TÜRKÇE

16 Mart 2016 tarihinde, Tayland’da akvaryum balıkları üretip Dünya’ya ihraç eden balık çiftliklerinden birinde, bir Betta balığı Dünya’ya geldi. Kendi gibi yüzlerce kardeşi ile bir metre küplük bir akvaryumda, kendisininki gibi yan yana dizilmiş yüzlerce akvaryumdan birinde yumurtasından çıktı. Daha yumurtadan çıkar çıkmaz hayatta kalma yarışı başladı. Koca akvaryumda gizlenecek hiçbir yer, arkasına saklanacak hiçbir şey olmaksızın birkaç ay içerisinde aklı erecek çağa erişti. Aklı erdikçe içinde bulunduğu durumu anlamlandırmakta zorlanıyor, bir şeylerin ters gittiğine dair inancı daha da güçleniyordu. Etrafındaki yüzlerce kardeşi de kendi gibi içten içe hayatlarının bu şekilde ilerlememesi gerektiğinin, bunun doğal akış içerisinde vuku bulamayacak kadar absürt olduğunun farkına varmaya başlamıştı. Bazıları bu duruma başkaldırıp yemek yemekte ve gelişim göstermekte dirense de, kardeşlerinin büyük çoğunluğu her gün belli bir saatte içinde bulundukları akvaryumun üst camındaki aralıktan serpiştirilen lezzetli mamadan gayet memnundu. Hayatta kalmaları için savaşmalarına gerek yoktu, ama mutlu sayılmazlardı, bir şeyler ters gidiyordu. Bir canlıyı hayata bağlayan en güçlü güdü olan hayatta kalma güdüsünden yoksun olmanın yaşattığı amaçsızlığı iliklerine kadar hissediyorlardı. Seiy de tıpkı çoğunluk gibi kendisini oraya ait hissetmiyor, sadece tek bir kardeşine hissettiği yakınlıkla yaşama tutunmaya çalışıyordu. Sarı renkte bir Betta balığıydı bu. Doğaları gereği, kardeş olmanın hiçbir anlam ifade etmediği bu hengâmede, zamanla yakın arkadaş oldular, ikisi de o ıslak cehenneme bu şekilde katlandılar.

    Atalarının yüzdüğü sularda hiç yüzmemiş olsalar da, yaşamın içi su dolu o küp cisimden ibaret olmadığını genlerine işlenmiş güdülerle sezinleyebiliyorlardı. Hiç yaşamadıkları, hiç bilmedikleri bir hayatın hayalini kuruyorlardı. Erişkin boya ulaşmaya başladıkça aralarında huzursuzluklar çıkmaya başladı. Huzursuzluk kavgayı, kavga ise nefreti getirdi. Bakıcıları ise her şeyi biliyordu: Betta balıkları tek yaşamayı seven canlılardı. Özellikle de erkekler, türdeşlerine karşı agresif, tek yaşayan ve  hemcinslerine denk geldiklerinde ölene dek kavga etmekten çekinmeyecek kadar gözü kara olurdu. Bu yüzden kısa süre sonra birbirlerinden ayrılmaları gerekecekti. Aksi takdirde en iyi ihtimalle o uzun ve ihtişamlı yüzgeçleri zarar görecek, en kötü ihtimalle de öleceklerdi. Geç olmadan tesis çalışanları üzerine düşeni yaptı ve tüm balıkları birer birer toplayıp yarısına kadar su doldurdukları plastik bardaklara yerleştirmeye başladı. Kahramanımızın diğer Betta balıklarında bulunmayan hilal şeklinde bir lekesi vardı. Bu yüzden çalışanlar ona Tayca’da “ay” anlamına gelen Seiy adını vermişlerdi. Seiy toplanıp bardaklara fırlatılan kardeşlerini şaşkınlıkla izlerken, içerisine düşmekte olduğu belirsizlikten dolayı, aylardır kaçmak istediği akvaryuma sığınmıştı. Fark edilmeyeceği umuduyla bomboş akvaryumun köşesine, su filtresinin hemen altına saklanmıştı. Fakat çabası nafileydi, tesis çalışanı onu da bulup kısa bir süre akvaryum içinde kovaladıktan sonra sıkıca tutup, kardeşlerine yaptığı gibi hızlıca boş bir bardağın içine fırlatmıştı.

    Üstelik Betta balıkları yarım ciğerli ve oldukça dayanıklı balıklar oldukları için, öyle her birinin koca akvaryumlarda, iyi şartlarda bakılmasına da gerek yoktu. Bu yüzden yapılacak en kârlı iş, tüm kardeşleri daha az yer kaplamaları için olağanca küçük alanlara ayrı ayrı hapsetmekti. Oysa hemen arkadaki Japon balıklarının binlercesi aynı akvaryumda kalabiliyordu. Seiy ve tüm diğer kardeşleri üç hafta kadar ayrı ayrı bardaklarda, gün içerisinde birbirlerini izleyerek zaman geçirdiler. Sıkılıyorlardı, içlerinden kaçmak isteyenler de vardı, fakat tüm bardakların üstü kapalıydı. Hem kaçıp ne yapacaklardı ki? Bardakların üstü, çalışanlar tarafından her gün bir kez açılıyordu. Yem verildikten sonra da itinayla tüm bardakların üstü tekrar kapatılıyordu. Belli ki patron zayiat istemiyordu. Bir gün bakıcılardan biri yem verdikten sonra balıklardan birinin içinde bulunduğu bardağın kapağını kapamayı unuttu. Tüm balıkları yemledikten sonra çalışanlar işlerine, diğer balıklarla ilgilenmeye geri döndüler. Zaten günde en fazla iki kez uğruyorlardı, zira balıkların açlıktan ölmemesi insanlar için yeterliydi. İnsanlar diğer türleri beslerken, Seiy ise kuşkulu gözlerle üstü açık bırakılan bardağı ve içindeki kardeşini izliyordu. Üstü açık bardağın içindeki en sevdiği kardeşiydi. Sarı Betta ile bir çok kez akvaryumdan kaçma planlarını konuşmuşlar, lakin birkaç kez suyun dışında nefes almayı denediklerinde, eğer kaçarlarsa öleceklerini keşfedip vazgeçmişlerdi. Evet, bardağın üstü açıktı ve çapraz dizilmiş bardaklardan birbirlerini görebiliyorlardı. Sarı betta, kardeşine bir süre baktı ve sonra bir anda suyun olağanca üstüne fırladı. Seiy şaşkındı ve olacakları görmek için, bardağın dibine gidip, yere düşen kardeşini izlemeye başladı. Kardeşi beyaz ve nemli fayansta çırpınıyordu. Var gücüyle kendini yukarı atmaya ya da insanlar tarafından fark edilmeye çalışıyordu. Çırpınışlarını tek fark eden kardeşiydi. Seiy’in çaresiz bakışlarını gören diğer balıklar da sarı bettaya dikkat kesildi. Acıyla olanları izleyen Seiy bir süre sonra bunun bir geri dönüşünün olmayacağını, sarı kardeşinin ve tek arkadaşının öleceğini anladı. Anlar anlamaz bu durumun bir an önce sona ermesini istedi. Fakat çırpınışları yavaşlayan sarı bettanın canı çıkmak bilmiyor, zavallı balığın tepinişleri kesik bir hal alıyordu. Ağzını hızla açıp kapayan balık bir yandan da son kuvvetiyle hareket etmeye çalışsa da, ancak on dakika sonra susuzluğa ve yorgunluğa yenik düşerek can verdi. Seiy daha önce hiç tatmadığı, varlığından dahi haberdar olmadığı bir duyguyla cebelleşiyordu. Anlamsız hayatına bir de başa çıkması zor bir acı eklenmişti. Hem kardeşini gözleri önünde kaybetmiş, hem de içinde bulunduğu hapishaneden kaçmaya çalışanların başına ne geleceğini keşfetmişti.

    İki saat boyunca Seiy, kardeşinin yerde uzanan ölü bedenini izleyip karamsar düşüncelere daldı. Derken uzaktan gelen bir insanın adımlarının suda yarattığı titreşimle irkildi. İçinde bir umut yeşerdi. Bir umut; belki kardeşi ölmemişti ve o insan, onu kurtarabilirdi. Adam yerdeki balığı almaya çalışırken birkaç kez elinden düşürüp cebelleştikten sonra tırnaklarıyla kaygan balığı kavradı ve birkaç adım ilerleyip balığı çöp kutusuna fırlattı. Yaşanan bu olaydan diğer kardeşlerinin haberi bile yoktu, zaten olsaydı da, hiçbiri Seiy kadar üzülmeyecek, ya da acısını paylaşıp hafifletemeyecekti. Seiy o günden sonra bir hafta kadar hiçbir şey yemedi. Bir şey yemese de hızla büyümeye devam ediyordu. Yüzgeçleri iyice uzamıştı, kıpkırmızı bir renge bürünmüş küçücük pullarıyla, kan rengi kadife bir gece elbisesini andırıyordu. Etrafına baktığında bir kısmı kendi gibi upuzun yüzgeçli farklı renklerde birkaç Betta balığı görüyordu. Ancak halen kısa yüzgeçli ve daha az gösterişli olanlar vardı. Sonradan anlayacaktı ki, kısa yüzgeçli ve daha az albenili olanlar dişi balıklardı. Erkek Bettalar doğa ananın onlara bahşettiği tüm güzellikle arzı endam ediyorlar, küçük bardaklarda yeni alıcılarını bekliyorlardı. Dişilerse damızlık olarak kullanılacaktı. Kısa süre sonra artık hepsi erişkinliğe erdi. Tam da bu zamanlarda, günlerden bir gün, kahramanımız, tesisteki hareketlilikten, ardı ardına yakılan beyaz floresanlardan, bir şeylerin olacağını sezinledi. Yanan floresanların beyaz ışığıyla, üretim tesisi adeta koca bir ameliyathaneye dönmüştü. Seiy henüz şaşkınlığını atamadan, elinde beyaz buz çantalarıyla insanları fark etti. İnsanlar, yarısına kadar su doldurdukları en fazla bir avuç büyüklüğündeki poşetlere balıkları birer birer paketlemeye başladılar. Her poşette bir balık olacak şekilde yüzlerce küçük poşet hazırladıktan sonra poşetleri dizdikleri yerden saya saya buz çantasına fırlatmaya başladılar. Seiy’in içinde olduğu poşeti de buz çantasına atan adam kendi kendine mırıldandı; iki yüz elli altı.

    Daha nicesi buz çantasının yolunu tuttuktan sonra, çantanın kapağını kapattılar. Seiy başta olmak üzere balıkların tümü şaşkındı, dehşete düşmüşlerdi. Ortalık zifiri karanlığa bürünmüştü, dışarıdan yalnızca kendi aralarında konuşup gülüşen insanların boğuk sesleri geliyordu. Sonra içeride bir hareketlilik oldu, belli ki bir yere götürülüyorlardı. Yemek yemediği günlerin açlığına ve uyumadığı gecelerin uykusuzluğuna daha fazla dayanamayan Seiy bir süre sonra yorgunluğa yenik düştü ve uykuya daldı. Uyandığında akvaryum günlerinden kalma su filtresinin çıkardığı motor sesine benzeyen, fakat çok daha güçlü bir sesle irkildi. Uçaktalardı, tüm balıklar Türkiye’ye götürülüyordu. Her yıl üretilen milyonlarca balık gibi dünyanın farklı yerlerine dağıtılıyorlardı. Seiy’in kaderine de Türkiye düşmüştü. Tayland’da doğmuştu, fakat Türkiye’de ölecekti. Kaderine teslim olmuş, kapağın açılacağı, içeriye ışığın dolacağı anı bekliyordu. Kardeşinin acısı, yavruyken kaldığı akvaryum, erginken beklediği bardak artık tamamen geçmişte kalmıştı. Başına gelenlerin izlerini o kadar kanıksamıştı ki, sanki hiçbir şey olmamış gibiydi. Tek arzusu ölmemek, hayatta kalmaktı. Geçen zamanın da etkisiyle iyiden iyiye azalan oksijeni bitirmemek için kendini sakin tutmaya çalışıyor, olabildiğince uzun aralıklarla nefes alıyordu.

    Derken kapak açıldı. Esenler’de bir balık toptancısına getirilmişlerdi. Açık kapaktan yukarı baktığında el ele sıkışan ve birbiriyle şakalaşan iki insan gördü. Adamlardan biri gitti, diğeri ise kutuyu kucakladı, bir süre yürüdükten sonra sertçe yere bıraktı. Poşetleri birer birer açıp balıkların tümünü tekrardan bardaklara doldurdu. Aynı şeyin tekrarlandığına üzülmesi gerekse de, tekrar taze su ve bol oksijene kavuştuğu için oldukça rahatlamıştı. Burası geldiği yerden daha büyüktü. Etrafa baktığında sadece diğer Bettaları ve Japon balıklarını değil, cinsini bilmediği, irili ufaklı, rengârenk balıkları da görüyordu. Sırf bu yüzden bile ilk anda geldiği yeri biraz olsun sevmeye ve buraya daha hızlı alışacağına dair umutlanmaya başladı. Tahmin ettiği gibi oldu da, bu toptancıya hızla alıştı. Artık yemekleri reddetmiyor, hızla gelişim gösteriyordu. Bir ay içerisinde yüzgeçleri tüm diğer türdeşlerinden daha fazla uzamış, rengi tüm diğer balıklarından daha parlak ve canlı olmuştu. Bu yeni evinde güzel olmak, bakımlı olmak önemliydi. Köle pazarıydı burası ve kimse bakımsız ve güçsüz bir köle istemezdi. Seiy ise bir köle olduğundan habersiz, izdivacını bekleyen bir gelin gibi süslü ve hevesliydi.

    Bu yeni evine sürekli yeni ve yabancı insanlar geliyor, yüzlerce akvaryumdan oluşan koridorlarda geziniyor, parmaklarıyla gösterdikleri balıkları alıp gidiyordu. Fakat genelde Betta balıklarına pek de fazla rağbet yoktu. Bir süre sonra ziyarete gelen insanlardan biri Betta balıklarının bulunduğu yere geldi. Kardeşlerinin önünde öylece dikilip, bir süre göz gezdirdi. Sonra oldukça kendinden emin bir şekilde parmağıyla Seiy’i, ardından da birer birer birkaç kardeşini daha gösterdi. Tekrardan ardı ardına poşete tıkıştırılıp adamın çantasına istiflendiler. Sonrası gene karanlık… Fakat bu seferki karanlık yolculuk pek de uzun sürmedi. Adam balıkları Eminönü Mısır Çarşısı’ndaki dükkânına getirdi. Akvaryumcu, Seiy ve dört diğer kardeşini ayrı ayrı akvaryumların içine boca etti. Döngü tekrar etmişti. Defalarca kez poşetlere, bardaklara tıkıldıktan sonra sonunda tekrar bir akvaryuma girmişlerdi. Ancak bu akvaryum doğduğu ve büyüdüğü akvaryuma pek benzemiyordu. İçerisinde çeşit çeşit bitkiler, taşlarla örülü mağaralar ve farklı türden balıklar vardı. Plastik bardaklarla, avuç içi kadar poşetlerle kıyasladığımızda burası adeta cennetti, fakat gene de Seiy içten içe özgürlüğün bu olmadığını, bir şeylerin yanlış ya da eksik olduğunu biliyordu. Bu düşünce bitkilerle örülü koca bir akvaryumda bile mutlu olamamasına yetiyordu.

    Bir ay boyunca bu akvaryumda kaldı Seiy. Farklı türden balıklarla yeni arkadaşlıklar edindi. Balıkların her biri farklı coğrafyalara ait olduklarını bilmeksizin nerede öleceklerinden eminlerdi. Ancak bu durum mutlu mesut yaşamalarına engel olmuyordu. Olabildiğince kısa sürede satılabilmeleri için, sağlıklı ve güzel görünmeleri gerekirdi. Bu yüzden dükkân sahibi yaşlı adam, onları buraya gelmeden önce hiç tatmadıkları lezzetli yemlerle besliyordu. Seiy kısa sürede destansı bir güzelliğe kavuştu. Zaman öylece akıp gitti, derken bir gün dükkâna bir adam geldi. İşin uzmanı olmadığı daha ilk adımında belliydi. Akvaryumların tümüne dikkatle göz gezdirdikten sonra dükkân sahibin yanına gidip bir şeyler sordu. Sonra dükkân sahibi eliyle Seiy’i gösterdi. Kaderi çizilmişti: Seiy ucuz bir balıktı, bakımı kolaydı, zor şartlarda hayatta kalabiliyor ve düşük masrafla kolayca beslenebiliyordu, üstelik çok daha nazlı ve çok daha masraflı balıklara kıyasla kat be kat daha güzeldi. Özetle on yaşındaki bir çocuğun karne hediyesi olmak için tüm şartları sağlıyordu. Dükkan sahibi kepçeyi daldırıp kahramanımızı bir süre kovaladıysa da, Seiy uzunca süre direndi ve kaçmaya çalıştı. Fakat sonunda yakalanıp gene o meşhur poşete döküldü. Acemi müşteri, dükkan sahibinden, balığa ek olarak, küçük bir fanus, bir poşet renkli kum, bir adet de plastik bitki aldı ve evin yolunu tuttu. Eve vardıktan sonra bir süre daha poşette bekleyen balık, kısa süre sonra ansızın küçük fanusun içine boca edildi. Fanusun oval yüzeyinin büyüteç görevi üstlenen camının ardından bir çift aşk dolu göz onu izlerken Seiy ise tekrar bir duruma ve bir yere alışmak zorunda kalmanın hayal kırıklığını yaşıyordu. Fanus camının ardındaki insan Seiy’in yeni sahibiydi, on yaşındaki her çocuk gibi üçüncü sınıfta takdirname almıştı ve takdirname almış her on yaşındaki çocuk gibi gururluydu. Ancak Seiy’i gördüğü andan itibaren çocuğun gururu yerini şaşkınlığa ve coşkuya bırakmıştı.

    İlk günler Seiy için gayet güzel geçti. Biri tarafından sevilmeyi ilk kez tatmıştı. Kısa sürede bu duyguya alıştı ve aynı şekilde karşılık vermeyi borç bildi. Bu sevgiyle, gerekirse bardaktaki yaşamına bile geri dönebilirdi. Hiç tatmadığı özgürlüğü yaşayamamasından sebep, içinde nedenini bilmediği o boşluk hala oradaydı, ancak gene de çocuk, tüm gün Seiy ile ilgileniyor, şefkatini ondan esirgemiyordu. Seiy’in ise özgürlüğünü dert edecek zamanı kalmıyordu. Zaman böylece geçip gitti. Haziran bitti, Temmuz bitti, Ağustos bitti. Eylül demekse yeni okul dönemi demekti. İşte sonun başlangıcı böyle başladı. Çocuk yavaş yavaş balıkla daha az ilgilenir oldu; gelip aşk dolu gözlerle Seiy’i incelemesi, onunla sohbet etmesi şöyle dursun, yemini bile aksatır, fanusunu bile temizlemez oldu. Boş zamanı artan Seiy hem yaşadığı hayal kırıklığını sindirmeye çalışıyor, hem de içindeki özgürlük isteğini bastırmak için iç sesiyle cebelleşiyordu. Bir süre, içindeki sesi susturamasa da duymazdan gelebildi, ama zamanın yıpratıcı gücü karşısında hiçbir şey dayanamazdı; Seiy’in yaşama isteği de zamana yenik düştü. Artık tek düşündüğü kardeşi sarı Bettaydı. Kaderi onun gibi mi olacaktı? Kaderinin onu ölümle buluşturmasını beklemeli miydi? Yoksa daha fazla vakit kaybetmeden kaderini kendi mi yazmalıydı? Her manasıyla ömrü tamamen beklemekle geçen Seiy, daha fazla bekleyemeyeceğinde karar kıldı. Bir sabah çocuk, odadan ayrılıp okula gittikten sonra Seiy zihninde tekrarladığı senaryoyu gerçeğe çevirdi ve on saniye kadar suyun dibinde bekledikten sonra, yaydan çıkan bir ok gibi fanustan halının üstüne atladı. Kardeşinin aksine hiç ama hiç çırpınmadı. Sonuna kadar açtığı ağzını dahi oynatmadı. Desensiz gri halı üzerinde kıpkırmızı bir kumaş parçası gibi uzanıp ölümü beklerken, bir yandan da tavanı izleyerek ölene kadar kimsenin odaya girmemesi için dua ediyordu. Duaları kabul oldu; On dakika boyunca öylece uzandıktan sonra nefessizliğe yenik düştü ve hiç ait olmadığı bir yerde, hiç hak etmediği bir şekilde can verdi.

    Seiy’in ölümü ev ahalisince ancak akşamleyin fark edildi. Sanılacağı üzere evde matem havası esmedi. Ebeveynleri kurumuş balığı çöpe atıp çocuğa durumu uygun bir dille anlattılar. Akşam yemeği sofrasında edilen bu alelade sohbetin sonlarına doğru, mutfakta çocuğun şu sözleri yankılandı; “Kırmızı da güzeldi, ama bu sefer mavisinden alalım.”

 

ENGLISH

 

On 16th of March 2016, in one of the farms in Thailand manufacturing aquarium fish and
exporting them to the world, a Betta fish was born. Hatched out of his egg along with hundreds
of similar siblings in one of the one metre square aquariums of the hundreds, lined up side by
side. Straight out of the egg the race to stay alive begun. Without any place in the whole
aquarium to hide behind, in a few months he reached maturity. Having reached some
understanding, he struggled to make sense of the situation he was in, the belief that something
was going wrong was getting stronger. Just like his hundreds of siblings, he was beginning to
realise deep inside that their lives shouldn’t be ongoing like this, that this was senselessly absurd
within the natural flow. Altough some rose up against this situation and resisted in eating and
developing, the majority of the siblings were very satisfied with the delicious formula scattered
from the gap on the aquariums top glass. They didn’t need to struggle to stay alive but they
weren’t exactly happy, something was going wrong. They felt the lack of purpose to the bone
that arose from being devoid of survival instincts, the tightest instinct to tie a living being to life.
Seiy like most of the rest didn’t feel he belonged there and tried to hold onto life by the affinity
he felt to a single brother. This was a yellow coloured Betta fish. As part of their nature, in this
ruckus where brotherhood meant nothing, they became close friends in time, both bearing that
watery hell this way.

Altough they never swam in the waters their ancestors swam in, they could sense that life
was more than the cubical object filled with water through their senses engraved in their genes.
They dreamt of a life they never lived or knew about. As they started reach a grown up size
disputes started between them. Disputes brought fighting, and fighting brought hatred. Their
watchers knew everything: Betta fish liked living alone. Especially the males, they were
aggresive against their own kind and blind in one eye to fight when they came across one.
Because of this, they would soon have to be seperated from each other or else, in the best case
their long and flambouyent fins would get harmed and in the worst case they would die. Before it was too late, the staff at the compound did their work and started catching all the fish and placing them into half-filled plastic cups. Our hero had a crescent shaped stain on his skin that the other Betta fish lacked. This is why the staff had named him Seiy, which meant moon in Thai. Bewilderedly watching his siblings being rounded up and thrown into cups, due to the
uncertainty he was falling into, Seiy took shelter in the aquarium he wanted to escape from for
months. With the hope of not being noticed, he hid right under the water filter. But his efforts
were in vain, the staff worker soon found him and after a brief chase in the aquarium held him
tight and threw him into an empty cup like his siblings.

What’s more is that Betta fish were resilliant and had half-lungs which meant that they didn’t
need to be in large aquariums and taken care of in good conditions. Thus the most profitable
thing to do was to split all the siblings into areas small as possible to save space. Thousands of
Japanese fish behind them on the other hand could stay in the same aquarium. Seiy and all his
siblings had to spend three weeks in seperate cups, passing time watching each other during the
day. They were bored, some wanted to escape but all the cups were cealed from the top. What
would they do when they escape anyways? The staff lifted the top of the cups once a day,
feeding the fish and closing them back diligently. It was apparent that the boss did not want any
casualties. One day one of the staff members forgot to close the lid of one of the fish after
feeding it. After feeding all the fish, the workers turned to their work tending to the other fish.
They stopped by twice in a day at least anyways, since keeping the fish from dying out of hunger
was enough for the humans. As they fed the other breeds, Seiy was watching the cup left open up
top and his sibling inside. The one inside was his most beloved brother. They had spoken about
plans to escape the aquarium many times with the yellow Betta many times, even discovering on
the few times they tried breathing outside the water that they would die if they escaped and gave
up. Yes, the cup was uncovered and they could see each other from the cups lined up across from
each other. The yellow beta looked at his brother for a while before suddenly jumping over the
water with all his power. Seiy was surprised and headed to the bottom of the cup to watch his
brother and see what would happen. His brother was convulsing on the white and moist tile. He
was trying to push himslef up or be noticed by the humans. The only thing noticing the fluttering was his brother. The other fish, upon noting Seiy’s desperate gaze also focused on the yellow betta. Watching the event in pain Seiy soon realised that there would be no way back from this and that his yellow brother, his only friend would die. As soon as he understood, he wanted this situation to end immodestly. However the yellow betta’s life, whose convulsion had slowed down wouldn’t give in, the stamping of the poor fish getting discontinuous. Although the fish that was opening and closing his mouth tried to move with his last strength, died ten minutes alter giving in to thirst and tiredness. Seiy struggled with a feeling he never tasted before or even knew of his existence. A bitter pain had been added to his senseless life. He had both lost his brother in fornt of his eyes and discovered what happens to those who try to escape the prison that they’re in at the same time.

For the next two hours Seiy dived into darkened thoughts watching his brothers dead body lying
on the floor. Right then, he was stirred by the vibration set off by the human steps getting closer
from afar. A hope sprung up inside. The hope; that perhaps his brother was not dead and the
human could save him. The man dropped the slippery fish on the floor a few times while trying
to pick him up and eventually clasped him between his finger nails and chucked him in the bin a
few steps away. The other siblings had no idea of this having happened and even if they did,
none of them would be as upset as Seiy or share in the pain to make it lighter. Seiy didn’t eat
anything for a week after that day. He continued to grow speedily despite the fasting. His flippers had grown really tall, turning into a ruddy red with his tiny scales, reminiscent of a blood coloured, velvet night dress. Looking around he saw a few Betta fish that had lengthy fins in different colours like his own. Yet there were still those that had shorter and less flashy fins. He would soon understand that the shorter finned and less glamorous were the female fish. The male bettas with all the beauty graced upon them by Mother Nature made an appearance, awaiting their new buyers in the little cups. The females were to be used for breeding. Soon they all entered adulthood. Right around this time, one day our hero sensed that something was
happening from the movement in the compound and white florescent lights being turned on.
Under the bright white lights, the manufacturing compound seemed to have turned into a giant
surgery room. Before Seiy could shake off his bewilderment, he noticed people with white bags
of ice in their hands. The humans started to package the fish into plastic bags as large as the
inside of a hand, filled halfway with water. After arranging the bags with one fish in each and
lining them up, they started throwing them into the ice ice case. The man chucking the plastic
bag that contained Seiy murmered to himself; two hundred fifty six.

After the other fish were placed in the plastic bags, they closed the lid. The fish were startled and
horrified, especially Seiy. It was pitch black now and only the vague sounds of chatter was
heard. Then there was a movement inside the bag, the person was on the move. Seiy, feeling
tired from the days with hunger and lack of sleep, couldn’t keep his eyes open and dozed off to
sleep. He woke up eerily, to a sound he recognized from his aquarium days, but a much stronger
version; the sound of filter motor. They were on a plane to Turkey. Same as every fish in the
industry, they were shipped all over the world. And Seiy’s destiny was Turkey. He was born in
Thailand but was meant to die in Turkey. He released himself to the arms of destiny and began
waiting for the time where the lid will open and invite some light in the bag. The mourning of his
brother, the aquarium he was kept as a baby, the glass he was kept when he was a youngling was
all history now. He embraced all of these so subtly, it was as if none of them really happened.
His only desire was to survive. Keeping in mind the passing time,he tried to remain calmto use
the remaining oxygen mindfully. He began breathing with long pauses.

The lid opened as he was thinking of these. They were brought to a fish dealer in Esenler. As he
glanced above, he saw two men shaking hands and goofing around. One of them left,the other
grabbed the box. He walked for a while and then uncarefully dropped the box on the ground. He
opened the bags one by one and slipped each fish in glasses. As though he should have been
unhappy by this, he was more relieved to be back in fresh water and air. This place was bigger
than here he was before. As he looked around he did not only see goldfish and bettas but also
some other small and colorful fish he hadn’t seen before. Just because of this, he was hopeful he
would like this place and would get used to the new space in ease. And it occurred as he hoped,
he quickly adapted to the dealer’s shop. He stopped refusing food and was progressing day by
day. In a month, his fin grew longer, brighter and livelier than the others. It was important to be
nourished and pretty in this new shop. This was a slave market and no one would want a weak
slave. Seiy, unaware he’s a slave, was as keen and frilly as a bride waiting to walk down the
aisle.

His new home welcomed many strangers and visitors. They walked through the aisles
containing hundreds of aquariums, pointed at some of them and left the shop with packages. But usually, Betta’s weren’t at the spotlight. A while later, one of the visitors came by the Betta fish. He stood by his brothers and glanced for a while. Then sure of himself, pointed at Seiy, and a few of his brothers one by one. They were transferred inside plastic bags one after another and
stuffed inside the man’s bag. Then it was dar again… But this time the dark ride lasted shorter.
The man arrived at his shop in Eminönü, Mısır Bazaar. The aquarium seller transferred them in
separate aquariums. The cycle was back. After countless times being transferred to bags and
glasses, they were now in an aquarium once again. But this one was different than the aquarium
he was born and raised in. It had various plants, caves covered with pebbles and other types of
fish. When compared to plastic cups and tiny bags, this place could be called heaven. But still
deep inside, Seiy felt restless and knew freedom should be better than this. Even the thought of
this was making him unhappy in this huge aquarium covered in beautiful plants.

Seiy stayed in this aquarium for a month. He made new friends from different types of fish.
None of the fish knew they came from different countries but they knew where they were meant
to die. However this awareness was not keeping them from living a happy life. To be sold in a
short amount of time, they had to be healthy and pretty. This was exactly why the shop owner
fed them with nutritious and delicious food, which they never had the chance to taste before they came here. Seiy grew up to be extremely beautiful. Days followed nights and a man came along the store one day. It was obvious he didn’t know what he was doing. After glancing at each and every aquarium in the store carefully, he asked something to the owner. The owner pointed at Seiy. His destiny was written: Seiy was cheaper than others, easy to take care of, was capable of surviving in difficult situations and wasn’t a burden for the family economy. Plus, he was way
more glamorous than other fish, who are more delicate and expensive. To summarize; he had
all it takes to be the perfect report card gift for a ten year old toddler. Although the shop owner
followed Seiy in the aquarium with a giant scoop, he tried to escape and showed resistance. But
he still ended up in the famous plastic bag. The inexpert buyer also purchased a a little fish glass, a bag of colorful sand and a single plastic plant. After they got home, he was kept inside the bag for some while and then suddenly was poured inside the glass. The fish glass reflected and magnified a pair of excited eyes, watching his every move with enthusiasm as Seiy felt exhausted because he had to adapt to a new place one again.The pair of eyes outside the fish glass, belonged to Seiy’s new owner. Same as every other third grader, he received a high honor roll along with his report card and same as every other third grader, he was very proud. But as the kid’s eyes met Seiy for the first time, he ended up being more amazed and joyful than proud.
The first few days were good for Seiy. He felt what it was like to be loved for the first time.
Soon, he got used to this feeling and felt obliged to respond equally. For this love, he would even
agree to live in a glass once again. The gap inside him, which was there because he never had

the chance to taste real freedom, remained there. But still, the child was spending time with him
whole day and gave him all his love. This way Seiy didn’t have any time left to think about
freedom. Time flew by like this. June was over, then came July, August was over too and then
came Spetember; in other words school time. This was when the end began. The child slowly
began to loose interest in him, let alone looking at him joyfully and spending time with him, he
even skipped giving Seiy’s food and cleaning his water. Seiy, with all the extra time he had now,
tried to get over his disappointment and also tried to control his inner voice, desiring freedom.
For a while, he managed to ignore his inner voice but time was mean, and nothing could
overcome it’s power; Seiy lost the battle to time and also his will too live. All he could think of
was his sibling yellow Betta. Did they share the same destiny? Should he wait for destiny to take
his life? Should he write his own destiny before it was too late? All his life, he waited, literally
for everything, and right then he decided he wasn’t going to wait anymore. One morning after
the child left for school, Seiy put his plan into action. He waited at the bottom of the fish glass
for 10 seconds and jumped outside the bowl like an arrow, right on the carpet. Unlike his sibling
he didn’t tremble at all. He didn’t even move his widely open mouth, not even a bit. He
resembled a piece of scarlet cloth, as he waited to die, laying on the gray, unpatterned carpet,
praying no one would enter the room before he’s gone. His prayers were answered; after lying
there for ten minutes, he went out of breath and gave his life in a place he never belonged to and
unfairly.

Seiy’s death was notices by the household on the afternoon of that day. No one mourned his
death, as you would expect. The child’s parent thre the dried up fish in the bin and explained the
situation to the child appropriately. Towards the end of the casual dinner chat, the child’s words
echoed inside the kitchen: “The scarlet one was pretty too, but let’s buy a blue one this time.”

 

DANSK

Den 16. marts, på en af de farme i Thailand, der avler akvariefisk og eksporterer dem til hele verden, kom en Betta, en Siamesisk kampfisk, til verden.  I det ene af de utallige en kvadratmeter store akvarier, der stod side om side på lange rækker, blev han udklækket af sit æg sammen med hundredvis af søskende, der lignede ham,

Straks efter at han var kommet ud begyndte kampen for at holde sig i live. Der var ingen steder i akvariet han kunne gemme sig, og i løbet af få måneder var han voksen.

Han havde ganske vist nået til en vis erkendelse, men han kæmpede med at få en fornuftig mening ud af den situation, han befandt sig i. Indtrykket af, at noget var på vej i den gale retning, voksede i ham.

Lige som sine hundredvis af søskende, var han inderst inde ved at erkende, at livet ikke ville fortsætte sådan, at naturens flow var absurd og meningsløst.

Selvom nogle modsatte sig forholdene og nægtede at spise og udvikle sig, så var flertallet af søskendeflokken udmærket tilfredse med de delikate flager, der dumpede ned gennem åbningen i akvariets øverste glas. De behøvede ikke kæmpe for at holde sig i live, men de var ikke ligefrem glade. Noget var galt.

De mærkede dybt i deres fiskeben en mangel på mening, der kom af at være blottet for overlevelsesinstinkter, det stærkeste instinkt, der binder et levende væsen til livet.

Ligesom resten af flokken følte Seiy, at han ikke hørte til der, og han forsøgte at holde sig fast til livet ved at knytte et bånd til den ene af sine brødre. En gul Bettafisk.

Som om det var en naturlig del af dette kaos, hvor relationer mellem søskende ingenting betød, blev de to med tiden nære venner, og de udholdt dermed det vandhelvede, de befandt sig i.

Skønt de aldrig havde svømmet i det vand, deres forfædre havde svømmet i, så fornemmede de gennem de gener, der var nedarvet i dem, at livet var andet og mere end dette vandfyldte kubiske objekt. De drømte om et liv, de aldrig havde prøvet og intet kendte til.

Da de nærmede sig en fuldvoksen størrelse begyndte skænderierne mellem dem, Skænderier førte til kampe, og kampe førte til had. Deres oppassere vidste besked: Bettafisk foretrækker at leve alene. Særligt hannerne, der var aggressive overfor deres egen art og kæmpede blindt, når de stødte på hinanden. Derfor måtte de snart skilles ad, for at undgå at de lange, prangende finner blev beskadiget, eller i værste fald, at de ville dø.

Personalet i bygningen gik derfor i gang med arbejdet før det var for sent, fangede alle fiskene og kom dem enkeltvis op i halvfyldte plastikkopper.

Vores helt havde en halvmåneformet plet på sit skind, som de andre bettaer ikke havde.  Derfor kaldte personalet han Seiy, der betyder måne på Thai. Forvildet fulgte han med i, hvordan hans søskende blev samlet op og kastet ned i kopper, og på grund af den utryghed han nu mærkede, søgte Seiy nu i dækning i det akvarium, som han i måneder havde ønsket at flygte fra. I håb om ikke at blive opdaget gemte han sig lige under vandfilteret. Men hans anstrengelser var forgæves. Personalet fandt ham hurtigt og efter en kort jagt rundt i akvariet blev han klemt fast, og derefter kastet ned i en tom kop, ligesom sine søskende.

Bettaer er robuste og har halv-lunger, hvilket betyder at de ikke behøver store akvarier og ikke kræver specielt gode leveforhold. Det er derfor mere profitabelt at dele flokken og lade dem optage så lidt plads som muligt. I modsætning hertil var tusindvis af japanske fisk samlet i ét stort akvarium bag dem.

Seiy og hans søskende tilbragte tre uger i hver deres kop og fik tiden til at gå med at holde øje med hinanden dagen lang. De kedede sig. Nogle prøvede at flygte, men koppernes låg var forseglede. Og hvad skulle de i øvrigt stille op, hvis det lykkedes dem at flygte?

En gang om dagen åbnede personalet låget, gav dem føde og lukkede derefter ihærdigt igen. Det var tydeligt at chefen ikke ønskede at nogen skulle komme til skade.

En dag glemte en medarbejder at lukke låget efter at have fodret en af fiskene. Da han havde været alle kopperne igennem og var færdig med at fodre bettaerne, gik han videre for at se til andre fisk. Han kom alligevel forbi mindst to gange dagligt, da det var, hvad der krævedes, for at undgå at fiskene døde af sult.

Mens medarbejderen fodrede de andre fisk holdt Seiy øje med den kop, der nu stod med åbent låg, og en af hans søskende indeni.  Det var hans yndlingsbror. Sammen med den gule betta havde han mange gange talt om at flygte fra akvariet. Det var kommet så vidt, at de havde prøvet at trække vejret over vandet, men de havde indset at de ville dø, hvis flugten lykkedes, og opgav derfor.

Koppens låg stod åben og de kunne se hinanden gennem glasset, som de stod der, side om side i hver deres kop. Den gule betta betragtede sin bror for en tid, indtil han pludselig med al kraft kastede sig gennem vandet og op. Overrasket strøg Seiy mod bunden af koppen for at se, hvad der var sket med hans bror.
Den gule betta lå i krampetrækninger på de hårde, hvide fliser. Han forsøgte at skubbe sig op, eller at tiltrække sig menneskenes opmærksomhed, men den eneste, der bemærkede ham, var hans bror. En anden fisk, der opdagede Seiy’s desperate blik, rettede nu også blikket mod den gule betta. Seiy havde fuld af smerte fulgte optrinnet og forstod nu, at der ikke var nogen vej tilbage. Hans gule bror, hans eneste ven, ville dø. I samme øjeblik han forstod, hvad der var ved at ske, ønskede han kun at det ville gå hurtigt. Den gule bettas pulsslag blev langsommere og dens bevægelser blev uregelmæssige, men den gav ikke op. Den stakkels fisk åbnede og lukkede sin mund, og med sine sidste kræfter forsøgte den at bevæge sig, men ti minutter senere var den død af tørst og træthed.

Seiy kæmpede med en følelse, han hverken tidligere havde kendt eller vidste fandtes. En bitter smerte var blevet føjet til hans sanseløse liv. Han havde på én gang mistet sin bror, der var død for øjnene af ham, og han havde opdaget, hvad der ventede dem, der forsøgte at flygte fra dette fængsel.

I de følgende to timer sank Seiy ned i dybe tanker, mens han betragtede sin døde bror på gulvet. Pludselig blev han forstyrret af vibrationerne fra et menneskes trin, der kom nærmere. Et håb begyndte at vokse i ham. Et håb om at hans bror måske alligevel ikke var død, men kunne reddes af dette menneske. Manden tabte den glatte fisk på gulvet et par gange, da han forsøgte at samle den op. Til sidst fik han fat med fingerneglene og smed den i en skraldespand, der stod i nærheden. De øvrige søskende anede ikke, hvad der var sket og selvom de gjorde, så ville ingen af dem have været så oprevet som Seiy, eller dele den smerte han følte, for at lette den. I den følgende uge spise Seiy ikke. Men selvom han fastede, blev han ved med at vokse. Hans finner havde vokset sig store og var begyndt at antage en rødlig farve, og på grund af hans krops lidenhed, så det ud som om han var svøbt i en aftenkjole af blodrødt fløjl. Omkring ham var enkelte andre bettaer med lange finner som hans, i forskellige farver. Der var dog også stadig nogen, der havde korte, mindre farverige finner. Han forstod snart, at de kortfinnede og mindre glamourøse var hunner. Overstrøet med al moder naturs skønhed, gjorde han-bettaerne sig til, mens de ventede i deres små kopper, på deres nye ejere. Hunnerne skulle bruge til avl. Snart trådte de alle ind i voksenlivet. Omtrent på det tidspunkt mærkede vores helt en dag, at der foregik et eller andet i hallen, der var blevet flyttet rundt med ting og et hvidt neonagtigt lys var blevet tændt. Oplyst af det klare, hvide lys virkede fabrikshallen som en gigantisk operationsstue. Før Seiy fik rystet forvirringen af sig, fik han øje på mennesker med hvide tasker fulde af is, i hænderne. Menneskene begyndte at pakke fisk i plastikposer på størrelse med indersiden af en hånd, halvt fyldt op med vand. De puttede en fisk i hver pose, lukkede dem og satte dem ved siden af hinanden. Til sidst kaste de poserne ned i is-taskerne. ”Tohundredeseksoghalvtreds”, mumlede manden, der lukkede plastikposen med Seiy i, for sig selv.

Da alle fiskene var kommet i plastikposer og lagt ned i is-taskerne, blev låget lukket. Fiskene var skræmte og forskrækkede, særligt Seiy. Der var kulsort omkring dem og kun en svag lyd af stemmer kunne høres. Så mærkede de at tasken bevægede sig, personen der bar den, flyttede på sig. Seiy, der var træt efter dage med sult og mangel på søvn, kunne til sidst ikke længere holde øjnene åbne og døsede hen. Han vågnede op, uhyggelig til mode, til en lyd han genkendte fra sin tid i akvariet, men nu bare langt højere: en motor. De befandt sig i en flyvemaskine på vej mod Tyrkiet. Som enhver fisk i denne industri, blev de sendt ud i hele verden, og Seiy’s skæbne var Tyrkiet. Han overgav sig til skæbnen og gav sig til at vente på, at låget ville åbne sig og invitere noget lys indenfor i tasken. Sorgen over sin døde bror, det akvarium han blev holdt i som barn, glasset han blev puttet i som ung, det var nu alt sammen historie. Han omfavnede det hele så ubemærket, det var som om intet af det virkelig havde fundet sted. Hans eneste ønske var at overleve.
Med et klart blik for den tid, der allerede var gået, forsøgte han at bevare roen og bruge den sidste ilt med omtanke. Han begyndte at trække vejret med lange pauser.

Netop som han lå og tænkte på disse ting, blev låget åbnet. De var kommet til en fiskehandler i Esenler. Han lod blikket glide opad og så to mænd le og trykke hinanden i hænderne. Den ene gik, den anden greb kassen. Han gik et lille stykke vej og satte uforsigtigt kassen på jorden. Herefter åbnede han poserne en efter en og lod fiskene glide ned i hver sit glas. Selvom Seiy burde have været utilfreds, så var han snarere lettet over at være tilbage i frisk vand og luft. Dette sted var større end, hvad han havde prøvet tidligere. Da han så sig omkring, fik han ikke alene øje på guldfisk og bettaer, men også andre små, kulørte fisk, som han ikke havde set før.  Alene af den grund håbede han, at han ville komme til at kunne lide dette sted, og nemt ville kunne tilpasse sig de nye forhold. Og det gik som han håbede, han faldt hurtigt til i fiskehandlerens forretning. Han begyndte igen at spise og fik det dag for dag bedre. På en måned voksede hans finner sig længere, var livligere og klarere i farven end de andres. Det var vigtigt at man var velnæret og smuk i denne forretning. Det var et slavemarked og ingen ville have en svag slave. Pyntet og ivrig som en brud der venter på at gå op ad kirkegulvet, vidste Seiy ikke at en slave var, hvad han var.

Der kom mange fremmede og gæster i hans nye hjem. De gik op ad gangen med hundredvis af akvarier, pegede på nogle og forlod forretningen med pakker. Normalt var bettaer ikke genstand for megen opmærksomhed, men efter nogen tid kom en af de besøgende forbi bettaerne. Manden stod en tid og betragtede Seiy og hans brødre. Sikker i sin sag pegede han til sidst på Seiy og et par af hans søskende. En efter en blev de puttet i plastikposer og kom ned i mandens taske. Så var der mørkt igen… Men denne gang varede den mørke tur ikke så lang tid. Manden ankom til sin akvarieforretning i Eminönü, Mısır Bazaar, og kom dem i separate akvarier. De var tilbage i samme cyklus. Efter utallige timer på vej i tasker og glas, var de nu tilbage i et akvarium. Men dette akvarium var anderledes end det, han var født og opvokset i. Her var forskellige planter, huler dækket af småsten og andre slags fisk. Sammenlignet med plastikkopper og små poser, så var dette noget nær et paradis. Men inderst inde følte Seiy sig rastløshed og han vidste, at frihed måtte være noget andet og bedre end dette. Bare tanken om det gjorde ham ulykkelig i dette store akvarium, fyldt med smukke planter.

Seiys ophold i akvariet varede i en måned. Han fik nye venner, forskellige arter af fisk. Ingen af dem vidste at de kom fra forskellige lande, men de vidste, hvor skæbnen ville at de skulle dø.
Denne erkendelse forhindrede dem dog ikke i at leve et lykkeligt liv. For hurtigt at kunne sælges videre, måtte de være sunde og smukke. Derfor gav butiksejeren dem næringsrig og dejlig føde, som ingen af dem tidligere havde haft lejlighed til at smage. Seiy voksede og blev meget smuk. Dage fulgte nætter, og en skønne dag kom en mand forbi forretningen. Det var tydeligt, at han ikke vidste, hvad han var i gang med. Efter at have ladet blikket vandre omhyggeligt fra akvarium til akvarium, spurgte han ejeren om noget. Ejeren pegede på Seiy. Hans skæbne var beseglet: Seiy var billigere end de andre, lettere at passe, havde nemt ved at tilpasse sig selv vanskelige forhold og ville ikke belaste familiens økonomi. Desuden var han mere prægtig og prangende at se på, end de andre fisk, der var sjældnere og dyrere. Kort sagt; han havde alt, hvad der skulle til for at være den perfekte karakterbogsgave til et tiårigt barn.
Han forsøgte at flygte og gøre modstand, men ejeren jagtede Seiy rundt i akvariet med et gigantisk net, og han endte til sidst alligevel i den velkendte plasticpose. Den ukyndige køber erhvervede sig også et lille fiskeglas, en pose med kulørt sand og en enkelt plastikplante. Seiy var i posen et stykke tid efter at de var kommet hjem, og blev så pludselig hældt over i glasset. Glasset reflekterede og forstørrede et par spændte øjne, der ivrigt betragtede ham og fulgte hans bevægelser, udmattet som han var af endnu engang at skulle tilpasse sig nye omgivelser. Øjnene udenfor glasset tilhørte Seiys nye ejer. Som enhver anden tredjeklasseselev fik han en udmærkelse sammen med sin karakterbog, og som enhver anden tredjeklasseselev var han meget stolt. Men da barnets øjne første gang faldt på Seiy, blev han mere overrasket og glad, end stolt.

De første par dage havde Seiy det godt. Han mærkede for første gang, hvad det vil sige at blive elsket. Snart var han så fortrolig med denne nye følelse, at han ikke kunne andet end at gengælde den. For den kærlighed var han parat til igen at leve i et glas. Det tomrum han følte, fordi han aldrig havde haft chancen for at smage virkelig frihed, var der dog fortsat. Men barnet tilbragte hele dagen sammen med ham, og gav ham al sin kærlige opmærksomhed. Derfor havde Seiy ikke tid til at tænke på frihed. Sådan gik dagene. Juni måned gik og det blev juli, August måned gik også, og det blev september; med andre ord, tid for skolestart. Det blev begyndelsen til enden.
Barnet begyndte at tabe interessen for Seiy, han sad ikke længere med glædestrålende øjne og betragte ham. Han holdt tilmed op med at fodre og rense hans vand. Seiy, der nu tilbragte alt for meget tid alene, forsøgte at komme sig over sin skuffelse. Han forsøgte at kontrollere den indre stemme, der længtes efter frihed. Det lykkedes for en tid at undertrykke denne længsel, men tiden var ondskabsfuld og intet kunne overvinde dens magt; Seiy tabte kampen mod tiden og han mistede lysten til at leve. Det eneste han tænkte på var hans bror, den gule betta. Delte de den samme skæbne? Skulle han bare vente på at skæbnen tog livet af ham? Eller skulle han tage hånd om sin skæbne, før det var for sent? Han havde ventet hele live, bogstaveligt talt på alt, og i det øjeblik besluttede han sig for, at det skulle være slut. Han ville ikke vente længere.
En morgen, efter at barnet var gået i skole, satte Seiy sin plan i værk. Han ventede på bunden af glasset i ti sekunder og sprang så, som en pil op af glasset, lige ned på tæppet. I modsætning til sin bror, så trimlede han slet ikke rundt. Han bevægede end ikke sin vidtåbne mund. Han lignede mest af alt en lille rød klud, mens han lå der på det ensfarvede, grå tæppet og ventede på at dø, og bad til, at ingen ville komme ind i rummet før han var væk. Hans bøn blev hørt; efter at have ligget på gulvet i ti minutter holdt han op med at trække vejret. Således opgav han livet et sted, hvor han uretfærdigvis aldrig havde hørt til.

Om eftermiddagen opdagede hushjælpen at Seiy var død. Som forventet var der ingen, der sørgede. Barnets forældre smed den udtørrede fisk i skraldespanden og forklarede hensynsfuldt barnet, hvad der var sket. Ved afslutningen på den almindelige samtale hen over middagsbordet i køkkenet rungede barnets ord: ”Den røde var pæn, men lad os købe en blå denne gang.”

Önceki / Previous Suhan Lalettayin + Zeynep Mar
Sonraki / Next André Gide - "André Walter’in Şiirleri"