Son Gün / The Last Day / Den Sidste Dag


TÜRKÇE

Yürürsün.
Hava ılık ve derin, yoğunlaşmakta. Ağaçlar, çalılar hareketsiz duruyor. Sokaklardaki tek tük insanlara tepeden baksan nereye gittiği belli olmayan bakterilere benzetirsin. Bir yokuş vardır yürüdüğün yerde, tırmanırsın. Mahalle bu ya, hemen arkasından bir de iniş bekliyordur seni. Tırmanırken yorulan bacakların inerken kendi başınaymış gibi davranır. Kopup gitmek ister senden, izin vermezsin, gideceğin yerler için lazımdır onlar. Yürürsün.
Kot farkını ölümlü teknik detaylara boğmamak için yapılmış beton istinat duvarının önüne gelirsin. “Fikrimin ince gülü” yazmıştır birileri. Hemen yanında gerçekçi sınırlarda bir de gül çizilmiştir, kırmızı. Ortasında kalp bulunan isimlerle birlikte konuyu anlarsın. Ersin, Azime’yi seviyor, söyleyemiyor, Azime duvarın önünden geçiyor belli ki, sürpriz onu bekliyor. Hala bekliyor mu, Azime bu jesti çok önceden görüp ne yaptı, bilemiyorsun. Bilemezsin. Duvarın üzerinde süren toprak parçasına dikilmiş ibadethanenin göklere uzanan minaresi, hareket eden parçalı bulutları kesiyor.
Önünde merdiven, bir parkın içine iniyor, bu mahallede ya iniyorsun ya da çıkıyorsun. Ayaklarının dibinde büyük bez şemsiyelerin ve yamalı brandaların örttüğü pazar yeri var. Bağırışlar, domates ve salatalıklar seni yolundan çevirir. Kalabalıkta ve örtüler altında gökyüzüne bakılmaz. Sen devam edersin kaldırımdan, yürürsün. Sana eğimli gelen yol karıncalar için düzdür. Telaşla ve hizayla işlerinin başındadırlar. Bir yaprak parçası taşımaya çalışan karıncayı tutup gitmesi muhtemel yol üzerinde ileri taşımak istersin. Kaygan ve eklemli bedeni parmak uçlarına bulaşır, taşıdığı parça düşer, boş kalan kıskaçları derini kıstırır. İyilikten de anlamıyor dersin, yürümeye devam edersin. Ardında, bacakları gökyüzüne doğru kıvrılıp açılan karınca eski haline dönmeye çalışmaktadır.
Yol seni en fazla iki kişinin yan yana geçebileceği tahta bir köprüye getirir. Köprünün tahtalığı anılarında saklıdır. Artık şehirde su kanallarının iki yakasını bir araya getiren köprülerin hepsi demir bir iskeletten ve baklava desenli saç zeminden oluşmaktadır. Kanalın dibinde kurumuş toprak vardır, su toprağın çevresini dönerek ilerler, bir cesaret kanalın içine inersin. İnerken sazlıklar koluna değer, temas içini bulandırır. Kuru toprağın üstünde, içine adam sığacak bir delikten tencereden lavaboya dökülür gibi suya karışan lağımı görürsün. Sen, köprünün oynak yansımasını suyun üzerinde izlerken hafif esmeye başlayan rüzgâr, ara sıra kokuyu üstüne bulaştırır. Gökyüzü bulanmaktadır, sazlıklar sallanır, renkleri kirli bir sarıyı andırır. Uzakta bir yerde regülatör kapakları bir anda açılsa boğulacağını düşünürsün, bir sinek alnına konar, vızıltısı boğulma korkusunu katlar ve tırmanırsın.
Beyaz ve mor çiçeklerin dallarda kumaş parçaları gibi sarktığı bir ağacın önünde ayağına bulaşan çamurları çimenlere sürterken doğa senin için bir dilek tutar. Apartmanların gerisinde yağmur başlar. Yağmura doğru yürürsün. Yaşlı bir kapı ve pas kokulu kolu önüne dikilir. Eski tuğlalarla örülü bir bahçenin içindesin. Gök gürültüsü yakınında. Duvarların üstüne sarmaşıklar yürümüş. Ortada kuru bir güvercin ölüsü, seyrek düşen damlalardan biri henüz kuşa denk gelmemiş. Bahçenin bir yanı yıkılmış, yıkık yerden yeni kazılmış bir apartman temeli görünüyor. Birazdan içi su dolacak, bir takım adamlar suyu boşaltmak için makine çalıştıracak. Kuşa bakıyorsun, içinde hiçbir duygu belirtisi yok. Kuşun hemen yanındaki geniş yapraklı bitki daha çok dikkatini çekiyor, bir tarlada görmüş gibisin çocukken. Karpuz ya da kabak, hatırlamıyorsun. Belki de hiçbiri değil. Yağmur hızlanır, omuzlarından seni ıslatmaya hazırlanır. Bahçenin içi uzun uzun anlatacağın şeylerle doludur, yeni bir tuğlanın gözünde çok önce kurumuş bir örümcek sallanır, bir kedi duvara tırmanır, bırakmalısın. Orada seni tekrara düşürecek imgelerden başka bir şey yok.
Bir apartmanın su olukları zamandan ve bakımsızlıktan ötürü delinmiştir, kiremitleri temizleyen yağmur suları topluca kaldırıma düşmektedir. Kaldırımın bu kısmı etrafına göre daha temizdir artık, yağmur asırlarca sürse ve su, bu uzun sürede akmaya devam etse, kaldırımda bir delik açılacaktır. Delik açıldığında sen karanlık bir çukurda çoktan uyumuş olacaksın. Yürürsün. Sırf mesai saatleri içinde sokaklarda yürüyebildiğin için yürürsün. Şimdi, bacakların da ıslaktır. Artık kurumak için sadece evde olman gerekir. Bir köpek ağzında irice bir kemikle önünden geçer, direnemezsin, köpeği takip edeceksin. İyice ıslandıktan sonra ıslanmanın garip özgürlüğü ruhunu sarar. Ayak parmaklarının arasında ıslak çorabın baloncuklar yayar, bileklerine değen kumaş soğur, seni üşütür. Köpek peyzaj çalışmaları kapsamında ekilmiş körpe bir çalının dibini eşeler. Kemiği oraya gömüşünü izlersin. Kaldırım taşlarıyla çevrili doğanın ortasında güdülerini takip etmesi içini kaldırır. Islaklıkla keçeleşmiş tüyleri kirpiklerinle birleşir, ayıramazsın. Etraf kararır, rögar kapağının çevresindeki girdap suları yutar, delinen gök lacivert bir renkte geceye dolar.
Dokundukların normale dönmüştür, karınca yuvasında, çimene bulaşan çamur topraktadır. Bir tek sazlıklar salınmayı sürdürür, dokunan onlardır çünkü. Olay bir türlü başlamamıştır. Anlar vardır. Her şey duruyordur. Yeniden açamasan gözlerini, son günün böyle geçmiş olacaktır.
Yokuşlar ve inişler sen olmasan da yürünecektir. Yağmur yüzyıllardır yaptığı yapacak, karıncalar sensiz daha mutlu olacaktır.

ENGLISH

You walk.

The air is lukewarm and deep, condensing. The trees and bushes stand still. If you looked at the few people on the streets from above, you could mistake them for bacteria without any sense of direction. There is a hill where you walk, you climb it. This being the neighbourhood, a descent awaits you right behind it. The legs growing weary while climbing act unaided on the
way down. Wanting to tear away from you, but you won’t let them, you need them for the places you will go. You walk.
You stroll upon a concrete retaining wall made to spare technicalities of elevation difference from deathly, technical details. Someone wrote “The thin rose of my idea.” Right next to it is a rose drawn in realistic boundaries, in red. You get what it’s all about with the names with hearts between them. Ersin loves Azime, can’t say it, Azime passes by the wall obviously, a
surprise awaits her. You don’t know if it’s in waiting or what Azime did if she noticed this gesture long ago. You can’t know. The minaret reaching to the skies from the place of worship planted on a piece of the earth over the wall cuts the moving, intermittent clouds.

Stairs infront of you lead down to a park, in this neighbourhood you either climb down or up. There’s a marketplace at your feet concealed by large, white umbrellas and patched caliches. Shouting, tomatoes and cucumbers turn you from your way. In the crowd and under the covers you can’t see the sky. So you walk on from the pavement. The road that feels curved to you is straight for the ants. They tend to their work in a hurry and in line. You want to carry the ant trying to haul a piece of leaf further down on the road it’s likely headed. It’s slippery and jointed body stains your finger tips, the piece falls, It’s emptied pincers pinch your skin. You think it doesn’t appreciate kindness and walk on. Behind you the little ant with it’s legs curved
and spread towards the sky is trying to return to it’s old state. The road leads you to a wooden bridge only wide enough for two people to cross side by side. It’s woodwork is made of memories. In this city nowadays, all the bridges uniting two sides
of water channels are made up of iron skeletons and baklava* patterned steel plates. The channel holds dried earth at the bottom, the water slips around the earth moving in circles, with a spike of courage, you step down into the channel. On the way the reeds reach your arm, the contact nauseates you inside.

On the dried earth, you see sewage mixing up with the water, spilling through a whole large enough to fit a man as if from a cooking pot to the sink. As you watch the playful reflection of the bridge on the water, the wind softly beginning to blow embroils you with the scent. The sky is getting murky, reeds shaking, their colour reminiscent of a dirty yellow. You think you could drown if regulator covers open up all of a sudden somewhere afar. A fly lands on your forehead, it’s buzz duplicates the fear of drowning and you climb back out. As you scuff off the mud stuck on your feet on the grass in front of a tree where purple and white coloured flowers hang from the branches like drapery, nature makes a wish for you. Rain starts pouring behind the apartments. You walk towards it. An aged door and it’s rust scented knob stands infront of you. You enter into a garden weaved by olden bricks. Thunder rumbles close. The walls have vines climbing over. A dried pigeon cadaver lies out in the open, drizzling raindrops yet to fall upon it. A part of the garden is demolished, the newly dug foundations of an apartment can be seen from the crack. In a while, it will fill with water, some men will start a machine to empty it out. You look at the bird, no sign of any feelings inside. You are more attracted by the wide leaved plant right next to it, as if you had seen it in a field as a kid. Watermelon or pumpkin, you don’t remember. Perhaps it’s neither. The rain picks up speed and readies to get you wet on the shoulders. The garden is filled with things you can tell of at great length, in the eye of a new brick a long dried spider swings, a cat climbs the wall, you should let it go. There’s nothing there other than images that makes you fall into repetition.

The gutter of an apartment, punctured by time and neglect, drains rain waters en masse on the pavement. This side of the sidewalk is cleaner than it’s surroundings now, if the rain lasts for centuries and if the water keeps flowing in this long interval, the sidewalk would be inpierced as well. When a hole does spring up, you will be long asleep in a dark ditch. You walk, simply because you can walk the streets during office hours. Now your legs are also wet. You should be at home to dry up now. A dog with a hefty bone in it’s jaws passes you by, you can’t resist, you will follow the dog. After being getting properly wet, the strange freedom of being soaked wraps up your soul. In between your toes, your wet socks makes bubbles, the fabric touching your ankles grows cold, making you shiver. The dog scratches at the bottom of a tender bush planted as part of the landscaping works. You watch the bone being buried there. The dog rises again to follow it’s instincts in the middle of nature surrounded by paving tiles. It’s fur matted by dampness couples with your eye lids, you can’t disjoin them. It gets dark, the whirlpool swallows the waters around the manhole cover, the pierced sky congests the night with an indigo color.

The things you touched has returned to normal, the ant in it’s nest, the mud smudge on the grass lies in the earth. Only the reeds continue to sway, because they are the ones that touch. The incident had somehow failed to start. There were only moments. Everything was at a standstill. If you don’t open your eyes again, your last day would come to pass as such. The
slopes will be walked up and down regardless of you. The rain will do what it does for hundreds of years and the ants will be happier without you.

Translated by Ege Dündar

DANSK

Du går.
Luften er lun og fugtigheden høj. Træer og buske rører ikke på sig. Hvis du betragtede de få mennesker på gaden oppefra, ville du antage dem for at være bakterier, der bevægede sig rundt, uden retningssans. Der er en bakke, der hvor du er. Du bestiger den.
Dette er kvarteret, hvor en af dine forfædre venter dig lige bag ved. På vej ned bliver benene trætte af at klatre uden noget at støtte sig til. De vil rive sig løs, men du tillader det ikke. Du har brug for dem, for at nå derhen, hvor du ønsker dig. Du går.
Du går på en støttemur af cement, en detaljeret teknisk løsning bygget for at udligne den potentielt dødelige højdeforskel. Nogen har skrevet ”Min tankes tynde rose”. Lige ved siden af er der tegnet en realistisk rose, med rødt. Du ved, hvad det handler om, navne forbundet med hjerter imellem sig. Ersin elsker Azime, men kan ikke sige det højt, Azime går naturligvis forbi muren, en overraskelse venter hende. Du ved ikke om det er noget der endnu venter hende, eller hvad Azime siden gjorde, hvis hun for længe siden fik øje på det. Du kan ikke vide det. Minareten strækker sig mod himlen fra det hellige sted på jorden ovenfor muren, skærer sig gennem de sporadiske skyer, der langsomt bevæger sig.
Trappetrin foran dig fører ned til en park, i dette kvarter klatrer du enten op eller ned. Der er en markedsplads for dine fødder, omkranset af store, hvide paraplyer og lappede læskærme. Høje råb, tomater og agurker trækker dig væk fra din rute. Inde i mængden og under overdækket kan du ikke se himlen. Så du går videre ad fortovet. Den vej der føles buet for dig, er lige for myrerne. De plejer at udføre deres arbejde hurtigt, og på en lige linje. Du vil gerne bære den myre, der forsøger at slæbe et stykke af et blad længere ned ad den vej, den bevæger sig ad. Dens glatte, to-delte krop pletter dine finerspidser, bladet falder. De nu tomme knibtænger klemmer om din hud. Du tænker, at den ikke værdsætter din venlighed og går videre. Bag dig forsøger den lille myrer, med bøjede ben, spredt for vinden, at finde tilbage til sin oprindelige form.
Vejen fører dig til en træbro, kun lige akkurat bred nok til at to mennesker kan gå side om side. Dens trækonstruktion er bygget af minder. Nu om dage er alle broer, der forbinder to sider af en kanal, bygget op af et jernskelet og baklava-mønstrede jernplader. Bunden af kanalen er tør, vandet løber i cirkler rundt om de udtørrede pletter af jord, med et grand af vovemod bevæger du dig derned. På vej ned strejfer sivene din arm, berøringen giver dig kvalme. På den tørre jord kan du se spildevand blandet med vandet, løbe fra et hul så stort at et menneske kan være i det, som fra en gryde, hvis kogende indhold løber ned i vasken. Mens du betragter de legende refleksioner fra broen i vandet, begynder bløde vindstød at vikle dig ind i en duft. Himlen bliver mørkere, sivene svajer, deres farve tangerer beskidt gul. Du tænker at du ville drukne, hvis dæmningslågerne et sted langt væk, pludselig åbnede sig. En flue lander på din pande, dens summen blander sig med din frygt for at drukne og du klatrer op igen.
Imens du skraber mudderet af dine sko i græsset foran et træ, med hvide blomster hængende som et broderi fra grenene, opfylder naturen et ønske for dig. Bag ved husene begynder regnen at sile ned. Du går den i møde. Foran dig er en gammel dør med et rustbelagt greb. Du går ind i en have vævet af gamle mursten. Tæt ved rumler tordenen. En vinplante klatrer op over muren. Kadaveret fra en udtørret due ligger frit tilgængelig, støvregnen lander på den. En del af haven er ødelagt, udgravningen til et fundament for en ny bygning kan ses i sprækken. Inden længe vil det være fyldt med vand og nogle mænd vil starte en maskine, der skal tømme vandet ud. Du ser på fuglen, der er ingen tegn på indre følelser. Du er mere optaget den bredbladede plante lige ved siden, det er som om du har set den før, på en mark da du var barn. Vandmelon eller græskar, det kan du ikke huske. Måske er det ingen af delene. Regnen tager til og dine skuldre bliver hurtigt våde. Haven er fyldt med ting du genkender på afstand, en udtørret edderkop gynger i sit spind fra side til side i hullet på en mursten, en kat kravler på muren, du bør lade det være. Der er intet der, ud over forestillinger, der får dig til at genkalde fortiden. Fra en tagrende på en bygning, ødelagt af tidens tand og mangel på vedligeholdelse, løber regnvand i en jævn strøm ud på fortovet. Denne side af fortovet er nu renere end omgivelserne, hvis regnen bliver ved i århundreder og hvis vandet vedblev at flyde med sådan en kraft, så ville fortovet også forsvinde. Når det sker, vil du for længst ligge sovende i den mørke muld.
Du går, simpelthen fordi du kan gå i gaderne mens andre folk er på arbejde. Nu er dine ben også våde. Du burde være derhjemme nu, og tørre dig. En hund går forbi dig med et stort kødben i gabet, du kan ikke modstå fristelsen, du følger efter hunden. Efter at være blevet godt og grundigt våd gribes du af en sær følelse af frihed ved at være gennemblødt. Der opstår vandbobler i sokkerne mellem dine tæer, buksekanten, der rammer dine ankler er kold og får dig til at skælve. Hunden skraber i jorden med poterne under en spinkel busk, der står som en del af en vejbeplantning. Du ser på, mens den begraver kødbenet. Hunden retter sig op igen, følger sine instinkter midt i et stykke natur, omgivet af fortovsfliser. Dine øjenlåg lukker til i dampen fra dens fugtige pels, du kan ikke skille dem ad. Det bliver mørkt, en malstrøm af vand opsluges af det mandstore dæksel, de gennemhullede skyer kæmper med den indigoblå nattehimmel.
De ting du har rørt ved er ved at vende tilbage til deres normale tilstand, myren i sin rede, mudderet, der er tørret ud på græsset, er nu på jorden. Kun sivene bliver ved med at svaje, fordi det er dem, der berører. På en eller anden måde er begivenheder slet ikke begyndt. Der var kun øjeblikke. Alt var gået i stå. Hvis du ikke åbner dine øjne, så er det sådan din sidste dag vil gå. Skråningerne vil blive betrådt, op og ned, uafhængigt af dig. Regnen vil gøre, som den gør i hundredvis af år og myrerne vil være lykkeligere uden dig.

Önceki / Previous BantMag'e göre 2019'un En İyi Yabancı Albümleri
Sonraki / Next Edebiyata Şeker Portakallı bir bakış