TÜRKÇE

 

Altı ya da yedi yaşlarımdaydım. O yaz annemle babam diğer binlerce işçi gibi sigara
fabrikasındaki işlerinden çıkarıldıkları için ülke çapındaki kitlesel eylemlere katılmışlar,
ablam Münevver’i ve beni dedemlere bırakmışlardı. Gerçekten çok sıcak ve bunaltıcı bir
yazdı. Öylesine ki bahçedeki kayısı ve karadut ağaçlarının kuruyacağından korkuyor, ara sıra
pencereden üzerlerine doğru su bile döküyordum.

Önceki yazlar olduğu gibi maaile dedemlerde toplanılmıştı. Öyle ki halamların
İstanbul’dan komşusu Sevinç teyzeler ve Mersin’deki büyük amcamların torunları bile
gelmişlerdi. Eve hep bir koşuşturmaca, tatlı bir telaş hâkimdi. Sürekli kaynayan bir tencere,
hiç kaldırılmayan bir sofra ve eve girip çıkan bir sürü insan vardı. Bu zamanlar kimse benimle
ilgilenmiyor, sorularım yanıtsız bırakılıyor, ayakaltında dolaşmamam tembihleniyordu.
Ablam salonda kuzenlerle televizyon seyrediyor, bense babaannemin biçki-dikiş
kutusundaki düğmeleri holdeki ahşap masaya dökmüş büyük bir merakla inceliyordum.
Tanrım, ne ilginç, ne güzel şeylerdi onlar! Bütün bir yazı o düğmelerin önceden ait oldukları
ve gelecekte dikilebilecekleri kıyafetleri düşleyerek geçirebilirdiniz. Gerçekten çok eğlenceli
bir meşgaleydi. Holde, kapının hemen yanında kocaman bir telefonluk vardı. Düğmelerden
sıkıldığım vakit onun altındaki telefon rehberini alıp okuma egzersizleri yapıyor, eğer çok
sıkılırsam rehberden rastgele bir numara çeviriyor, karşıma çıkan kişiyle biraz sohbet etmeye
çalışıyordum. Bir sefer ablama yakalanmıştım ve beni çok fena azarlamıştı. Fakat o zamanlar
dünya benim için çok küçük bir yerdi ve sanki herkes birbirini bir yerlerden tanıyor gibiydi.
Daha önce birini kaybetmemiş veya terk edilmemiş; en büyük sayının 100 olduğunu düşünen
ve depozitolu kola şişeleriyle her şeyi satın alabileceğimi zanneden küçük bir çocuktum işte,
hepsi bu.

***

O yaz annem ve babam işlerine dönemediler. Bir süre sadece makarna ve şehriye
çorbası yemek zorunda kaldık. Dedem felç geçirdi. Aysel teyze öldü. Kuzenler başka bir
şehre taşındı. Amcam dükkânı kapattı. O yazdan sonra sadece cenaze törenlerinde bir araya
gelindi, ben de onlara gitmedim.

***

Yeni mezun bir işsiz olarak önceleri biraz İstanbul’da çırpındım; senaryolarım filme
çekilmedi, kitaplarım basılmadı, işe alınmadım. Ardından memlekete dönüp Münir dedenin
yanında takılmaya başladım. Gaziosmanpaşa Bulvarı’nda küçük bir sahaf dükkânının
sahibiydi. Dedemin çocukluk arkadaşıydı. Sözünü ettiğim o yazdan sonraki her yaz beni
yanına çırak olarak almış, kitaplarla aramda muhteşem bir bağ kurmamı sağlamıştı. Koca
koca rafların, ağır kitapların arasında küçücük kalıyordum o zamanlar. Sahafa gelen kitap
dostlarıyla okumuş olduğum öyküler hakkında konuşmaya çalışıyor, eski olan o her şeyin
ortasında bir çiğ tanesi gibi parıldıyordum. Gerçekten güzel zamanlardı, ne diyeyim…

İstanbul’dan döndüğüm o senenin sonbaharında Münir dede öldü, gömdüler.
Memlekette hiç akrabası olmadığı için bir süre ben açtım sahafı. Zeynep’le de o zamanlar
tanıştık. Yolun karşısındaki ayakkabı mağazasında tezgâhtar olarak çalışıyordu. İş çıkışları
muhakkak uğrar, çay içer, kitaplarla ve ara sıra da benimle ilgilenirdi. Edebiyat
Fakültesi’nden mezun olmuştu. İş bulamayınca o da benim gibi memlekete dönmüş, bulduğu
ilk yerde işe başlamıştı. Hasta olan babaannesiyle birlikte yaşıyordu ve o zamana kadar
tanıdığım en nazik, en ilgili insanlardan biriydi. Onunla konuşurken çok utanıyor, bir serçe
gibi çırpınıyordum. Hakkımda bir şey sorduğunda ve meraklı gözlerle yüzüme baktığında
içimi tuhaf bir telaş kaplıyordu. Nitekim çok geçmeden aşık oldum. O da öyle.

***

“Ne değişti?” diye sordum.

Sustu.

Tatmin olabileceğim, sonrasında yoluma rahat bakabileceğim düzgün bir cevap
istiyordum ama söyleyebileceği şeylerden korkuyordum da aynı zamanda. Onun karşısında
cesur olmak mıydı? Hiç olamamıştım ki. Babaannesini kaybettiğinden beri gözlerinin içine
bile bakamamıştım. Böyleydi işte.

“Bir şey söylemeyecek misin?” dedim.

“Kemal iyi bir adam,” diyebildi.

Gerçekten iyi bir adamdı ama ben de fena biri sayılmazdım herhalde. Sadece işsizdim,
başvurduğum dergilerden ret cevabı alıyordum ve çevremdeki insanların herkes için her şey
yolundaymış gibi düşünmelerine tahammülüm kalmamıştı. Bunlar yeter sebep miydi;
bilemiyorum, belki de hiç bilemeyeceğim.

***

Bu yaz bahçedeki ağaçlar kurudu ve ben dedemi çok özledim.

 

ENGLISH

I was six or seven years old. That summer my mum and dad just like thousands of works had attended
the countrywide protests for being removed from their job at the tobacco factory, leaving me and my
sister Münevver with my grandparents. It was a truly scorching and sweltry summer. So much so that I
was afraid the apricot and black mulberry trees in the yard were going to dry up, often pouring water on
them through the window.

Just like previous summers we were gathered at my grandparents en masse. Such a large crowd that
even my aunt’s neighbors from Istanbul, Sevinç Teyze’s family, the grandchildren of our great uncle’s in
Mersin had come. The house was ruled over by a rush, a sweet racket. A constantly boiling pot, a dining
table that never got cleared up and lots of people coming in and out of the house. In these times no one
would take an interest in me, leaving my questions without answers, cautioning me not to get in the
way. My sister watched television with my cousins in the living room, and I was examining the buttons in
my grand-mother’s tailoring box that I spilled all over the wooden table in the entrance with great
curiosity. My god, how intriguing, how beautiful were those things! You could spend the whole summer
dreaming of who those buttons belonged to before and the clothes they would go on to be sewed onto
in the future. It was a truly bemusing preoccupation. In the hallway, right next to the door there was a
large phone stand. When I got tired of the buttons, I was trying to pick up the phone book underneath
and do reading exercises, wheeling a random number if I got really bored, trying to have a little chat
with the person on the other end. One time I got caught by my sister and she scolded be badly. However
back then, the world was such a small place for me and it seemed as though everybody knew each other
from somewhere. I hadn’t lost anyone up to that point or been abandoned; a little kid who thought the
largest number was 100 and that you could buy anything you wanted with returnable coke bottles.

***
That summer my mother and father could not go back to work. For a while we were forced to only eat
pasta and vermicelli soup. My grand-father had a stroke. Aysel Teyze passed away. My cousins moved
into a different city. My uncle closed up his shop. After that summer the family only gathered at
funerals, and I didn’t attend those.

***

As a fresh graduate I struggled unemployed in Istanbul first; my screenplays didn’t get made into films,
my books were not published, I was not hired. After that I returned to my hometown and started
hanging with grandpa Münir. He was the owner of a small second-hand bookshop in Gaziosmanpaşa*
Boulevard. He was the childhood friend of my grand father. Every summer thereafter the one I
mentioned earlier, he hired me as an apprentice, forming a magnificent bond between me and books. I
was foreshortened by the heavy books on enormous shelves back then. I would try and chat to the book
pals who would come to the bibliopole about the stories I’ve read, shining like a piece of crisp dew in the
middle of everything olden. It was truly beautiful times, what can I say…
**

In the autumn of that year I returned from Istanbul grandpa Münir died, they burried him. Since he had
no relatives living in the town I ran the book shop for a while. That’s when we met Zeynep. She was
working as a cashier in the shoe shop across the road. She would make sure to stop by after work, have
tea, taking care of the books and occasionally me. She was a graduate from the Literature faculty.
Unable to find a job she had returned back to her hometown like me and started to work in the first
place she found. She was living with her grand-mother who was sick and was the kidest, most attentive
person I had met until then. I would get very shy talking to her, fluttering like a sparrow. When she
asked something about me and looked at my face with curious eyes a strange rush would take a hold of
me. Hence I fell in love before long. As did she.
**
“What changed?” I asked

She shushed.

I wanted a straight answer that I could be content with and look ahead on my path in peace yet I was
also afraid of the things she might say at the same time. Being brave in front of her? I had never been
able to. Ever since she lost her grand-mother I couldn’t even look her in the eye. This is how it was.

“Are you not going to say anything?” I said

“Kemal is a good man,” she could utter.

He really was a god man but I wasn’t so bad I presumed. I was just unemployed, being rejected by the
magazines I applied to and had no tolerance for people around me to think that everything is going well
for everyone. Were these reasons enough; I don’t know, perhaps I never will.

***
This summer the trees in the yard dried up and I miss my grandfather a lot.

 

*A renown boulevard in Tokat, Turkey.

 

Önceki / Previous Zeynep Oral
Sonraki / Next On the Iconıc Fırst Line of "One Hundred Years of Solıtude"