02.03.2020
René Magritte, Saf Akıl, 1948
Hayvanların esenliği, mutluluğu nasıl sağlanabilir? Söz konusu ehlileşmiş, evcilleşmiş hayvanlar ise birlikte yaşayarak mı, yaşam alanlarını ayırarak mı? Söz konusu atlar, özellikle de faytonlara koşulan atlar ise onların esenliği bize ne gibi sorumluluklar getiriyor? Adalar’daki atların mutluluğu nasıl mümkün olabilir?
19 Aralık’ta 81 atın ruam hastalığı taşıdıkları gerekçesiyle öldürülmeleri ve Adalar’daki bütün atların üç ay süreyle “karantina” adı altında ahırlarına kapatılması, ardından 24 atın daha öldürülmesi ve çok geçmeden İBB Meclisinin oy birliğiyle faytonların kaldırıldığını ilan etmesiyle ivme kazanan at-fayton krizi bize neler söylüyor? Buraya nasıl gelindi, şimdi ne yapmalı ve gelecek nasıl tasarlanmalı?
Şimdiki durum şu: Adalar’daki atlar, sözcüğün tıbbi anlamıyla, evrensel standartlarla hiçbir ilişkisi olmayan bir “karantina”da. Türkçesi, ahırlara kapatılmış durumda. Bu durum, hayati tehlike demek, zira yetersiz hareket atlar için ölümcül sonuçlar doğuruyor. Bağırsakları düğümleniyor, ayakları şişiyor, kasları eriyor ve kaçınılmaz son geliyor.
Nitekim, “karantina”nın üç haftayı doldurmasından itibaren ölüm haberleri gelmeye başladı. Yetkililer herhangi bir açıklama yapmıyor, yerel kaynaklar ise –“en az” vurgusuyla– 35-50 arasında rakamlar telaffuz ediyor. Atları gönderecek bir yer hâlâ bulunamaması, bulunmasının da zayıf bir ihtimal olduğunun ortaya çıkması, ölen atların sayısının artmasını kaçınılmaz kılıyor. Bu can yakıcı duruma acilen müdahale edilmesi, atların o ölümcül koşullardan bir an önce kurtarılması gerekiyor.
Öte yandan, bu krizin ortaya koyduğu derin meseleyi bütün boyutları ve katmanlarıyla üretken bir tartışmaya açmak, üzerinde kafa yormak icap ediyor: Hayvan-insan ilişkisi, bu özel durumda at-insan ilişkisi nasıl olmalı, hangi ilkeler etrafında düzenlenmeli? Kanadalı akademisyenler Sue Donaldson ve Will Kymlicka’nın Zoopolis –Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı adlı kitabı bu tartışmanın ön açıcı bir başlangıç noktası olabilir.
İşbu murad ile hem söz konusu meselenin ana hatlarını özetleyen hem de Sue Donaldson ve Will Kymlicka’nın bu tartışmaya dahil olmasını sağlayabilecek bir daveti dikkatlerinize sunuyor, Asu Aksoy’un kaleme aldığı açık mektubu huzurlarınıza getiriyoruz.

Sevgili Sue, Sevgili Will,

Hayvan haklarıyla ilgili çalışmalarınızı yakından takip ediyoruz. Zoopolis: Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı başlıklı kitabınız Türkçeye de çevrildi ve geniş bir okur kitlesine ulaştı. Çalışmalarınızda hayvanların refahına yönelik yaptığınız analizler ve önerilerinize bugünlerde burada, Türkiye’de tekrar tekrar dönüp bakmak ihtiyacı hissediyoruz. Zira, belki duymamışsınızdır, Türkiye’de çalışan atların geleceğiyle ilgili çok önemli bir dönüm noktasındayız.

Bu konuyu açmadan önce, sizi İstanbul’a davet etmek istediğimizi hemen belirtelim. Koç Üniversitesi Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan kitabınız bağlamında temel tezlerinizi ele aldığınız birkaç konuşma yapmanız hayvan haklarının nasıl hayata geçirileceğine dair bizim burada derinleştirerek çok-yönlü kılmaya çalıştığımız tartışmayı besleyecek ve yeni perspektifler açacaktır.

Türkiye’de bugün atların geleceğiyle ilgili ortaya konan argümanlar hayvanların refahına ilişkin bildik reformcu, hayvan hakları odaklı ve insan-hayvan ayrılığını öneren pozisyonların ötesine geçemiyor. Oysa, insan ve hayvan ilişkisini hangi düşünsel kavramlar üzerinden ele alabileceğimize dair yeni önermeler, tartışmalar mevcut.

Türkiye’de çalışan atların geleceğiyle ilgili çok önemli bir dönüm noktasındayız diye bir nitelemede bulunduk. Evet, davetimize olumlu yanıt vermenizi teşvik etmek üzere, burada yaşamakta olduğumuz sürecin temel dinamiklerini kısaca özetlemeye çalışacağız ve karşı karşıya olduğumuz, aslında sonunu pek hayırlı görmediğimiz dönüm noktasının muhtevasını anlatmaya çalışacağız.

Kitabınıza hayvan hakları savunuculuğu hareketinin bir çıkmaza girdiği tespitiyle başlıyorsunuz. Bizim gibi düşünenler de aynı kanıda: Türkiye’de bugün atların geleceğiyle ilgili ortaya konan argümanlar hayvanların refahına ilişkin bildik reformcu, hayvan hakları odaklı ve insan-hayvan ayrılığını öneren pozisyonların ötesine geçemiyor. Oysa, gerek sizin uğraştığınız siyaset bilim alanında gerekse de antroposen çağını analiz eden felsefi yaklaşımlarda, insan ve hayvan ilişkisini hangi düşünsel kavramlar üzerinden ele alabileceğimize dair yeni önermeler ve tartışmalar mevcut.

Bugün Türkiye kamuoyunda güçlü bir şekilde oluşan “atları özgürleştirmek” diye özetleyebileceğimiz bakışı eleştirel bir şekilde ele alacak tartışmaları ortaya çıkan bu yeni yazından yararlanarak besleyemezsek, maalesef atlarımızı “doğa”ya, akıbetini bilmediğimiz bir yolculuğa göndererek konuyu ilelebet kapatmış olacağız.

Paulus Potter, Bir Tarlada Atlar, 1649

Çalışan atlar uzun bir geçmişe sahip

Türkiye’de çalışan atlar derken, gerçekten de önemli sayıda atın yarış sektörü dışında, özellikle turistik kasabalarda, hâlâ bir ulaşım aracı olarak kullanılmaya devam edilmesini kastediyoruz. Atlar tarafından çekilen faytonların kullanımı Türkiye’de uzun bir geçmişe sahip ve bugün İstanbul’un Prens Adaları diye bilinen dokuz adasının üçü, sayısı 270’i bulan faytonla bu konuda başı çekiyor. Prens Adaları’nda faytonculuk mesleğinde kullanılan atların sayısı da 1700’leri bulabiliyor.

Adalar’da faytonların kullanımı 19. yüzyılın sonlarına dayanıyor. Daha öncesinde bu sayfiye adalarında eşek temel ulaşım ve yük hayvanı olarak kullanılmış. Hatta Adalar’a yönelen yeni kozmopolit İstanbul burjuvazisi eşekleri atlarla değiştirerek Avrupai tarzda daha rahat ve gösterişli faytonlara geçmeye yeltendiğinde eşekleri çalıştıranlar bir müddet bu girişimlere taş koymayı başarmışlar. Bugün o eşeklerden olsa olsa bir düzine kalmış durumda. Gerisi Adalar’dan uzaklaştırılmış. 20. yüzyılın ortalarına kadar, Adalar sayfiye karakterini korumayı devam ettirdiği sürece, faytonculuk mesleği de ağırlıkla Adalıların ve yazlık için gelenlerin kullandığı bir ulaşım aracı olarak kalmış. Birçok zengin ailenin faytonlarına koştukları kendi atları olurmuş. Faytona binmek bir statü sembolü olarak görüldüğünden faytoncular da mesleklerini dikkatle icra edermiş.

Hayvan hakları savunucularının atlara özgürlük sloganını tartışmaya açmak sanki hayvan haklarını ayaklar altına almakmış gibi bir algı oluşturuldu. “Adalar’ın atları için mutluluk nasıl mümkün olacak?” sorusunun tek ve baştan bilinen bir cevabının olmadığını söylemek bile riskli bir pozisyon haline geldi.

Faytonculuğun turizm rantına teslim oluşu

Faytonculuğun bir turizm aracına dönüşmesiyle birlikte her şey tepetaklak olmaya başlıyor. Faytonculuk turist taşımak için organize ediliyor ve bir müddet sonra tamamen turizm endüstrisinin bir ürünü olarak palazlanıyor. 1990’lı yılların sonuna gelindiğinde fayton ve dolayısıyla çalıştırılan atların sayısı bu miktarı kaldırabilecek ahırların, park yerlerinin, dinlenme alanlarının kapasitesini aşıyor. Faytonlar yetersiz ahır ve bakım koşullarına rağmen geçtiğimiz Aralık 2019’a kadar, ilgili kamu idarelerinin sorumluluk alanlarına ilişkin gerekli tedbirleri almadığı ve düzenlemeleri yapmadığı koşullarda, hayvanların ve bakıcı işçilerin giderek kangrenleşen sorunların altında ezildiği bir şekilde devam ettiriliyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) mevcut fayton sayısını karşılamayan ve daha sonradan aslında atların bakımı açısından da yetersiz olduğu ortaya çıkan bir ahır binası inşa ettirmekle yetiniyor. Belediye mevcut at sayısını da azaltmayınca, at sahipleri enformel ahırlarında atlarına bakmaya devam ediyor. Bu tür enformel ahırlarda koşulların çok daha ilkel olabileceğini tahmin etmek zor değil. Atların düzenli sağlık kontrolleri için uzman veterinerler getirilmiyor, faytoncuların çalışma koşullarını denetleyecek ve iyileştirecek önlemler alınmıyor, bazı yönetimlerin çıkardıkları düzenleyici yönetmelikler olsa da bunlar uygulanmıyor ve denetlemeler yapılmıyor.

George Stubbs, Whistlejacket, 1762

Atları ortadan kaldırmaya giden sürecin başlangıcı

Bütün bunların sonucunda, dizginsiz turizmin körüklendiği adaların en büyüğünde, bazı fayton sahiplerinin atlarını bizzat çalıştırdıkları ve bakımını üstlendikleri artizanal sistemden çıkıp elinde birçok plaka bulunduran ve faytonları kiracılar üzerinden çalıştıran rantiyelere dönüşmesiyle, faytonculuk giderek turizm piyasasına yönelik bir sermaye aracına dönüşüyor. Bu sömürü çarkı da atların yaşam koşullarını her geçen gün kötüleştiriyor, hayatlarını tehdit eder hale geliyordu. Kuşkusuz hâlâ eski usul faytonculuğa devam edenler de vardı, ancak onların itibarı ve imajı da bu at sömürüsüne dayanan yeni sistemin altında eziliyor, sesleri duyulmuyordu.

Adalar’a sokulan yeni atların ruam taramaları yerinde yapılmadığından (Türkiye’de ruam hastalığı kontrol altına alınamamış vaziyette halen) atlar hastalıklı gelebiliyor ve yetersiz ahır koşullarında bu bulaşıcı hastalığın kontrolden çıkmasıyla, bir seferinde onlarca atın telef olmasıyla sonuçlanabiliyordu. Bu katlanılması imkânsız durumun katmerlenerek devamına tüm paydaşlar tarafından göz yumuldu ve sonunda öyle kötü bir şey oldu ki, zaten bir müddettir yükselen kamuoyu tepkisi hayvan hakları savunucusu STK’ların yönlendirmesiyle Adalar’da faytonculuğun tamamen yasaklanması ve atların Adalar’dan çıkarılarak “özgürlüklerine kavuşturulması” talebi şeklinde kendisini ortaya koydu.

Popülizmin sorunların kaynağı olarak gösterdiği hep ezilen kesimlerin en altta kalanları oluyor; mülteciler, kaçak göçmenler, Suriyeliler, Romanlar, gecekonducular, bostancılar ve şimdi de faytoncular.

Olan şey şuydu: Önce Büyükada’nın ormanlık alanının gözden ırak bir yerinde iki büyük çukur kazıldığı görüntülendi. Ardından, bir gecede 81 at ruam test sonuçları pozitif çıktığı gerekçesiyle ahırlarından ve hatta koşulu faytonlarından alınıp itlaf edilerek bu çukurlara gömüldü. Böylesi dehşetli bir olayın ardından devletin yereldeki kurumları Adalar’da üç ay müddetle karantina ilan ederek faytonları seferden men etti. Atlar ahırlarına ve barınaklarına hapsedildiler, faytonlarda çalışan emekçilerin bir kısmı mevsimlik olduklarından memleketlerine döndü, fayton sahipleri de beklemeye başladı.

Sonraki gelişmeler çok hızlı oldu. Burada ayrıntısına girmeyelim, İBB hayvan hakları STK’larının kampanyalarına yaslanarak, sahada hiçbir hazırlık çalışması yapmadan faytonculuğu Adalar’da yasaklama kararı aldı. Belediye meclisinde oybirliğiyle alınan karara göre, İBB faytonları ve atları sahiplerinden bedel karşılığı satın alacak ve hayvan hakları savunucularına verilen söz kapsamında Adalar’dan çıkarılacak atlar özgürce yaşayacakları, adresi ve varlığı bir türlü telaffuz edilemeyen, bir yerlerdeki çiftliklere yerleştirilecekti.

İBB’nin bu kararı hayvan hakları savunucuları tarafından zafer olarak ilan edildi. Atların Adalar’dan çıkarılarak özgürleştirilmesi sürecinde düğmeye basılmıştı. Sanki önemli olan bu kararın verilmiş olmasıydı. Bu arada, atlar “karantina” koşullarında hızla hastalanmaya başladı, bakıcıları tarafından terk edilenler ölü bulunuyordu, yiyecek ve su temininde yetersiz kalınıyor, doğum yapan atlar kaderine terk ediliyordu. Bir atın ruamlı diye itlaf edilmeye götürülürken kaçması ve ardından ruamlı olmadığının ortaya çıkmasıyla birlikte ruam hastalığı tespit sürecinde kural dışılıklar olabileceği gündeme geldi. Hepsi alelacele, yeterince düşünülüp tartılmadan alınan ve uygulanan bu kararların aslında hayvan haklarını tesis etmek önceliğini ne derecede taşıdığına dair büyük bir şüphe ortaya çıktı. Nitekim, karantina kararının alınış ve uygulanış biçimi, hastalık raporlarının at sahiplerine verilmemesi gibi konuları Adalılar yargıya taşımaya başladı.

Eugène Delacroix, Fırtınada Ürken At, 1824

Ruam hastalığı çıkmamış olan Heybeliada ve Burgazada’da neden hayvanların karantinada tutulduğunun (daha doğrusu, ahırlarına hapsedildiğinin) cevabı da verilmemiş durumda. Şu anda büyük endişe konusu, üç aylık karantina sürecinin 70’li günlerinde, toplamı tespit edilemeyen ve giderek artan sayıda atın yetersiz hareket, beslenme ve sindirim sorunları gibi nedenlerle ölmesi ve belli ki acil müdahale ve kriz yönetimi gerektiren bu durum karşısında gerek İlçe Tarım ve Orman Müdürlüğü’nün gerekse de İBB’nin gereken önlemleri almıyor oluşu.

Faytonları kaldırmak konusunda hızlı davranmış olan yerel yönetim organları Adalar’da halen mevcut 1300 kadar atın sağlığının garanti altına alınması konusunda nedense yeterince hızlı davranmıyor. Hayvan hakları savunucularına vermiş olduğu atları çiftliklere götürme sözünü de tutamıyor, zira bu kadar atı alacak çiftlik var mı, belli değil. “Atları doğaya salalım, böylece özgürleştirelim” türü genel geçer talebin gerçekçi olmadığını bazı hayvan hakları savunucuları da görmeye başlamış durumda. Uzun uzun bu süreci anlatıyoruz, çünkü aslında biz Adalıların atlara karşı sorumlulukları olduğu fikrini bu süreçte kavrıyoruz. Bu fikri kendi aramızda anlamaya ve formüle etmeye çalışıyoruz. Yazımızın bundan sonraki kısmında, benimsenmesi kolaymış gibi görünen bu fikrin karşı karşıya olduğu zorlukları açmaya çalışacağız.

Zor ve karmaşık sorunları çözmenin yolu olarak popülizm

Bugün Adalar’daki atlarla ilgili öne çıkan görüşü 10 Şubat’ta, yeni1mecra.com’da yayınlanan bir yazı güzel özetledi. Başlığı şöyle: “Mutluluk, Faytondan Kurtulan Atlar Özgür Yaşama Koşullarına Sahip Olduklarında Mümkün Olacak”. Benzeri cümleleri ve ifadeleri kendilerini hayvan hakları savunucusu olarak adlandıran çeşitli çevrelerden epeydir duyuyoruz. Hayvan hakları, iklim krizi, veganlık, kent hakları gibi konularla uğraşan farklı oluşumlar, aktivist grupları, dernekler Adalar’ın atlarının mutluluğunun nasıl sağlanacağı konusunda anlaşmış görünüyorlar.

Popülist politika yapma biçiminde sorunlara ilişkin farklı yaklaşımların birlikte düşünebilmesini ve müzakere edebilmesini sağlamak gibi zaman ve çaba gerektiren bir süreç-odaklılık söz konusu değil. Popülistlerin en sevmediği şey bir konunun ne kadar karmaşık, çok-katmanlı ve dolayısıyla hemen çözülemeyecek olduğunu duymak.

Hayvanlara iyi davranalım” diye düşünenlerden, “Hayvanların faytonlarda çalıştırılması köleleştirmedir” diye düşünenlere, hepsi atların Adalar’dan çıkarılarak özgürleştirilmeleri konusunda birleşti. En son #YaşamNöbeti adıyla kenetlenmiş bir blok olarak karşımıza çıkan bu söylem Adalar’dan faytonlar çıkarılana kadar İBB önünde çadır kurarak eylem yapacağını ilan etti. Faytonculuk hayvan hakları ihlâlinin ana mecrası olarak takdim edildi ve yasaklanmasıyla atların temel hakkı olan özgürlük hakkına kavuşacağı öne sürüldü.

Bu görüşü tartışmaya çalışanlar ise her ne kadar ortak bir argüman etrafında birleşmemiş olsalar dahi, “fayton savunucuları” olarak bir blok gibi gösterilmeye çalışıldı. Hayvan hakları savunucularının “atlara özgürlük” sloganını tartışmaya açmak sanki hayvan haklarını ayaklar altına almakmış gibi bir algı oluşturuldu. “Adalar’ın atları için mutluluk nasıl mümkün olabilir?” sorusunun tek ve baştan bilinen bir cevabının olmadığını söylemek bile sert tepkiler çeken bir pozisyon haline geldi.

Bugün Adalar’da olduğu gibi, acil bir durumla karşı karşıya olunduğunda bile, geçici çözümlerin devreye sokularak hayvanların iyiliği için bu somut duruma en doğru yaklaşımın ne olabileceğine dair senaryoları değerlendirecek bir müzakere alanının açılması bu nedenle mümkün olamadı. Adalar’daki gidişattan öğrendiğimiz kadarıyla, kriz düşünmeyi ve tartışmayı destekleyen bir durum değil, hele kriz ortamını yatıştıracak yönetim yapıları devreye sokulmuyorsa.

Paul Gauguin, Beyaz At, 1898

Bu noktada kriz ve popülizm arasındaki bağlantı üzerine bir not düşülebilir. Krizin kendisi halihazırda kamuoyu algısının duygusal yönünü harekete geçiren sansasyonel ve dramatize edilmiş malzemeyi sağladığından popülist politikacı için yapılacak şey bu kriz durumunu kullanarak ortaya çıkan duygu kabarmasının tetiklediği taleplere hızlı ve net bir cevabın işi göreceğini, krizi çözeceğini söylemek.

Örneklerinden artık biliyoruz, bu net cevap krizin kaynağı olarak işaretlenenin ortadan kaldırılması şeklinde veriliyor. Adalar’daki atlar krizinde sorunların kaynağı olarak atları esaret altına aldıkları ve onlara eziyet ettikleri, onların ölümüne sebep oldukları iddiasıyla faytoncular işaret edildi. Faytonculuğun kaldırılması ve atların Adalar’dan çıkarılmasıyla sorun net bir şekilde çözülecekti.

Burada altını çizmek gerekiyor ki, popülizmin sorunların kaynağı olarak gösterdiği hep ezilen kesimlerin en altta kalanları oluyor: Mülteciler, kaçak göçmenler, Suriyeliler, Romanlar, gecekonducular, bostancılar ve şimdi de faytoncular. Popülist politika yapma biçiminde sorunlara ilişkin farklı yaklaşımların birlikte düşünebilmesini ve müzakere edebilmesini sağlamak gibi zaman ve çaba gerektiren bir süreç-odaklılık söz konusu değil. Popülistlerin en sevmediği şey bir konunun ne kadar karmaşık, çok-katmanlı ve dolayısıyla hemen çözülemeyecek olduğunu duymak.

İnsanlarla hayvanlar arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırarak hayvanları özgürleştirmek değil, birlikte özgürleşme kapasitelerimizi geliştirmek. İlişkisel yaklaşımda, abolisyonistlerin yaptığı gibi hayvanlar adına karar vermek yerine, hayvanların seçim yapabilme imkânlarını geliştirmek araştırılıyor. İnsanın özgürlüğünü besleyen tam da hayvanın özgürlüğüne ilişkin seçim yapabilme olanaklarını araştırmak ve denemek.

Böyle bir ortamda, atların geleceğini insanlarla birlikte nasıl kurgulayabileceğimize dair görüşlerimizi tartışmamız kolay olmuyor. Üstelik “Hayvana, İnsana, Yeryüzüne Özgürlük” diyerek yola çıktığını ifade eden #YaşamNöbeti gibi hayvan hakları savunucusu hareketin birçok önemli saptaması ve mücadele konularıyla hemfikiriz ve hayvan haklarının tesis edilmesi gerektiğine ilişkin temel argümanlarını biz de benimsiyoruz.

Heybeliadalı hayvan hakları savunucusu yazar Abdullah Onay’ın şu saptamasına katılmamak mümkün değil: “Hayvanların sömürüsüne dayalı, hayvanlara eziyet, şiddet içeren her şey onların haklarının ihlâlidir.” Keza sorduğu şu soruya: “Hayvanları sömürmeye, eziyet etmeye hakkımız var mı?”, “Bunu hangi gerekçelerle sürdürmeye çalışıyoruz?” Bu soruya genellikle hayvanların insan türünden daha geri bir yerde olduğu ve insan türüne hizmet için yaratıldığı, patronun insan türü olduğu, hayvanların insanlardan farklı olarak bilinç sahibi olmadıkları, dolayısıyla hayvanlara eşit davranmak için yeterli sebep olmadığı gibi türcü addedilen cevaplar veriliyor.

Ama artık bu tür argümanlar demode diyebiliriz, çokça eleştirildiler ve bu sayede hayvanlara kötü davranışları cezalandıran kanunlar tüm medeni dünyada uygulamaya konabildi. Bizde de Hayvan Hakları Yasası şu anda TBMM’de. Faytonculuk, atlara kötü davranmak ve atların sömürüsüne dayalı bir düzen şeklinde yapıldığı sürece, kuşkusuz devam ettirilmemeli, hayvanlara kötü muamele cezalandırılmalı ve bu tür durumlar ortadan kaldırılmalıdır.

Hayvan hakları savunucusu yazar Zülal Kalkandelen’le bu noktada anlaşmamak mümkün değil: “İnsanın ve hayvanın, tüm bilinç sahibi duyarlı canlıların yaşamlarını şiddete ve sömürüye maruz kalmadan sürdürme hakkı tanınmalı”. Peki o zaman, hayvan hakları savunucusu bu blokun bizim söylemeye çalıştıklarımızı baştan mahkûm etmeye çalışması neden? Üzerinde anlaşılamayan konu nedir?

Henri de Toulouse Lautrec, Beyaz Gazelle, 1881

Atların köleleştirilmesi meselesi

Bu soruyu Adalar’dan faytonların kaldırılmasını isteyenlerin temel çıkış noktası olarak ortaya koydukları argümana bakarak ele alabiliriz. Buna göre, atlar kendi rızaları dışında çalıştırılıyor olmaları nedeniyle köleleştirilmişlerdir, onlara kötü davranılmasa bile bu gerçek değişmez. Bu nedenle faytonculuğun devamını istemek onların köleliğini istemeye devam etmektir, doğru değildir.

Hayvan hakları savunucuları arasında abolisyonistler olarak bilinen bu yaklaşıma göre “İnsan ya da insan harici tüm hissedebilir varlıklar için bir tane hak vardır: Başkaları tarafından mülk muamelesi görmeme temel hakkı”. Buna göre, “Adalar’daki atlar mülk olarak çalıştırıldıklarından bu hakları ihlâl edilmektedir. Hayvanların serbest iradelerini kullanarak emeklerini insanların hizmetine sunmaları gibi bir durum söz konusu olamayacağından, insanlar hayvanları kendi emelleri için kullanmak üzere güç kullanmışlar ve hayvanları evcilleştirmişler, kendi hakimiyetleri altına almışlardır. Hayvanları kendi amaçlarımız için kullanmamalıyız (pet hayvan olarak bakmak gibi), zira onlar bizim malımız mülkümüz değildir, bizim kullanmamız için yaratılmamışlardır, kendileri için vardırlar. Çözüm, hayvanların mülk olmaktan çıkarılmaları, yani özgürleştirilmesidir. Bunun dışında, reformist mantıkla öne sürülen sistemi iyileştirmek, faytonculuğu kurallarla düzeltmek gibi öneriler kabul edilebilir değildir.”

Sağlıklı yaşam için gereken tüm altyapılarına kavuşan atlar Adalar toplumunun bir parçası olmaya devam edeceklerdir. Atların mutluluğuna ve esenliğine ilişkin biz Adalıların sorumluluğu tam da aslında atların adaletin sağlandığı bir çalışma rejiminde çalışıp çalışmak istemeyeceklerini ortaya çıkartmak olabilir.

Görüldüğü gibi, insan köleliğinin sona erdirilmesi için bir vakit kullanılmış olan bu sonlandırma/abolisyonist kavramını kullananlara göre, atların kendi iradeleri dışında bir rejime tabi tutulmaları sorunun temelidir; bu durum kölelikle aynı anlama gelmektedir ve bu yüzden de sonlandırılmalıdır. Bu yaklaşımı savunanların çözümü Adalar’da çalıştırılan atların hürriyetlerine kavuşturulmasıdır. Hürriyetine kavuşturmak ise insanlar ve hayvanlar birbirlerinden tamamen koparılarak hayvanların doğaya, insanların kendi insan dünyalarına ayrılmaları şeklinde savunulmaktadır.

Abolisyonistler için, demek ki, atların “iyiliği” ve “mutluluğu” onların fayton boyunduruğundan kurtarılarak özgürleştirilmeleridir. Yani insanlardan kurtarılmaları ve ayrılmalarıdır. Buna karşılık, binlerce yıldır ehlileştirerek birlikte yaşadığımız hayvanları, bu durumda atları, insandan ayırarak artık aslında yine insanlık eliyle yok edilmiş olan “vahşi” doğaya göndermek üzere yola çıkarmak atların mutluğu için ne kadar doğru bir yaklaşım?

Türlerin sadece kendi ihtiyaçlarını tatmin etmeye odaklanmış oldukları, kendi iyilerinin kendilerine kapanmakla sağlanacağı fikrini sorgulayan Eva Meijer, bu yaklaşımı türler-arası ilişkiselliği reddettiği için eleştiriyor mesela. Hayvan haklarını ilişkisel yaklaşımlarla ele alanlar – sizin çalışmalarınız da buna bir örnek– hayvanlarla insanların hayatlarının nasıl iç içe geçerek bugüne gelindiğine dikkati çekiyor.

Pablo Picasso, At, 1942

Bu ilişkiselliğin yönünü insan-merkezlilikten çıkararak türler-arası ilişkileri birlikte adalet ve birlikte özgürlük üzerinden tesis etmek şeklinde yeniden tanımlamaya çalışıyor birçok yazar. Bu bakımdan hayvanların özgürleştirilmesi sorunsalı türler-arası özgürlük imkânlarının birlikte geliştirilmesi olarak formüle ediliyor: İnsanlarla hayvanlar arasındaki ilişkiyi ortadan kaldırarak hayvanları özgürleştirmek değil, birlikte özgürleşme kapasitelerimizi geliştirmek.

İlişkisel yaklaşımda, abolisyonistlerin yaptığı gibi hayvanlar adına karar vermek yerine, hayvanların seçim yapabilme imkânlarını geliştirmek araştırılıyor. İnsanın özgürlüğünü besleyen tam da hayvanın özgürlüğüne ilişkin seçim yapabilme olanaklarını araştırmak ve denemek. Bunun için, Eva Meijer’in dediği üzere, işe kuşkusuz insanlık olarak bizim geliştirdiğimiz kavramlarla başlanacaktır –özgürlük gibi kavramlarla. Ama bu kavramlar anlamlarını ve uygulanabilirliklerini hayvanlarla ilişki içinde bulacaktır. İşte bugün Adalar’daki fayton konusunda farklı bakış açıları geliştirmeye çalışanların da önlerine aldıkları çetrefil ve cevabı hiç de kolay olmayan bu sorudur: Adalar’ın atlarının mutluluğunu atlardan ayrılarak değil, birlikte yaşayarak nasıl ele alabiliriz? Hayvan ve insanları birbirinden ayırmak, özellikle ehlileştirilmiş hayvanlar durumunda, hayvanların kendi iyileri açısından doğru bir yol mudur?

Hepimiz değişken ve somut duruma bağlı olan kendimiz olma kapasitemizi harekete geçirmek ve sürdürmek bakımından birbirimizin desteğine ve teşvikine ihtiyaç duyuyoruz. Birbirimize bu bakımdan bağımlıyız ve bu bağımlılık ve ilişkisellik ağına evcil hayvanları da dahil ederek onların da kendileri olma kapasitesini insan-hayvan ortak topluluğu olarak geliştirmeyi hedefleyebiliriz.

Tekrar etmekte yarar var: atların kötü koşullarda tutulmaları, faytonlarda sömürülerek çalıştırılmaları ve hor görülmeleri hak ihlâli olduğu gibi, atların mutluluğu için de istenmeyecek bir durumdur ve savunulması söz konusu değildir. O zaman, Adalar durumunda ele alacak olursak, atların kendi iyilik ve mutluluklarını elde edebilecekleri şekilde onlara davranmak ne anlama gelebilir, bize ne tür yükümlülükler getirmektedir?

Sue Donaldson, yakında yayınlanacak çalışmanızda ehlileştirilmiş hayvanlarla ilişkimizde, bu hayvanların bizlerle ne tür bir ilişki kurmak istediklerini anlamaya çalışmak ve buna yönelik imkânları geliştirmekten bahsediyorsunuz. Bu bağlamda, hayvanların özgürlük imkânlarını genişletmek ve hatta insan topluluğundan ayrılmayı istiyorlarsa, bunu sağlamayı tartışıyorsunuz. Bu soruyu Adalar’ın atları için de sorabiliriz. Atların nasıl özgür olmak istediklerini bilfiil Adalar’da onlarla beraber yaşayarak ve deneyerek anlamaya çalışabiliriz. Karşılıklı bağımlılığın illa da kötü bir şey olmadığını kabul ederek, birbirimizin hayatlarını besleyecek birliktelik biçimlerinin neler olduğunu birlikte öğrenerek tartabiliriz.

Negatif ve pozitif haklar

Adalar’daki atlarla birlikte birbirimizi besleyecek şekilde ve sürecin ucunu özgürlük taleplerine açık tutarak yaşamak için kuşkusuz negatif hakların yerleştirilmesi ve uygulanması birinci şart olacaktır. Ancak, sizin de vurguladığınız gibi, özellikle evcil hayvanlar söz konusu olduğunda, sadece negatif haklarla yetinmemek, pozitif hakları da gözetmek gerekiyor. Hayvanları sömürmeye ve kullanmaya dayalı ilişki biçiminin yasaklanması onlarla kurabileceğimiz anlamlı ilişkimizin koparılması anlamına gelmemeli.

Önümüzdeki mesele” diyorsunuz, “hem pozitif hem de negatif sorumlulukları kapsayan bir hayvan hakları savunuculuğunun insan ve hayvanlar arasında saygıya dayanan, sömürüyü dışlayan ve karşılıklı bir şekilde zenginleştirici olabilen bir ilişkinin zeminini hazırlayacağını göstermektir”. Burada yaptığınız vurgu çok önemli: Negatif sorumluluklar evrensel olarak tüm hisseden varlıkları eşit bir şekilde kapsarken, pozitif sorumluluklar insanlar ile hayvanların geliştirmiş olduğu ilişkinin öznelliğinden hareket ediyor. Bu ilişkinin doğasına göre pozitif sorumluluklar farklı nüans kazanacaktır.

Marc Chagall, Atlar Rüyaların, 1944

Adalar’daki atlar örneğinden gidecek olursak, binlerce yıldır evcilleştirilmiş bu hayvanların insanlarla bir bağımlılık ilişkisi içinde olduğu gerçeğinden hareket ederek, atların doğaya salınmaları durumunda yaşamaya devam edemeyeceklerini bilmemiz ve atların hayatlarını mutlu bir şekilde devam ettirebilmelerini istiyorsak bunu sağlamak üzere sorumluluk almamız, bu yönde düşünmemiz ve hareket etmemiz gerekecektir.

Bu bağlamda, Adalar’da gelişmiş olan faytonculuk atların ve insanların tüm negatif haklarının sağlandığı bir şekilde düzenlendiğinde, atların mutluluğu için iyi bir başlangıç olabileceğini değerlendirebilmemiz gerekir. Sağlıklı yaşam için gereken tüm altyapılarına kavuşan atlar Adalar toplumunun bir parçası olmaya devam edeceklerdir. Atların mutluluğuna ve esenliğine ilişkin biz Adalıların sorumluluğu tam da aslında atların adaletin sağlandığı bir çalışma rejiminde çalışıp çalışmak istemeyeceklerini ortaya çıkartmak olabilir.

Ada, At ve Biz Çalışma Grubu’nun anlatmaya çalıştığı gibi, “tıpkı insan bakımında ve emeğin korunmasında olduğu gibi, çalıştırılan hayvanın bakımında ve emeğinin korunmasında da yasalar ve kamu kurumlarının dikkatli çalışmasıyla hepimizin ilgisi atların sağlığı, bakımı ve çalışmasının karşılığının verilmesi üzerinde odaklanacaktır.

Adalar’ın atlarının mutluluğunu atlardan ayrılarak değil, birlikte yaşayarak nasıl ele alabiliriz? Hayvan ve insanları birbirinden ayırmak, özellikle ehlileştirilmiş hayvanlar durumunda, hayvanların kendi iyileri açısından doğru bir yol mudur? Atların kendi iyilik ve mutluluklarını elde edebilecekleri şekilde onlara davranmak ne anlama gelebilir, bize ne tür yükümlülükler getirmektedir?

Eva Meijer bu konuda önemli bir tespitte bulunuyor: Genelleştirilmiş ilkesel yaklaşımlar bir yere kadar bize ipuçları sağlayabilir, somut durumlara bakarak hayvanların iyiliği için çok daha fazla üzerinde çalışabileceğimiz somut malzeme elde edebiliriz. Örneğin, eğer geçmişte faytonculuk mesleğinde atları faytoncularla birlikte denk çalışanlar olarak görme geleneği ve pratiği vardıysa ve atlar Adalar toplumunun ortak paydaşı olarak ele alınıyorduysa, o zaman atların mutluluğunun yerine getirilmesi için çalışılabilecek verilerimiz bunlar olabilir.

Siren İdemen’in 1+1 Forum sitesinde bir süredir Adalı faytoncularla yaptığı söyleşilerde bu ipuçları bulunabilir. Görüldüğü gibi, bu tür bir hassas analizde faytonculuk işini, hayvan hakları savunucularının yaptığı gibi, kategorik olarak mahkûm etmek değil, bu mesleğin geliştirmiş olabileceği eşitlikçi ve adil uygulamaları bulup çıkararak insan hayvan mutluluğu için yeniden yorumlamak söz konusu.

Evcil hayvanlara yurttaşlık hakkı

Adalar’ın yerleşim dokusu ve kültürel birikimini somut durum olarak ele alarak, atların özgürlüğünün nasıl tesis edilebileceğini onlarla birlikte düşünmek ve bu bağlamda Adalar kentsel dokusunu atlarla insanların ortak yaşantısına göre yeniden tasarlamak gibi somut sorumluluklar almak neden söz konusu olmasın? Atları insanlardan ayırmak yerine hayvanlarla birlikte yaşayarak onların ne istediğini anlamaya çalışmak ve eğer karşılıklı olarak bu birliktelikten beslenebiliyorsak beraber varolmanın ve çalışmanın yollarını araştırmak, insan-merkezliliğimizden sıyrılmanın tam da reçetesi değil mi?

Sizin de dediğiniz gibi, belki bizim iyimiz ve mutluluğumuz da önden verili değil, tam tersine insanlarla ve hayvanlarla karşılaşmalarımız ve ilişkilerimiz sonucu sürekli geliştirdiğimiz ve üstünde çalışmamız gereken bir şey. Yeter ki bu karşılaşma ve birliktelik kanallarımızı açık tutalım. Bu arama ve deneyerek öğrenme sürecinde özellikle evcil hayvanların haklarının korunması bakımından evcil hayvanlara yurttaşlık hakkı verilmesi gerektiğini ve bunun ahlaki bir sorumluluğumuz olduğunu öneriyorsunuz Zoopolis’te.

Yurttaşlık hakkının üç boyutu var: ikâmet hakkı, ortak iradeye katılım hakkı ve aktif bir aktör olarak görülme hakkı. Yurttaşlık sadece kendi iyimizi ilerletmeye çalıştığımız değil, işbirliğimizi adil bir şekilde kurabileceğimiz ve uygulayabileceğimiz bir sistem. “Hepimiz” diyorsunuz, “değişken ve somut duruma bağlı olan kendimiz olma kapasitemizi harekete geçirmek ve sürdürmek bakımından birbirimizin desteğine ve teşvikine ihtiyaç duyuyoruz. Birbirimize bu bakımdan bağımlıyız ve bu bağımlılık ve ilişkisellik ağına evcil hayvanları da dahil ederek onların da kendileri olma kapasitesini insan-hayvan ortak topluluğu olarak geliştirmeyi hedefleyebiliriz.”

Adalar’daki atların bilinmez yolculuğa çıkarılmalarının eli kulağında. Adalı sivil toplum atları Adalar’da tutmak için gayret içinde, ama bu konuda karar verenlerin düşüncelerini etkilemek için çok vakit yok. Davetimizi kabul etmeniz atlarla birlikte olmaya devam etme arzumuzu teşvik edecek çok değerli bir jest olacak. Gerisini birlikte düşünebilmeyi isteriz.

Sevgilerimizle,

Asu Aksoy
Ali Erkurt
Yücel Göktürk
Siren İdemen
Zekiye Kürkçüoğlu
Anıl Olcan
Serkan Seymen
Derya Tolgay
Aysel Yağmurdereli

KAYNAKÇA
Siren İdemen, Faytoncu ailelerin kadınlarıyla söyleşi1+1 Forum, 25 Ocak 2020
Siren İdemen, Büyükadalı faytoncu Mehmet Kurnaz’la söyleşi1+1 Forum, 2 Şubat 2020
Siren İdemen, Büyükadalı faytoncu Hayko Belek’le söyleşi1+1 Forum, 7 Şubat 2020
Anıl Olcan, Burgazadalı faytoncu Koray Kayaoğlu’yla söyleşi1+1 Forum, 1 Şubat 2020
Yücel Göktürk, Atlara ve faytonlara dair 16 madde1+1 Forum, 25 Ocak 2020
Abdullah Onay, Hayvanlara eziyet…Hayvanların Aynasında İnsan, 29 Eylül 2016
Gary L. Francione-Anna Charlton, The Six PrinciplesAnimal Rights: The Abolutionist Approach
Emin Mahir Başdoğan-Melda Keskin, “Fayton yasağı övünülecek bir şey değildir”Adalar Postası, 18 Ağustos 2019
Eva Meijer, When Animals Speak: Toward an Interspecies Democracy, New York University Press, 2019
Sue Donaldson, Will Kymlicka, Zoopolis –Hayvan Haklarının Siyasal Kuramı, Koç Üniversitesi Yayınları, 2016
Uraz Kaspar, Mine Yıldırım ve Ömer Suvari’yle söyleşiYeni Bir Mecra, 10 Şubat 2020
Zülal Kalkandelen, Vegan Devrimi ve Hayvan Özgürlüğü, Kült, 2019
Önceki / Previous Some Birds - Matthew Bevis, Prose From Poetry Magazine
Sonraki / Next Bilge Karasu’da Varoluşçuluğu Yeniden Yorumlamak