Tren yolculuklarında çocukluğumdan beri beni çeken bir şeyler olmuştur. Koca demir yığının en az kendisi kadar çetin raylar üzerinde ilerlerken yaptığı metalin ritmik müziği mesela. Hiçbir zaman nereye gittiğini bilmediğim insanlar ve onların çok değişik yüzleri. Gençliğimde, şehrin içinden geçen rayların hemen karşısında bir banka oturur, denk getirebilirsem geçen trenleri seyrederdim. İstasyona yaklaştıkları için ayaklanmış yolcuların bazılarının yüzünde eski bir dosta kavuşmanın kıvancı, bazılarındaysa geride kalanların kurumuş göz yaşlarını görürdüm.
Vagonlar bin bir çeşit duygu ile yüklü gelir ve şehrin göbeğinde, ruhsuz ve soğuk istasyonda salar hepsini.  Belki tüm duygular birbirlerini nötrlüyordur veya hiçbiri baskın çıkamıyor, öylece dağılıyordur şehrin yalnız sokaklarına. Öyle ya da böyle, istasyon soğuk ve ruhsuzdur. Ekolu bilet alma lobisi, samimiyetsiz bekleme salonu ve herkeste farklı duygular uyandıran, her gün onlarca gerçek ve sahte kucaklaşmaya sahne olan peronlar. İstasyon soğuk ve ruhsuzdur.
İşte şimdi içimde garip bir hisle, tüm benliklerimi topladım bir bavula, Anadolu’ya tek yönlü bir bilet aldım, bekleme salonunda tren saatini bekliyorum. Bilete hala bakmadım, alırken de neresi olduğunu söylememesini özellikle rica etmiştim memura. Sadece, sıcak bir Anadolu ili olsun, demiştim. Samimi.
İlk birkaç kilometre gayet hissizdi ama uzaklaştıkça hafifliyor gibi hissediyorum. Sapanca Gölü’nün yanından geçtim az önce. Orada hiç anım yok, ondandır belki çok sevdim koyu mavi sakin sularını. Denizin özgürlüğü yok onda ama çevresindeki köylerin içtenliği var mesela. Uçsuz bucaksız değildir Sapanca, çevresindekilerin sağladığı güven vardır sonra, mahremini koruyan köylülerin güveni. Hikayeye göre altında yatan köyü, onun uzun minaresi ve tatlı mı tatlı eşsiz suyu vardır. Tam ortasında bir kayıkta, ellerimi başımın arkasında birleştirmiş, hafif sallantı ile gök kubbeyi seyretmek isterdim şu anda. Ama sanırım artık bunun için biraz geç.
İki saat kadar ancak olmuştur, gittikçe değişiyor ruh halim. Bazı şeyleri düşünüyor, üstesinden geliyor, hemen camdan fırlatıyorum, hafifliyorum. Okul hatıralarımın hepsini bir önceki istasyonda bıraktım mesela. Akrabalarımı da bir öncekinde indirmiştim. Bir ana babamın mezarı vardır zihnimin bir köşesinde sakladığım, kalan her şeyi uğurladım. Kanatlarım boşaldı, beni aşağıya çeken tüm yüklerden kurtuldum. Uçmamam için hiçbir sebep yok şu an, anne, baba, hazır mısınız?
Karanlık perdesi kalkıyor ve gittikçe aydınlanıyor dünyam, bu esnada merak ediyorum, acaba gittiğim şehir nasıl bir yer olacak? Oranın garı da ruhsuz mudur? Gar bir meydana mı açılır, eğer öyleyse o meydanda dilenciler var mıdır? Bilmiyorum ama bunları düşünmesi çok keyifli geliyor. Sonra bazı cüretkar iddialarda bulunuyorum, sözde hedefler koyuyorum kendime. Hatalarımı peşimden sürüklemeyeceğim, herkesle samimi olmayacak, sokak arasında insanların sadece uyumaya geldikleri türden soğuk bir apartman dairesinde yaşamayacağım. Ve en önemlisi, aşık olacağım. Bir kadına, çok güzel bir kadına aşık olacağım. Peşinden koşacak, türlü oyunlar yapacağım. Belki birkaç da iyi arkadaş edinirim. Ve hepsine gülerim. Kocaman, tüm dişlerim ile, en derinlerimden gelerek, hepsine gülerim. Ben bu yeni şehirde, yaşayacağım.
Köy kıraathanesinin ocağından çıkmış tavşan kanı çay sıcaklığında hayaller denizinde kürek çekerken uykuya dalmış ve rüyamda devam etmiştim mutluluğun hayalini kurmaya. Önceki gün de hiç uyumamıştım zaten, bu sancılı kararı düşünmüştüm gece boyunca, dolayısıyla saatlerce uyumuş olmalıydım. Omzumda yumuşak bir sarsıntıyla uyandırıldım, ‘’Efendim çıkmanızı istemek zorundayım, garı kapatıyoruz.’’ Bavulumu kapmış apar topar ayağa kalkmıştım. Ama daha gözlerimi açamamışım, gece mi gündüz mü onun bile farkında değilim. Yarı bilinçli yarı rüyada, mutlu adımlarla sabırsız bir şekilde yürüyorum seslerin geldiği yöne doğru, bir meydan var belli. Dilencisine bir onluk bırakayım diye düşünüyorum. Kapıdan çıkıyorum ve artık hangi şehirde olduğumu öğrenmenin vakti geldi diyorum. Bavulu yere bırakıp üstüne oturmuştum, gözlerimi ovuşturuyorum, birkaç seri kırpıştan sonra önüme bakıyorum ve kocaman, ortasında havuzu, dilencileri, çalgıcıları, pilavcısı, halkıyla son derece tanıdık bir meydan. ‘’Bu kadar benzerlik de, yok canım…’’ endişeli bir tebessüm ile çevremi biraz daha inceliyorum ve evet, burası orası. Akrabalar, arkadaşlar, mahallenin bakkalı, alt komşu, üst komşu, kampüsteki tipler, otobüs şoförleri, polisi, çingenesi, sağcısı, solcusu, burası tamamıyla bıraktığım şehir. Havuza yaklaşıp sıkıntıdan kurtulmak amacıyla eğiliyor ve yüzüme su çarpıyorum birkaç kez. Ardından bavulu yavaşça yere bırakıyor ve ani bir baş dönmesinin ardından insanların yüzleri ve gökyüzünün karardığını zar zor seçebiliyorum. Sesler de giderken, tüm vücudumda garip bir sızlama ile suyun içine yığıldığımı hissediyorum. Sapanca’nın tam ortasındayım, sıcak yaz gününde yarı çıplak bir vaziyette kayığın içinde ellerimi başımın arkasında birleştirmiş de gök kubbeyi seyrediyorken kayığım alabora olmuş sanki. Suyun altındaki camiden kesik kesik bir ses geliyor. Sela okunuyor.

Önceki / Previous Yarım Hayat
Sonraki / Next Şiir Eleştirisi Üzerine Kısa Notlar