıma… susuyorum.

sonunda sen ve ben kalıyoruz geriye
bir de huzuru paha biçilmez yalnızlığımız.
kısacık bir ömürde büyümüşüz
defalarca yanıp defalarca sönmüşüz
tekrar tekrar doğmanın laneti gibi bu ezber yaşam
bozdukça hep başa dönmüşüz…

yine ateşe veriyorum bana giydirilen tüm sıfatları
‘sonrası için bir kez daha küllerimi bırak’ diyen sen yanıma
korkma diyemiyorum da gülümsüyorum…
artık bir bavul dolusu aykırıyız ikimiz,
rengi küllere düşen başlangıçlar seferiyiz.

ENGLISH

Wherever we go sorrow follows
To polish life, it seems one must scrub with ashes!

Welcome I say every time you come to mind
Because sometimes
I am dying,
From the crushing kicks of the life
I couldn’t bare giving birth to.
If I found a hand
To draw on my head a window for breathing through
To let a single colour seep onto my darkness
When I, leaning against the wall
Had turned my face to death…
You come to mind then
I straighten up and rescue myself from the claws of my own hands

Sometimes when I wake in the morning and find your face in the mirror
I wash my face, while repeating my name like an apology
I know not how else to make amends with you
However many stories have a start
That’s how absent I was
When every story took on
A beginning far away from me
And when mostly hollowed meanings fell short for me
I became a marginal chipher…
I watched those passing by
Those paused to rest
I met many heroes
And many cowards too…

They all touched my life exactly at the point I expected it.
I waited…
Ashamed to name all this time a life
With a suitcase I stuffed separations in
I waited…

As I came to accept being disguised in various adjectives
I had a place among them
I can even say I was loved
I had lovers and love affairs/romance
And those that when I refused being disguised in various adjectives
Who pitied me and whom I pitied on
My escape at long last, to my own nothingness;
The priceless peace of my lonelinesses.

With the fulfilment of just being me
To leave unharmed from endued societal values
To be able to exist despite generalised moral judgements
Was to stain colour with ashes…
I traversed through whatever there is about life,
I nurtured and destroyed it within.
To leave the last step immune from contextual concerns
I was going to push everything off my own cliff
To be finished myself…
If I hadn’t felt you in my heart again
I would assume being single in this life full with puss-in-the corner
Was to be complete.
Every time you come to mind
I say welcome smiling gently
When I remember you
In an unscathed story and being me was enough
One more corner I left behind
Is taken already…
I smile,
A blackspot in my heart aching…

Inside I fold into that familiar darkness
Like harking back to a friend of old…
If I found a hand
To draw on my head a window for breathing through
To let a single colour seep onto my darkness
When I, leaning against the wall
Had turned my face to death…
When I think of you…I sush.

At last it’s the two of us who remain
And the priceless peace of our loneliness.
We grew up in such a brief lifetime
Flashing on and off time after time
This memorised life resembles the curse of being born over and over again
Back at the start every time we thwart…

I set ablaze yet again all the adjectives dressed onto me
You that says ‘leave my ashes once more for later’ to my side
I can’t say don’t be afraid but I smile…
Now we are a suitcase full of contradictions, the two of us
A voyage of beginnings with its colour falling into ashes

 

Translated with the author’s approval by Ege Dündar

Önceki / Previous The Independent son 10 yılın en iyi 40 kitabını seçti; Orhan Pamuk ve Elif Şafak da listede
Sonraki / Next The 40 best books of the decade, from The Testaments to Bring Up the Bodies