Saat 3.00 İzmir otogarındayım. Biletimi çıkarıp kontrol ettim.10 Temmuz 3.15 Akçatı Köyü. Bir sigara içip geçtim koltuğuma. Sırtım ağrıyor. Yorgunum. Uykuyla aram çok iyi değil. Evde olduğum zamanlarda da ya çok uyurum ya da hiç uyuyamam. Öğleden sonra biraz uyumuştum. Bu beni gün içinde idare ederdi. Umduğum zamanın dışındayım.Uyuyabilmek güzeldi ki telefon çaldı.Uyandım.15-20 dakika olmuştu otobüse bineli.Nasıl rahat edebilirim diye bir sağa bir sola kıvrıldım.Uyumaya çalıştım, olmadı.Otobüsün ışıkları kapandı o ara ben kaynaşıp dururken.Başımı arkama yasladım bir yarım saat öylece karşıya baka baka küçük bir kasabanın içinden geçiyorduk.Başımı sağa dayadım.Cama vurmuş aksimi izliyordum.Ben Kerim, Kerim Eğilmez.
Yol çizgileri uzadıkça zihnindeki düşünceler de uzuyor bir varışa varamıyordu, insan. Muavinin taşıdığı arabanın tıkırtısına doğruldu sola doğru çevirdi kafasını, siyah pantolon, beyaz gömlek, taba ayakkabı… Tek tip insanların daha mutlu olduğu geldi aklına.Hepsi aynı giyiniyor aynı ses tonuyla konuşuyor aynı ilgiyi gösteriyor:

-(Muavin) Bey efendi ne istersiniz?(Yüzü güleç göz bebeklerine kadar.Sesi ince, naif. Anlık bir
huzur ..)
-Bir parça mutluluk, diyecek oldum, tıkandım.

Muavin bir dakikalık kısa bir bekleyişimden
sıkıldı ki biraz yüksek sesle sorusunu yeniledi Ne istersiniz?

Yüzüne bakmadım önündeki
servis menüsüne de. Çay lütfen. Karton bardakta sallama çay. Çayın ipini birkaç kez çevirdim. Bardağın içindeki plastik çubukla sıktım ve bardağın içinden çıkarıp boş plastik su bardağının içine bıraktım, çayı. İki eliyle kavradığı karton bardağı ağzına doğru götürürken plastik ve oturmamış çay kokusu içme isteğini kırdı. Bardağı önüne açtığı mini masadaki bardaklık yerine koydu. İç çekti; arkasına yaslandı. Otobüs virajı dönmek üzereydi hafif sallandı.Doğruldu, zaruri kartondaki çayını içmek istedi.Eline aldığı bardağı zapt etmesi güçtü.Onun için ayrı bir çaba harcadı.İki büklüm bir şekilde doğrulmuş bardağı kontrol ediyordu.Oysaki çay belki onu biraz rahatlatabilirdi.En azından fark etmeden bunu ummuştu.3-4 dakikasını çayı kontrol etmek ve çayın dökülmemesini düşünerek geçti vakti.Bu kısa süreli kontrol zihnini yormuştu.Bir yudumda hemencecik içiverdi çayını.Kurtuldu zapt etmekten.Gözleri de yorulmuştu önündeki kafaları izlemekten.Koltuğunun numarası 17.Ortalarda bir yerde oturuyor olmak ona güvende hissettiriyordu kendini.Her otobüs yolculuğunda bu numaralardan koltuk ayırtırdı. Çok acil değilse ortalarda yer bulamamışsa varacağı bilet tarihini sonraki günlere ertelerdi. Önünde ve arkasında insanların oturuyor olması onlardan bir parça olduğu gerçeğini sabitliyordu. En az onlar kadar mutlu en az onlar kadar geçim sıkıntısı olan en az onlar kadar: İnsan. Kendini çok sorgulamadan biraz daha rahat yolculuk edebiliyordu. Muavin elinde mavi çöp poşetiyle tekrar koridorda belirdi. Kerim elinde tuttuğu karton bardağı son kez önüne koyup biraz ezip muavine verdi.Muavinle göz göze gelmedi.Damağında kalmış olmamış çay ve karton kokusu az da olsa çay ihtiyacını kesmişti.Zaruri , meşakkatli olsun.Köye yaklaşmak üzereydi otobüs.Kulaklığını takıp müzik dinlemeye başladı.Bir varışa yaklaşmak üzere olduğu için bu sefer müzik eşliğinde düşünmeye dalmadı.Zihnini kontrol etti, aklına hangi cümle hangi görüntü düştüyse onu düşünmeyeceği başka bir düşünceyle yerini değiştirdi.Otobüs hafif duraksadı ve sola doğru
döndü.Kavaklar arasında son uzun yol.Kerim, cama doğru yaklaştı içine bir serinleme geldi; gözlerinin içi gülüyordu.Gözleri tekrar yola düştü.Yol çizgisi yoktu.Devlet karayolu değildi.Sadece asfaltı kesiyordu yeşil gözleri.Gözlerini kırpmadan durabildiği kadar baktı kaldı.Yorulunca göz kapaklarını kapatıp açtı.Gün ayalı o kadar çok saat geçmişti ki gözü yol çizgisiz köy yoluna girince aydı.Ovaya dizilmiş altın gibi sağlı sollu buğday tarlalarının güneşteki ışıltısını izleyerek devam etti,zihni. İzledikçe havanın çok daha sıcak olduğunu sezdi.Bir ses böldü hem düşüncesini hem de altın buğday görüntüsünü.Muavinin: Akçatı Köyüne geldiklerini bildiren anonsuydu. Kerim kulaklığını çıkarıp müzik aletini, su şişesini çantasına koydu. Başka eşyası olmadığı için beyaz gömlekli muavinle bir daha muhatap olmayacaktı. Bu güzeldi. Oturduğu koltuktan kalktı ve birkaç adım attıktan sonra orta kapıdan indi. Güneş ensesinde 5-10 metre yürüdükten sonra sağ tarafta kalan hamama doğru büküldü. Etrafında hiç ağaç yok tek katlı saman ve toprak karışımı evler vardı. Hepsinin kapısı çift açılır yerden evin yüksekliği kadar boyu olan tahta kapılar… Düzlüğe ulaştı. Camgöbeği yeşiline boyanmış tek yöne açılan bir insan boyu uzunluğunda üstü açık bir kapı bir de pek çok ağaç vardı. Kerim, kapının kolunu (demirden yapılmış aşağı ve yukarı hareket edecek biçimde tasarlanmış) yukarı kaldırıp açtı. Kalabalığa doğru yürümeye başladı. Yaklaştıkça boşlukta yürüyormuş hissine kapıldı. Bu boşluk onu bunaltmıyor zihni ona oyun oynamıyordu. Hatta zihni ona bu sefer mutlu? mutsuz kısa bir film sundu: Kısacık yürüyüş 25 yıllık geriye dönüş… Kalabalığa dâhil oldu ve ön tarafa geçip musalla taşına baktı. Yine uzun bir göz dalışıyla gözü taşta kaldı. Yüzüne çarptı rüzgâr göz kapakları yoruldu. Bu yorgunluk aynı değil. Önceki yorgunluklarında içi bunalıyor, sıkılıyordu. Bu yorgunluk aslında beklediği bir duyguydu. Sanki bu yorgunluk duygusunu yaşasa bitecekti, tüm yorgunluk.Daha önceleri çok kez zihninde canlandırmıştı bu son, yorgunluk hissini.Fakat hangi şekilde olacağını bir türlü kestiremiyor bu yüzden çok düşünüyor zihninde çok tasarlıyordu.Zihnini topladı, gözleri etrafı hızlıca kontrol etti.

GERÇEK:
Hoca efendi: ‘Kardeşimiz Raşit efendiye(Raşit Eğilmez) haklarınızı helal ediyor musunuz?’ dedi. Topluluk helal olsun, dedi.3 kez tekrarladılar. Kerim helal olsun diyemediği gibi ağlamadı da. Tabutun bir salına girdi.Diğer salına da amcaları, başka kardeşi yoktu.Bir kaç metre ötede açılmıştı çukur.Kerim çukura girip babasını kucaklayıp yerleştirmedi.Sait amcası(en büyük) ve Orhan amcası(küçük) yerleştirdi ,ölüyü “Bismillahi ve âlâ milleti Resûlillâh” (“Yüce Allah’ın ismi ile Resûlullah’ın milleti (dini) üzerine seni gömüyoruz”) dediler.Çukurdan çıktılar.3 amca bir yeğen toprak atmaya başladılar.

Kerim birkaç kürek toprak attı. Boşlukları dolduruyor gibiydi. Hoca efendi, çok kez “Mülk, Vakıa, İhlâs  sûreleri, sonra Fatiha ile Bakara sûresinin başı okudu.Amin denildi.Kerim’in sırtı sıvazlanıp Allah rahmet etsin,denildi.Kerim, herkese başını sallayıp sağ olun,dileklerini iletti.En azından iletebildiğini düşündü.Bir saat sürmemişti ölüm seremonisi.Kalabalık günlük konuşmalara kendi arasında dönmeye başlamıştı.Arkalarda dönen bu sohbet önlere doğru yayıldı ve dağıldı millet.Yaşar amcası(ortanca) Kerim’in koluna girdi.’İyi misin?’dedi.Kerim, konuşmadı. Yaşar amcası silkeledi, iyi misin evlat, dedi.Kerim’in konuşmuyor olmasından ve tepkisiz olmasından korkmuştu.Üzüntüden lal olur diye
düşündü, endişelendi. Nihayetinde babasını gömen 25 yaşında bir genç, Kerim:

45-50 sığıra göz kulak olmak zordu. Bana göre zor değildi. Adı üstünde sığır uyanık kaldığın sürece ne tarafa yön verirsen oraya gider hayvan. Hayvanları seviyordum. Havanın çok sıcak olmasının pek bir önemi yok henüz köye yakınlaşmadıysam. Dağlar serin olur hayvan otlatmanın hiçbir zorluğu yoktur. Bir ekmek, zeytin, peynir, domates yer, gün boyu da acıkmazdım.Ramazan ayında zordu.Sahurdan sonra hiç yatmaz ikindiye kadar hayvanları otlatırdım.Allah sabrını veriyor ya bir şekilde güç bela tamamlardım ramazanları.Bir an önce bitsin diye de dua ettiğim günler de olmadı değil.Köyün çıkışında büyük bir meşe ağacı var.Köy çok büyük olmadığından oradan tüm köyü seyredebilirsin.bizim evde oraya
yakındır.Sıcaktan tabi iyice bunaldım soluklanmak için ağacın gölgesine girdim.Meşe’nin gövdesi de kalın, benim5 katımdır.Bir su içtim.sırtımı dayadım.içim geçmiş.sığırlar aşağıdaki günaşık(ayçiçeği) tarlasına girmiş.Şişene kadar yemişler.Babam görmüş hayvanları.soluğu tarlada almış. Ne olsun, çoğu yatmış yere telef. Beni aramış sağa sola derken yüzümde bir tokat. İlk değildi. Uyandım: Güneş batmak üzereydi. Kerim yüzünü güneşe çevirdi. Gözleri yine aynı duyguyla parladı:
Unutulsun bir gövdeye duyulan hasret
Unutulsun bu alışılmış duyarlık
O kadar sade, o kadar kalabalık ki
Unutulmaya değer onların insan gövdeleri
Ve unutulmamalı mutlaka
Dolsunlar diye yüreklere
Dolsunlar damarlara.
Yaşar amcasının gözüne baktı
İyiyim dedi, hiç olmadığım kadar
Her şey başladı.
Her şey bitti.

Bunları da Sevebilirsiniz

Düşünce ormanı sıktır, her yere güneş dalı uzanır Bu cangılın ıssız yollarında bile fenersiz yürünür Acaba insan ölünce mi hatırlanır? Yoksa hatırlamak için mi öldürülür? Gün olur koyu mavi bir sis çıkagelir göğün yüzünden Düşünceler yollarını göremez olur. İşte o zaman biz Sis olalım ey düşüncelerim! Milyonlarca damlacığız biz Sis olalım ve kaybedelim bu ormanı …

Share

William Shakespeare’in “Size Nasıl Geliyorsa” eserinden “İnsanın Yedi Çağı” şiiri. Bütün dünya bir sahnedir, Bütün erkekler ve kadınlarsa sadece birer oyuncu; Girerler ve çıkarlar; Bir kişi birden çok rolü oynar, Bu oyun, insanın yedi çağıdır. İlkin bebeklik, Dadısının kollarında sesler çıkarır ve kusar; Sonra mızmızlanan bir okul çocuğu, okul çantasıyla Yüzünde parıldayan sabahla, istemeyerek, Salyangoz gibi okula sürünür. Daha sonra aşık gelir, İç çekerek sevgilisinin kaşlarına yazılmış acıklı bir şarkıyla. Daha …

Share

Director : Jacques Mitsch Co-producer : K Production / Gedeon Programmes/ Arte / Discovery Science / SBS / SVT / RTBF / VRT / RTP / DRTV Territory : Worldwide Duration : 52′ minutes 2009 Over the recent years, a small but growing group of researchers from Austria, Germany, Italy, UK, Japan, South Africa and …

Share
Önceki / Previous SİYAH KELEBEKLER ÇEŞMESİ
Sonraki / Next Kırmızı Mor Halı ve Aşk