TÜRKÇE

İlkyaz’dan “BeşYüz” ile Türkiye Manzaraları

İlkyaz olarak başladığımız yayın hayatımızda Türkiye’nin dört bir yanından farklı gençlerin bireysel hayal güçlerine yer açıyoruz. Bu temasız yaklaşım en mühim emellerimizden biri olsa da birlikten doğan gücün edebiyat için de geçerli olduğuna inanarak bugün yazarlarımızı da bu konuda yönlendirecek yeni heyecanlı bir girişimi “BeşYüz“‘ü başlatmıştık.

Yazarlar birçok açıdan toplumların gözlemcileridir. Çevrelerinde süregelen gerçekliği algılayıp, kalemlerine göre duygusal, sosyolojik ve daha birçok katmanını harmanlar ve böylece hepimize farklı bir bakı açısı kazandırırlar.

BeşYüz ile Türkiye’nin farklı illerinde veya mahallelerinde yaşayan beş yazardan aynı anahtar konu üzerine 500’er kelime yazılar toplayıp yayımlayarak, farklılıklarımız arasında ne kadar ortaklığımız olduğunu ve ortak noktalarımızın nasıl farklı anlamlar taşıyabildiğini genç edebiyat aracılığıyla yansıtmayı amaçlıyoruz.

Çağrımıza kısa yazılarıyla yanıt veren yazarların içinden seçilecek beş ismin her birinin çevrelerinde gözlemledikleri gerçeklerin içyüzünü kavrama çabalarını dışa vurmayı, bu sayede alıştığımız ülke manzaralarının farklı bölgelerden edebi bir mozaiğini ortaya çıkarmayı amaçlıyoruz.

Aynı konu üzerine edebi gözlemciliği farklı genç yazarlardan toplayarak bölgesel farklar arasında temel birliktelikleri, genelde çevremizde yer eden ortak noktaların yerelde farklı gözlerden bileşimini gözler önüne sermeyi umuyoruz. Bu ortak yazıları İngilizce’ye çevirerek sınırlarımızın ötesine köprüler kurmaya devam edecek ve giderek artan dünya vatandaşı okurlarımıza da bir pencere açacağız.

Hem kapasitemiz gereği hem de bu işi aceleye getirmemek amacıyla aylık bir yayım düzeninden muaf olacak BeşYüz’ün ikinci konusu “SOBA” ve ilk beş yazarımızı aşağıda sizlere sevinçle taktim ediyoruz!

Bir sonraki konumuz “EV” içinse kapılarımız daha geniş şans tanımak amacıyla aylık ana yazar olarak seçilmemiş bütün genç kalemlere açık, 500 kelimelik metinler, seçilen kelimenin uyandırdığı duygu, deneyim, anı, an veya kurgusal bir metin olarak yazılabilir. Bu konudaki sınırlama, kelimenin bizlere verdiği ve yarattığı duygudan uzaklaşmamaktır. Yazılarınızı sitemizin İletişim kısmından veya ilkyaz2018@gmail.com adresimizden bize ulaştırabilirsiniz!

BeşYüz: “SOBA”

1- Takyedin Çiftsüren: Hoşçakal Sobamın kaderi

Hoşçakal Sobamın kaderi

Babaanneme.

 

Dev zamanı uyandırmaktan korkan karıncaların sessizliğiyle yerinden kalkıp kitaplığa doğru yürüyorsun. Güneş görmemekten hayalete dönen pörsümüş bedenin, okunmamış kitapların rafını beklemeden geçiyor. Yeni bir kitaba başlamak, insanlarla tanışmak kadar zor geliyor sana. Okuduğun, bildiğin, zamanında âşık olduğun yazara uzanıyorsun. Geçmişin buharı vuruyor yüzüne. Uyuklayan yüreğin irkiliyor. Kitabı üç kere öpüp alnına koymak istiyorsun. Yanan sobanın baş ucuna serdiğin yer yatağına geçince bir hayalin kanatlarına takılmışçasına uzaklaşıyor arzun senden. Sırtını, çocukluğunun servi ağacıymışçasına duvara dayıyorsun. Yorgun ve zayıf dizlerin bükülüyor. Mektup yazan umutsuz âşıkların görüntüsüyle kitabı dizlerine koyuyorsun. Ellerin kitabın kapağını okşuyor.  Hatırladığın ilk atınız Süheyla’nın saçlarını tarayan küçücük ellerin yok artık. Onlar, attan temizlediğin yem tanelerine üşüşen serçelerin açlığıyla kitaba sarıldığın günlerde kaldı. Şimdi kitabı açmaya korkan kalbinin emirlerine uyan yeni ellerin var. Hayatı maddeye dokunarak hisseden ellerin var. Bu şehirde yapayalnız bir yılkı atısın. Ağlayamadıkların boğazına sarılıyor.

Büyüdüğün kenti terk etmek istediğini söylediğin gün sana, gençlik insanın kanadıdır ama kanatlarımızın olması, uçacağımız anlamına gelmez, uçmanın mutluluk anlamına gelmediği gibi. Yuvadan uçmak, arzuyken mutlu eder insanı. Arzu, harekete döküldüğünde kora dönüşür, diyen babaannenin sesi hüznün toprağında yetişen kalbini bir daha yaralıyor.

Sonra babaannenin gözleri takılıyor geçmişin kadrajına. Ona odun götürdüğün günlerden biri. İçeriye giriyorsun, ayak ucu yanmış, solmuş kavuniçi yorganın buruş tenine benzerliği gözlerine çarpıyor. Sonra sana baktığında tüllenen gözleri. Burnuna, beyaz tülbendin altında hazine misali sakladığı kınalı saçlarının kokusu doluyor. Ellerine bakıyorsun, eprimiş ellerin ve saçların onunkiler gibi kınalı.

Aynı günün ilerleyen saatlerinde falında görüp söylediği yalnızlıktan çürüyenin sen olduğunu biliyorsun artık. Soğuyup ısınmaktan çatlayan önündeki sobaya benziyor kalbin. Hayatın boşluğunda sallanıp durduğun onca yıl, cehennemi içinden söküp atamamanın nedeni bu. Sonunu sana anlatıp anlatmadığını hatırlamıyorsun. Ama sobaya aralıksız odun taşıdığını hatırlıyorsun. Soba, kötü ruhları kovmak için sürekli yanmalı, dediğini de.

Yüzündeki üç siyah lekeyi aynı gece sordun. Üzerime sobanın borusu düştü, külü yapıştı, dedi sana. Ya da zihninin oyunu bunlar. Belki yatıya kalmadın hiç. Borular üstüne düşsün diye dua ettiğin gece yanlış kadının koynundaydın. Yatıya kaldıysan sonraki gün odunsuz kalmıştır babaannen. Ama bir gün bile odunsuz yaşamadığını biliyorsun. Bu yüzden sen bırakınca kardeşin başladı odun taşımaya.

Annenin seni arayıp, babaanne kaçtır seni soruyor, gel, gör onu, dinsin yüreğinin sıkıntısı, dediği gün, içinden, kurdun ağzından kurtaramam onu, kurttan kurtaramam,  diye haykırdın. Evet, ölüm ağzı açık, doymak bilmeyen, hepimizi sırasıyla yutacak olan bir kurttur. Bunu babaannen, kulübesinde sana masal anlattığı günlerin birinde söyledi.

Nasıl da benziyorsunuz. Yalnızsınız, yalnızlığınız mahmur gözleriniz kadar benzeş. Gelecek dahi seni koparamaz bundan. Ama seni korkutan, seni sürekli çağıran şey, babaannelerin karanlık kaderi. Annesinin ona oraya gitme, gidersen gelemezsin diye yalvardığını söylediği an, bahçenizin taze yemişleri gibi duruyor zihninde. Gidersen ilk işin, sihirli o dövmeyi yaptırmak olacak. O soluk, o sonsuz kaderin yapışık ağları, odun taşıyan bir torunun yollarını gözlemekten başka kutsayacağın anılar doldurmayacak eteklerine.

 

Kardeşinin, babaanne yarı sağ yarı ölü mesajı duruyor telefonunda. Açıp babaannenin kartlaşmış sesiyle okuyorsun. Sonra daldan düşen yaprak misali sallana sallana banyoya geçiyorsun. Bir kovayı alıp musluğa tutuyorsun. Boş eve kötü ruhlar dolsa ne dolmasa ne, diye haykırıyor kanlanan yüreğin. Hoşça kal sobamın kaderi, hoşça kal.

Takyedin Çiftsüren hakkında: 1990, Diyarbakır doğumlu. Muğla Sıtkı Koşman Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Özel kurumlarda edebiyat öğretmeni olarak çalışıyor. İlk şiiri 2010 yılında Sanat ve Hayat dergisinde yayımlandı. Daha sonra çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı.  Edebiyat blog ve sitelerinin yanı sıra gazetelerde kitapla ilgili yazdı. Diyarbakır’da yaşıyor.

Yayımlanmış bir şiir kitabı bulunuyor.

 

2- Zakir Alada: Kongre Çayevi

KONGRE ÇAYEVİ

Sobanın boruları, şehrimin insanları gibi doluydu. Temizlenmeliydi. Minnetle iki gün daha idare etmesini istedim. O, sönerse ekmeksiz kalırdım. Sobayla dertleşmemiz sabahtı. Bana yorulduğundan bahsetti. İdare edeceğine söz verdi. Tutuştu, yandı, kızardı odunla, ucuz fakat dayanıklı kömürlerden verdim sonra. Ellerimi donmuş suyla yıkayıp ısıttım sobada. Fazlasını verdi. Burnumu, kulağımı da ısıttı. Derken saati geldi. Bir çay doldurup içemeden bir çay isteyenlere çay doldurmaya başladım. Sobanın etrafı çaydan ziyade ısınmak için gelenlerle doldu. 

Kahvehanenin karşısında Gaziler Derneği, yanında küçük büfeler vardı. Okul vardı hemen ilerisinde. Öğrenciler yandaki büfeden tane işi aldıkları sigaralarını burada içerlerdi. Öğrenciden çay parası almak ise zoruma giderdi. Belki benimde öğrenciyken kahvehanelerde kitap okuyup yemek yediğimdendi. Oysa kahvehaneler eski insanlara benzeseler de aynı insanlarla dolu değildi şimdi. Çay gecikince bağıran, soba sönünce çıkışan, ezikliğini çaycıya sitemle bastıran insanlardı yeniler. Okullu çocuklar onlardan farklıydı. Her gelende aynı değildi. Çoğunluğu öyleydi. Ah çoğunluk! Sobanın sıcağını kimseye bırakmazlardı. Çayın tazesini isterler fakat ücretini ödemeden kaçarlardı. Çoğunluk; nefsine söz geçiremese de zayıfları ezmekten hoşlanırlardı.

Sobanın küllerini çektim. Külleri dökülsün diye ellerimle borularını dövdüm. Bağırdı birisi, “Hele haberleri aç!” Açtım, haber verebilecek tek kanalı. İzlediler ve sövdüler her sandıkta el vurdukları partiye. Kendi seçtikleri iktidara sövmelerine şaşırdım. Tanıdıkça sonra alıştım. Bunlar sadece tehlike yokken söverlermiş. 

Emeklilik ücretlerine zam açıklaması yapıldığı gün duydum. Neredeyse hepsi emekliydi. Neredeyse hepsi açtı. Neredeyse hepsi partiliydi. Neredeyse hepsi sobanın etrafındaydı. Açıklanan zam ise ülkem gerçeklerinden uzaktı. Çoğunluk; ihtiras dolu betimlemelerle küfürler etti koro halinde. Saçları kısmen ağarmış, çişini kahvenin yanındaki boşluğa bırakan, ellerini yıkamadan kahveye dönen, sobaya, televizyona, çaya yani her şeye ileri geri konuşan Cevat en çok bağırıp küfredendi. 

Derken içeri pahalı kürküyle birisi girdi. Ocağın köşesinde teşekkür ederek günlük çayını yudumlayan, kendilerini kimseye ispat külfeti altında hissetmeyen bir masa hariç herkes ayaklanıp gelene yer verdiler, buyur ettiler. Ben tanımadım.

Gelen milletvekilinin kardeşiymiş. Bayağı saygı gördü. Sobanın yanında en kıdemli yere sandalyesini çektiler. Üç beş ses aynı anda aynı masaya çay istedi. Çaylarını doldururken Cevat bağırdı; “Yav değiş şu kanalı, bizim haber kanalı aç!” “Senin ki bu!” diyemedim. Ülkemde altmış yaş üstü ve kitapsızların izlediği kanaldı. Açtım. Ülkemde işler yolundaydı. Vatan hainlerinden kaynaklı birkaç kötülükle mücadele edilmekteydi. Az önceki patentli küfürlerin sahipleri de halüsinasyon gömleklerini giyip yöneticilere övgü yağdırmaya başladılar. “Allah başımızdan eksik etmesin. Laf edenin Allah belasını versin…” Methiyeler devam etti.

Kahvehanede diplomalı işçilik zordu. Nezaketimi eziklik olarak algılarlar fakat sert çizgilerimden korkarlardı. Çoğunluğu tanımadan önce kahvehanedeki itirazı, otokrasinin çöküşü sanırdım. Polyanacılar misali kaşığa temasla halkın uyandığına yorardım. Evet! Kahvehane, birebir memleketti. Sayısal değil, gücün safında çoğunlukçuydu. Sobanın sıcağını, çayın hep tazesini isterlerdi. Çay parası vermeyi abes sayarlardı. Çoğunluktular ve diğerlerinin sırtından geçinmekle övünürlerdi. Çoğulculuğu değil sadece işlerine geleni bilirlerdi. Milletvekilinden hesap sormayı bilmedikleri gibi kardeşine saygıda kusur etmezlerdi.

Tiksindim çoğunlukçulardan. Kutsadım minnetsiz yaşayanları. Kırıldı ümitlerim ve sobadan puf diye bir ses yükseldi. Meğer birisi plastik şişe atmış, şişe patlamış. Sobanın sabrı tükendi. Öfkelendi. İstemsizce tüttü. İsyanı insanların kötülüğüne miydi? Bilemedim. Oysa bana söz vermişti ve yanacaktı. Çoğunlukçulardan milletvekili kardeşi kaçtı önce sonra diğerleri. Kenarda sessizce çay içenler sobayı yatıştırmak için bana yardım etti…

Zakir Alada Hakkında: 

1985 Erzurum ili Oltu ilçesi Sarısaz köyünde dünyaya gelip aynı köyde birleşik sınıflarda ilkokulu tamamladım. Oltu Anadolu Lisesinde eğitimime yedi yıl devam ederek 2002 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanarak eğitimimi sürdürdüm. Nihayetinde İstanbul Barosuna bağlı olarak avukatlık stajımı tamamlayarak bu mesleği bir müddet sürdürdükten sonra Cumhuriyet savcısı olarak çalıştım. Bu arada Adli Bilimler Anabilim Dalında Yüksek lisans eğitimimi aldım. Nihayetinde Leviathan, KHK yoluyla işime son verdi ve ben en güçlü masumiyet, en değerli yalnızlık olan edebiyatla tanışma olanağı buldum.

Evliyim. Eşim matematik öğretmeni olarak görev yapmakta olup 2013 doğumlu geleceğe dair ümidim olan bir oğlum var. Dünyayı onlar için güzelleştirmeliyiz.

Basımı düşünülen “Yarımada” isimli bir roman, otuz civarı öykü ile çeşitli deneme ve makaleler yazdım. Henüz yeni bir roman üzerinde de çalışmalarımı sürdürmekteyim. Hukuk felsefesiyle ilgilenmekteyim. Kendimle konuşmalarım olan yazılarımın beni dehlizde boğulmaktan koruduğunu, kötülüğe karşı direncimi artırdığını söylemeliyim. 

Edebiyatı ve mizahı, toplum gelişiminin önemli yapı taşı görmekteyim çünkü sanat özgürlüğün sembolü olsa gerek. Toplumları sadece özgür düşünce geliştirebilir kanaatindeyim. Geçmiş yaşamlarda kimi dönemler erdem ve güzellikler galipken çoğu defa insanlıktan utandıran kötülüğün üstünlüğünü yarış halinde gördük. Edebiyat ise her dönem insanlığa ışık tutan fener ya da güzel ile çirkini ayıran ayna görevini üstlendi. Hakikat sonrası çağımızda doğruyu güzel ifade eden edebiyatın bu kısık sesine destek olan ‘İLKYAZ’ ve ‘PEN’ gönüllülerine minnet borçlu olduğumuzu düşünmekteyim.

3-Ayşegül Köse: Manşet

 

MANŞET

Sokak tabelasının sözünü dinledi. Onun gösterdiği yönde koşar adımlarla yürümeye başladı. Attığı her adım, dev dalgaların arasında kalmışçasına telaşlıydı. Ardında bıraktığı adımlar, yeni dalgaların gelişi ile denizin köhne karanlığında kayboluyordu. Sokağın başındaki sokak tabelasını döndüğünde, Arnavut kaldırımları çakır çukur olmuş mahalleye açılıp kapanıyordu gözlerinin penceresi; mahallenin müstakil evlerine, bacalarda yanıp tükenen odunlara, duvar diplerine yaslanmış yaş odunların kokusuna, kuru ve sıska ağaçların kış yalnızlığına. 

Yağmur devam ediyordu bir yandan. Etrafa dağıttığı sesini ise, Çetin’in ayakkabılarının içinde derliyor, notalara döküyordu. Bestelenen sesler tam nihayete erecekken yeni bir dalgaya atılan adımla yeniden yükseliyordu. Bir alçalan bir yükselen sesler, ilmekleri kaçmış yün çorapların arasından küçük ayaklarına doğru yol oluyordu… Belirsizliğe atılan adımlar, ıslak yolların sobalı evlerinde eriyip gidiyordu.

Kapının tokmağını çevirdi. Koynuna sakladığı kese kâğıdını bir eline, ayakkabılarını diğer eline aldı. Kese kâğıdının içindeki ekmekler fırından yeni çıkmışçasına sıcak, yumurtalar sağlam kalabilmiş bir tazelikteydi. Ayakkabılarının içindeki yün çoraplar, yün çorapların içindeki küçük ayaklarsa bir o kadar soğuk ve yorgundu. Şarkı bittiğinde üşüdüğünü anlamıştı. En nihayetinde diline takılan nakaratı çıkardı, sobanın içinde tek tük kalmış odunların arasına attı. Köşede serili mindere oturdu. Annesinin getirdiği kuru yün çorapları giydi. Ayaklarını sobaya yasladı. Seneler sonra karşılaştığı dostun muhabbeti gibi bir sıcaklık yayıldı vücuduna o an; küçük ayaklarından. Sıcak sohbetin tesiriyle sobanın başında kıvrıldı kaldı.

Sobanın paslı demirlerine asılmış, ilmekleri kaçmış çoraplardan düşen damlalar, müstakil evin sakinlerinin yüzünde beliren mahcubiyetin sesini açıyordu. Sesi yükselen her bir mahcubiyet gözlerini birbirinden kaçırıyor, aradan biraz zaman geçtikten sonra o da konuşmaz oluyordu. Fakat bu çok uzun sürmüyordu. Kurumaya dönen çorapların yanık yün kokusundan sıcak bir sevinç yükseliyordu bu kez; Çetin’in küçük rüyalarına… Sobanın yanına serilen gazeteler, ıslak ayakkabıların deminde yeniden basılıyordu adeta. Basılan her yeni sayının manşetinde Çetin’in rüyaları “yazıyor, yazıyordu…”

Rüyasında trenler muhtelif şehirlerden, şehirler trenlerden geçiyordu. Sokak tabelaları yoktu burada. Birbirine karışıyordu her şey. Trenlerin içinde tekinsiz ağaçlar kök salıyor, bozkırların yalnız evleri kalabalıklaşıyordu. Trenler yürüyor, rayların ardında kalan sesler, Çetin’in adımları gibi karanlığa gömülüyordu.

Yeni bir eve varıyorlardı. Herkesin bir odası vardı burada. Lakin etrafına üşüştükleri derme çatma bir soba yoktu mutfağında. Soğuktu burası. Çetin üşüyordu, adımları da.
Çoğu zaman sussa da zaman zaman içine atılan birkaç odun sayesinde konuşmaya başlayan, ailenin hem kederi hem sevinci olan bir soba yoktu. Üzerinde kaynayan çay, kuzinesinde ısıtılan yumurtalı ekmekler de… Şelvesi çatıya vurduğunda avunan karanlık ve odunları tükendiğinde duvarlarda asılı kalan gölge oyunlarının aksi de yoktu. Burası çok soğuktu. Çetin üşüyordu. 

Fakat uzak bir ses onu tek odalı evlerinin sıcaklığına uyandırmaya yetti: 

“Çetin, kalk hadi.Çay hazır!”

Bu ses, bu cümle… Çetin’in en çok ihtiyacı olan şeydi o anda. Gözleri aralandı uykuyla uyanıklık arasında. Kuzineden mis gibi yumurtalı ekmek kokusu yayılıyordu etrafa. Çetin kalktı ayağa. Sobanın demirlerinden aldı kurumuş yün çoraplarını. Onları da giydi ayağına. Rüyasından kalan suretleri, siyah beyaz bir fotoğrafa bakar gibi silip attı zihninden. Şöyle bir baktı çatır çatır yanan sobaya. Sobanın paslı demirlerinden yükselen seslere, manşetinde sobalı evlerde gördüğü rüyaların yazdığı sararmış gazetelere… Ayağında yağmurdan su almayan son moda iskarpinler varmışçasına yüzüne yayılan sıcak bir tebessümle şöyle bir baktı Çetin, yanı başındaki çatır çatır yanan sobaya.

Ayşegül Köse hakkında: 1991 yılında Tokat’ta doğdu. 2013’de Erciyes Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümünü, 2018’de Anadolu Üniversitesi Radyo  – Televizyon programcılığı bölümünü bitirdi. Hâli hazırda Yeni Medya ve Gazetecilik alanında yüksek lisans eğitimine devam etmekte ve TRT’de çalışmaktadır.

4- Burcu Bolat: Sıcaklığın Neşesi Soba

SICAKLIĞIN NEŞESİ SOBA

Soba, 1642 yılında dökme demir kullanılarak ilk kez Kuzey Amerika’da kullanılmaya başlanılan ve halen varlığını sürdüren bir ısıtıcıdır. Sobanın Türkiye’ye girişi, Tanzimat’tan sonra Avrupa yoluyla olmuştur. Pek çok kişinin bildiği, bazılarının sadece adını duyduğu doğalgazın olmadığı il, ilçe ve köylerde yaygın olarak kullanılan ısınmaya yarayan bir araçtır. Sobanın kuzineli olan çeşidini, pişirilince harika bir lezzet kazanan yiyecek, sıcacık yiyebilmek için ellerimizi-dilimizi yaktığımız patates, kabuğundan çıkarırken elimize batmasın diye binbir zahmet çektiğimiz kestane, fındık kavrulması vs. pişirme işlemleri gibi birçok amaçla kullanmaktayız. Katı yakıtlı, sıvı yakıtlı ve gaz yakıtlı olmak üzere üç yakıt türü vardır. Genel olarak  kömür, odun, Karadeniz Bölgesi’nde fındık kabuğu, Doğu ve İç Anadolu Bölgesi’nde hayvan dışkısı, poşet gibi malzemeler yakıt olarak kullanılır.

Soba, bulunduğumuz yeri ısıtıp diğer odalara ısı geçirememektedir. Diğer odalarda bulunan ev ahalisi ısınmak için sobanın bulunduğu odaya gittiğinde ailenin muhabbeti artar, kişilerin arasındaki bağların kuvvetlenmesini sağlar. Bir de üzerinde kaynayan çay, hep beraber yudumlanırsa bu keyfe diyecek yoktur.

Şofben kullanımından önce sobanın üzerinde ısıtılan su ile banyo yapılır, banyodan çıktıktan sonra önünde bağdaş kurup oturmak veya bir kedi gibi uzanıp sıcaklığın da verdiği rahatlıkla uyuyakalınır. Elleri kazma tutan, toprak kokan, soğuktan çatlayan Anadolu insanı daha çok soba kullanımını tercih etmektedir. Soğuk havanın nemlendirdiği yüzleri, çevresine yaydığı sıcaklıkla bir gül bahçesine çevirir. Büyük bir iş yorgunluğu ile evine dönenlerin yorgunluğunu bir nebze azaltır.

Gerçekten de sıcaklığın en büyük neşesi olan sobanın dikkat edilmesi ve bilinmesi gereken bazı yönleri vardır. Kalitesiz yakıtlar yakıldığında, doğru kullanılmadığında, temizlenmemiş baca nedeniyle dumanın geri tütmesi sonucu eve karbonmonoksit gazı olarak dönmesinden birçok insan hayatını kaybetmektedir. İçine odun atmak için kapağını açtığımızda ateşten çıkan duman, üstümüzdeki kıyafete sinmektedir. Bu da çevremizdeki insanları rahatsız etmektedir. Kömür, odun gibi yakıtlar yandıktan sonra ardında kül bırakır. Ateşin yanabilmesi için de düzenli olarak külün alınması gerekir. Külden çıkan tozu da nefesle çekmemek için ne zahmetler yaşarız, kimbilir?

Üzerine düşme, yanından geçerken üstündeki çaydanlığa çarpıp yanma, içinde yanan ateşin üst kapaktan yukarı sıçrayıp yere düşerek evin yanmasına sebep olma, patlama gibi ciddi kazalara neden olmaktadır. Ne yazık ki dokuz yaşımdayken ben de travmatik bir etki yaratacak kaza yaşadım. Evimizin salonunda iki kapı ve iki kapının tam ortasında sobamız bulunmaktaydı. Ağabeyimle bir kapıdan diğer kapıya koşarak sobanın etrafında dönüyorduk. Birden kontrolümü kaybederek sobaya tutunmuştum ve ellerim fena halde yanmıştı. Gece gündüz suda bekletmiştik. Tanrı’ya şükür ki yanık izi kalmayan bazı insanlardan biriyim.

Sobayı kullanmak epey bir beceriye sahip olmayı da gerektirir. Malumunuz zehirlenme ve yangınlara sebebiyet vermektedir. Hangi durumların bize ve çevremize zarar vereceğini bilmemiz gerekir. Bir de onu yakmak nasıl bir meseledir ki ancak yakanlar bilir. Deneme ve gözlem yoluyla kolayca öğrenebilirsiniz. Sabah uyandığınızda titreye titreye yakmaya uğraşmaktansa, kullanmayı öğrenirseniz cefasından çok sefasını sürersiniz. Bu yüzden nasıl odun dizilir, ne kadar kömür konulur, yakmak için ilaveten neler kullanılır sorularının püf noktasını bildiğinizde daha çabuk yakmış olursunuz.

Soba evrensel bir ısıtma aracıdır. Ancak fiziki sıcaklığın yanı sıra insanları çevresine çekerek birlikte olmayı ve gönülden gönüle kurulan bağların da ısınmasını sağlayan vazgeçilmez bir ısıtıcıdır. Aranızdaki bağların sıcak kalması dileğiyle, esen kalınız.

Burcu Bolat hakkında: Merhabalar. Adım Burcu Bolat. Ben 12 Ocak 1999 yılında Ordu’da doğdum. İlkokul ortaokulumu Ünye Yaşar Gazioğlu Ortaokulu’nda okudum. Liseyi yine Ünye’de Mehmet Refik Güven Anadolu Öğretmen Lisesi’nde okudum. Şimdi İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Hemşirelik Bölüm’ünde 3.sınıf öğrencisiyim. Orta halli bir ailenin 4.çocuğuyum. Yazmaya on iki yaşımdayken başladım. Makale, deneme, şiir gibi yazı türlerinde yazıyorum. Tecrübelerimi lisede dergi çıkarımında görevlendirilince kazandım. Ve içimden bir ses yazıyı bırakmamamı söyledi. Şimdi ve bundan sonraki zamanlarda devamını getireceğim. Sağlıklı günler.

5- Sultan Özdemir: Soba

SOBA

    Kapının paslı zerzesinde duyuyorum rüzgârın acı uğultusunu. Kar tanelerinin gönülsüz ışıyan sokak lambalarının parlak sarı ışıkları arasından süzülerek geçişini seyrediyorum. Kahverengi tavanların çıplaklığını örtmek istercesine aralıksız yağışını.. Tencerede kaynayan yemeğin sabırsızlığı buğulanarak yapışıyor camlara. Anlamsız şekiller parmak uçlarımdan akıp gidiyor bu büyünün üzerine.

    Camı kırık mutfak penceresine gerilen naylonun hışırtısıyla irkiliyorum birden. Gözlerimi kapayıp derin derin soluyarak geçmesini bekliyorum bu anın. Sobada eriyen odunun çıkardığı güb güb sesleriyle rahatlıyorum. Perdenin kenarını hafifçe kaldırıp kapı önünde dikilen adamların dudaklarında kırmızı bir nokta gibi parlayıp can çekişen  sigaraların karanlıkta titreyerek yükselen dumanlarını izliyorum merakla. Giriş kapısının arkasındaki taşı iterek açıldığını duyuyorum. Bir elinde bakkal poşeti diğer elinde soğuktan morarmış dudaklarına götürdüğü sigarasıyla görünüyor babam. Hemen yanına koşuyorum sevinçle. Gözlerini kısıp son bir nefes daha içine çektikten sonra neredeyse bitmiş olan sigarasını ayakkabısının ucuyla ezip avuçlarına hohlayarak giriyor içeri. Ellerini soba borusunda bir aşağı bir yukarı gezdirirken bir taraftan da parmak uçlarında sekerek ısınmaya çalışıyor. Soğuktan kıpkırmızı olmuş parmaklarıyla sıkı sıkıya tuttuğu  kocaman buz sarkıtının sobanın üzerinde eridikçe çıkardığı cozz sesiyle şaşkın bir o kadar da mutlu erkek kardeşim. Elindeki örgüden kafasını kaldırmayan babaannem burnunun ucuna indirdiği gözlüğünün üzerinden sinirli bir bakış attıktan sonra kendi kendine söylenmeye başlıyor. İçimden on’a kadar sayıp koşarak mutfağa gidiyorum. Bu kısacık on saniye bile üşümeme engel olamıyor. Sanki aynı evde farklı yarımküreleri aynı zaman diliminde yaşıyoruz. Odunluktan getirdiği bir çuval dolusu yakacakla içeri giriyor annem. Ciğerlerini kusarcasına kuvvetle öksürüyor. Saçlarından kayan yemenisinin üzerindeki karları silkeleyip sobada pişen yemeği kenara çekiyor. Neredeyse sönmüş olan sobayı maşa ile karıştırdıktan sonra odun ve kömürle  dolduruyor. Babaannem burnunun ucuna indirdiği gözlüğünü hafifçe kaldırıp “Aman kızım maşayı öyle dik koyma. Düşmanlarımız ayağa kalkar derdi büyüklerimiz” diyor korkarak. Fokurdayan çaydanlığın sesi üzerine soğuk su eklenince ritmik ıslık sesine dönüşüyor. İçeri getirdiği kırmızı leğene kaynayan güğümdeki sudan boşaltıp eliyle suyun ısısını kontrol ettikten sonra ciyaklayan kardeşimi leğene oturtuyor annem. Bir an önce sudan çıkmak isteyen kardeşim havluya sarıldıktan sonra rahatlamış, gözleri dolu dolu boynuma sarılıyor. Soba borusunda ısıttığım kıyafetlerini giydirirken bir yandan da ıslak yanaklarını öpüp teselli ediyorum. Sobanın üzerine tükürüp nasıl hızla kabarıp yok olduğunu hayretle izleyen erkek kardeşimin de ensesine  yapıştırıyorum tokadı. Çamaşır askısından sarkan kıyafetlerin kokusu ve sobaya en yakın askıda sallanan önlüğüm yeni bir haftanın başlayacağı gerçeğine hazırlıyor  beni. Kaynayan çayın buruk kokusu garip bir heyecan hissi uyandırıyordu içimde. O kadar acıkmıştık ki sofra bezini karnımıza kadar çekip ağzımızdaki lokmaları neredeyse çiğnemeden yutuyorduk. Şimdi birbiriyle yarışan çatal kaşık sesleri yavaşlamış, herkes bir köşeye çekilmişti. Sobada pişen sıcacık kestaneler, yumuşacık şeker pancarı ve sobanın ateşi harlandıkça küçülen mandalina kabukları.. Ne çok anıyı saklıyor içinde. Biraz sonra bacanın dışarı üflediği duman içeri dolmaya başladı. Kapı ve pencereler açık, ağır bir kömür kokusu yayılıyordu içeri. Sımsıkı sarıldığımız yorganların altında titreyerek eline aldığı havluyla dumanı tokatlayan annemi izliyorduk. Esmer parmakları soğuktan kızarmış, arada bir durup ofluyordu. Neyse ki bu durum çok sürmedi.

      Kırık çekyatlarda sıkışıp üzerimize örtülen ağır yorganların altında cebelleşsek de bu dinginliği yaşamak bana büyük bir huzur veriyordu. Dışarıda kaldırımları süsleyen kar’ın lapa lapa yağışı, sobanın tavana vuran dalgalı ışıkları ve çatırdayan odunun sesi yıllar sonra bile unutamayacağım güzel anılarımdan biri olacaktı. 

Sultan Özdemir hakkında: 

Sultan ÖZDEMİR, Ankara Gazi Üniversitesi, Tıbbi Laboratuvar ikinci sınıf öğrencisidir. Tiyatro ve edebiyatla yakından ilgilenmektedir. Amatör dansçıdır. Şiir ve deneme türündeki yazıları öykü şiir dergisinde yayınlanmaktadır.

ENGLISH

Ilkyaz Presents “FıveFaces*” Insıghts from Turkey

As İlkyaz, since we went live a year ago we have been making space to the personal imagination of various youths from four corners of Turkey. Whilst this unadulterated approach remains one of our core objectives, in firm belief that union is strength today we are starting a new initative aimed at directing our writers on this issue: “FiveFaces” (*BeşYüz: beş means five in Turkish and Yüz is a word with double meaning both “face” and “a hundred”)

Writers are in many ways the observers of societies. They interpret the reality revolving around them and collate it’s emotional, sociological and other various layers in light of their writing, thereby providing all of us with a different point of view.

Through “FiveFaces” we aim to reflect through young literature how we have many commonalities amidst our differences and how our common notions can carry various meanings by gathering 500 word insights from five writers living in different parts of Turkey on the same topic.

By choosing through voting, five names out of writers who send short pieces as an answer to our call, we hope to externalise their efforts of gaining insight into realities they observe around them, thereby to establish a literary mosaic of the country’s sceneries from different cities.

In doing so, we wish to present the core associations in regional differences and the merging of common points ingrained around us at the nation-wide level with their various observations at the local level.

We will continue to build transnational bridges by translating these mutual writings into English and provide a window into Turkey for our increasing readers of world citizens.

Due to both our capacity and in order to avoid a rush on these efforts, this coagulation will not be subjected to a monthly deadline. The second word of choice was “SOBA”  which is a traditional potbelly stove used that has a long standing tradition of being used to cook and warm houses up in Turkey. It has also been subject to countless accidents due to being outdated or used improperly.  It is commonly referred to be very genuine and heartwarming because it pushes people to sit together and around the stove to keep warm and cosy. So socially, it is more than just an item as a heater but also something to bond over.   We proudly present our second five writers and their writings below!

The next word will be “EV”  Which simply means “home” If you are a writer living in Turkey and have experience you wish to share on the subject, you can send us your text of 500 words on the feeling, experience, memory, moment or fictional story the word inspires. The only limitation in this endevour is to not stray far from the feeling of the word within the Turkish context. You can send us your pieces through our e-mail address: ilkyaz2018@gmail.com

1- Takyedin Çiftsüren: The destiny of my potbelly stove: Farewell

The destiny of my potbelly stove: Farewell

To my Grandmother.

You walk towards the bookshelf, silent as ants who are afraid to wake the giant time. Your body; ghostly and wrinkled from lack of sun, walks past the unread books shelf. To starts a new book, seems as difficult as meeting new people. You reach for a writer you read, know and fell in love before. The mist of past washes past your face. Your long asleep heart startles. You resist the urge to bless the book. That urge flies away as if it is attached to a dream of yours, as you settle on the shakedown near the potbelly stove. You lie your back against the wall as if it is that cypress tree from your childhood. Your weak and tired knees are bent. You place the book on your knees, resembling the way hopeless lovers write letters to each other. Your hands caress the book’s cover. Your tiny hands which used to comb Süheyla, your first horse, are gone now. They remain in those days where you eagerly read books just like hungry birds which had a feast on the forages that fell from the horse as you cleaned it.  Now you have brand new hands who follow the rules of your heart, which is afraid to simply open a book. You have hands which feel life, by touching a matter. You are a lonesome jade in this town. The things you couldn’t cry for are suffocating you. 

On the day you said you decided to leave the city you grew up in, she said, “Youth means having wings, but having wings doesn’t mean we can fly. Just as flying doesn’T always lead to happiness. To fly away from home makes someone happy as a desire. but when this desire meets action, it turns into cinder.” Your grandmother’s words ache your heart once again, your heart which grew in sorrowful soil.

Then your grandmother’s eyes are caught up to the past’s frame. It’s one of the days you carry chopped wood. You come in, the resemblance of the pale orange bed sheet to her wrinkled skin catches your attention. Then the eyes that get shadows when they look at you.  The smell of her hennaed hair which she kept like a treasure within her white head scarf comes to your senses. You look at your hand, they are a bit crooked from labor and your hair is hennaed just like hers. 

You know now, that the person who was rotting of loneliness which she saw on your fortune that same day, is yourself. Your heart looks like the potbelly stove which cracked from heating up and cooling down. This is why you wandered through the emptiness of life for years and couldn’t rip out the hell inside you. You don’t remember whether she told you the ending of the fortune or not. But you remember her constantly carrying chopped wood to and from the potbelly stove. And that she said, the stove should be lit all the time to carry the bad spirits away. 

You asked about the three black spots on her face that night.She said that the potbelly stoves pipe fell on her and ashes got stuck on her face. Or these were all your imagination. Maybe you never stayed the night there. Maybe you were lying in the wrong women’s arms on the night you prayed that the pipe would fall on her. If you stayed the night, the next day your grandmother would run out of chopped wood. But you know that never happens. That’s why when you stopped carrying wood, your brother took the duty. 

The day your mother called and said that your grandmother kept asking for you and to come and see grandma, ease her heart, you thought to yourself that you can’t make her escape from the wolf’s jaw, you can’t save her. Yes, death is an open mouthed, never full wolf, ready to swallow all of us whole one by one. Your grandmother told you this on one of the days she told tales to you. 

How alike you are. You are alone and your lonesomeness is as similar as your sad eyes. Even the future can’t separate that from you. But what frightens you and calls for you is grandmothers’ dark destiny. You remember very freshly; the moment your mother warned you not to go there, because you wouldn’t ever return. If you go, the first thing you do would be to have that magic tattoo. A gasp, the sticky nets of that infinite destiny, waiting for a grandson who carries chopped wood and that’s all the memories that would fill your skirts.    

The message your brother left saying that grandmother was half dead, half alive is still in your phone. You open the text and read it outloud imitating your grandmother’s voice. Then you walk towards the bathroom like a detached leaf falling from the tree. You grab a basket and hold it under the sink. What difference would it make whether bad spirits filled an empty and lonely house or not, cries your heart. Farewell, the destiny of my potbelly stove, farewell. 

Translated with the author’s approval by Irmak Ertaş.

About Takyedin Çiftsüren: Takyedin Çiftsüren was born in Diyarbakır on 1990. He graduated from Muğla Sıtkı Koşman University, Turkish Language and Literature. He is working in private institutions as a literature teacher. His first poem was published in Sanat ve Hayat magazine in 2010, and after that on various magazines. Other than literature platforms and blogs, his book critiques were also published in various newspapers. He lives in Diyarbakır. 

2- Zakir Alada: Congregation Tea House 

The pipes of the belly pot stove was full to the brim like the people of my city. It needed to be cleaned. With gratitude, I asked it to last two more days. I would be out of bread if it extinguished. Our heart to heart with the stove was in the morning. It told me how tired it was. Promised to hold on. It blazed, hurled, chiseled with the logs of wood and the cheap but durable lumps of coal I put in. I washed my hands with frozen water and warmed them near the stove. It gave me ore. It warmed my nose and ears too. Then it was time. I poured out some tea for myself and moved on to others without having a sip. The stove was surrounded by those who came to warm up rather than for the tea. 

Outside the coffee shop there was a Veterans Association beside small corner shops. A school stood further ahead. The students would smoke their singly bought cigarettes here. It would feel wrong to take money for tea from the students. Perhaps this was because I also ate and read in coffee houses as a student. Although the shops looked like olden people, they weren’t filled with the same kinds of people recently. The newcomers reproached the teamaker to shroud their own lowliness. They shouted when he was late and scolded when the stove waned. School kids were different then them. Not all visitors were the same, although most were. Alas majority! They wouldn’t leave the stove’s warmth for anyone. They would ask for fresher tea and slip away without paying. Majority; although it couldn’t influence themselves enjoyed belittling the weak. 

I cleared the ashes of the stove. Banged on the pipes with my fists to shed them. Someone shouted, “Go on, turn the news on!” I flicked to the only channel that can give news. They watched and swore at the party they vote for at every election. I was surprised that they were damning the government they elected. I got used to this as I got to know them. Apparently these guys only swear when there is no danger.

I heard this on the day retirement fees got a raise. Nearly all of them were retired. Nearly all were hungry. Nearly all were partisan. Nearly all surrounded the stove. The raise announced was far from my countries realities. The many; cussed with passionate descriptions in chorus. 

Cevat, whose hair was partly grayed, who pissed on the drainage next to the coffee shop, who returned without washing his hands and who talked to the stove, the T.V, the tea meaning everything, was the one who shouted and cussed the most.

Then someone with an expansive fur coat wondered in. Everyone got up and offered up their seats to welcom him except those sitting on the corner of the stove, gratefully sipping their daily tea and not feeling like they need to prove themselves to anyone. I didn’t recognise him.

The visitor turns out to be an MP’s brother. He recieved a lot of respect. They pulled up his chair to the most prized position next to the stove. Three or four voices simultaneously ordered tea to the table. As he was pouring them out Cevat shouted; “C’mon change this channel and turn the news channel on!” “I couldn’t say this is your one!” It was the channel that over 60 year olds and the thoughtless watched. I zapped it on. Things were good in my country. A few instances of villainy arising from traitors were being combated. The owners of the patented swear words from a while back put on their hallucination shirts and started praising the administrators. “May god not forsake us of them. May god damn those who talk badly of them…” So the praises continued. 

Labor in a coffee shop with a diploma was tough. My courtesy would be taken as lameness yet fear my hard lines. Before I got to know the masses, I would mistake the objections in the coffee shop for the downfall of autocracy. Pollyannaish, I would explain it with the awakening of the people. Yes! The coffee house, was one-to-one the country. It was for the many not numerically but in a measure of pure power. They wanted the stove’s warmth, the freshness of tea. They considered paying for it to be trivial/futulie. They were the many and would brag of living out of the backs of the others. They knew not of majoritarianism but of what suited their book, their purpose. Just like they didn’t know how to hold an MP accountable, they wouldn’t fall short of respect to his brother. 

I grew to despise the majoritarianists in the shop. I blessed those who lived without gratitude. My hopes were broken and a “puf” sound rose from the stove. Turns out someone chucked a plastic bottle inside and the bottle exploded. The stove ran out of patience. It got furious!

It smoked unwillingly. Was it’s revolt against people a malice? I couldn’t tell. Whereas it had promised me, it was going to keep burning.

From the majoritarianists the MP’s brother escaped first, then the rest of them. Those quietly sipping their teas on the corner helped me settle the stove…

Translated with the author’s approval by Ege Dündar

About Zakir Alada: 

I was born in 1985 Erzurum, Oltu province, Sarısaz village and completed primary school in an all grades at once classroom. I continued my middle-school education for seven more years and continued my education by getting admitted to Istanbul University Law Faculty. Eventually by completing my solicitor internship at the Istanbul Bar I continued to work as a prosector of the republic. In the meantime I got a masters degree from Forensics Sciences. Eventually the Leviathan rendered me unemployed via a state of emergency decree following the coup attempt and I got to meet with the strongest form of innocence and the most treasured form of loneliness that is literature.

I am married. My wife is a maths teacher and we have a son who was born in 2013 and carries my hopes for the future. We must make the world more beautiful for them. I have a novel titled “Yarımada” that is being considered for publication and I’ve written over thirty short stories, essays and articles. I have a keen interested in the philosophy of law.
I see literature and humour as an important mile stone for the advancement of society because art must be the symbol of liberty. I am in the view that only free thinking can liberate societies. In every period in history, literature took on the duty of a lantern shining a light on humanity, acting as the mirror sorting beauty and cruelty. In today’s post-truth age, I feel that we owe a gratitude to İlkyaz and PEN staff for supporting the dimmed voice of literature, that expresses truth beautifully.

 

3-Ayşegül Köse: Headline

HEADLINE

He followed the street sign’s advice and started walking quickly in the direction indicated by it. Every step he took was hurried as if to get rid of the huge waves he had caught.The steps he left behind were disappearing in the deep darkness of the sea with the rise of new waves. When he turned where there was a street sign at the beginning of the street, the window of his eyes was opened to the neighbourhood whose rugged cobblestone was noticeable; to the detached houses of the neighbourhood, the fumes from chimneys left over from burning wood, the scent of wet wood at the bottom of the outer wall and to the winter loneliness of dry and thin trees. 

On the one hand, the rain was continuing to fall. It was compiling its scattered voice in Çetin’s shoes and pouring it into notes. Just as the composed sounds were going to end, they were rising again with a step taken to a new wave. The voices rising and falling were making their way to the little feet through the texture of the unravelled wool socks. Steps towards uncertainty were drying up in the houses with potbelly stove on wet roads. 

He turned the knob of the door. He took the paper bag he had kept in his bosom in one hand and his shoes in the other.The bread in the paper bag was warm as if it had just come out of the oven, the eggs had a freshness that had remained intact.The wool socks in his shoes were cold, and his little feet in wool socks were just as cold and tired.He noticed that he was cold when the song he had listened to, ended. He finally took out the refrain of the song, which became an earworm and threw it among the few woods burning in the potbelly stove. He sat on the cushion laid in the corner and wore his dry wool socks that his mother had brought. He leaned his feet on the hot stove. He felt at that moment, a warmth spread from his little feet to his body, a warmth that reminds him of the talk with a friend he met again many years later. With the influence of this friendly conversation, he remained curled up right beside the potbelly stove. 

The drops falling from the unravelled socks hanging on the rusty iron of the potbelly stove were revealing the sound of embarrassment that appeared on the face of the residents of the detached house. Each embarrassment whose voice increased, was missing its eyes, and after a while, becoming speechless. But that didn’t take too long.A warm joy was rising this time, from the burnt wool smell of partially dried socks, towards the small dreams of Çetin… As if the newspapers laid next to the stove were reprinted with the steam of wet shoes. In the headline of each new issue printed, Çetin’s dreams were talked about: Extra, extra! Çetin’s dreams are here! Read all about it!

In his dream, trains were passing through various cities and cities were passing through trains. There were no street signs here.Everything was intertwined. Uncanny trees were taking root in the trains, lonely houses of the steppes were becoming crowded.The trains were walking, the voices behind the tracks were buried in the darkness, like Çetin’s steps.

They were arriving in a new home. Everyone had their own room here. However, in its kitchen, there was no potbelly stove where they gathered around to get warm. It was cold in here. Çetin was cold, his steps too. There was no stove which was beginning to speak with the effect of a few woods thrown from time to time even though it was silent most of the time, and which was both the grief and joy of the family. Boiling tea on it, eggy breads heated in its cooker section too… There was not darkness that was forgetting its grief when its reflection hit the roof, not even those shadow plays hanging on the wall when the burning woods were come to an end. It was very cold in here. Çetin was freezing. 

But a voice from afar was enough to wake him up to the warmth of his one-room home:

“Çetin, get up! Tea is ready!”

This voice, this word… These were the things Çetin needed most at that moment.His eyes widened between sleep and wakefulness.The delicious smell of eggy bread was spreading around from the potbelly stove. Çetin stood up. He took the dried wool socks from the iron hanger of the stove and wore them. He wiped out the figures he had seen in his dream from his mind as if he were looking at a black and white photograph. He threw a glance at the crackling stove, sounds rising from the rusty iron of the stove and yellowed newspapers whose headlines were speaking of the dreams he had in homes with stoves… As if he had new leather shoes impermeable to water on his feet, Çetin looked over at the crackling stove next to him, with a warm smile spreading over his face. 

Ayşegül Köse: She was born in 1991 in Tokat. She graduated from Astronomy and Space Sciences Department at Erciyes University in 2013 and Radio and Television Programming at Anadolu University in 2018. She currently continues her post graduate education in New Media and Journalism and works at Turkish Radio and Television Corporation, also known as TRT.

Translated with the author’s approval by Halil Gediz

4- Sultan Özdemir: Potbelly Stove

Potbelly Stove 

I hear the bitter humming of the wind through the door bolt. I watch the snowflakes as they float among the street lamp’s indifferent bright gold lights. As they continuously fall as if they are rushing to cover the nakedness of the brown ceilingsThe eagerness of the meal cooking in the pot is misting over the windows. Meaningless shapes flow through my fingertips on this magic. 

I flinch with the rustle of the plastic bag stretched over the broken kitchen window. I close my eyes and take deep breaths and wait for that moment to pass. I relax with the sound of the wood melting in the potbelly stove. I lightly lift the corner of the curtain to observe the smoke coming out of the trembling cigarettes that sparkle like red dots between the lips of men standing in front of the door. I hear the entrance door being opened as the stone that stands behind it is pushed. My father is seen with a bag of cornershop groceries in one hand and a cigarette that he brings to his lips that had become blue with cold. I run towards him with joy. After squinting his eyes and inhaling his cigarette for the last time, he puts it out on the soles of his shoes and gets inside as he exhales on his palm. He tries to warm himself by putting his hands on the pipe of potbelly stove while he is hopping on his toes. My brother is both amused and amazed as large the icicle he carried with his cold and red hands melts, making the “czzz” sound. My grandmother doesn’t raise her head from her knitting – but gives an angry look through her glasses lowered down to the tip of her nose and then starts complaining to herself. I count to ten and then run towards the kitchen. Even these short ten seconds cannot stop me from feeling cold. It is like as if we are experiencing different hemispheres, sharing the same timezone, in the same home. My mother gets inside with a sack full of firewood she brought from the woodshed. Her cough is so intense it sounds like she is throwing out her lungs. She shakes off the snow on her laced kerchief and moves the meal cooking on the potbelly stove. She mingles almost gone out potbelly stove with the tongs and then puts more wood and coal. My grandmother raises her glasses that she had lowered down to the tip of her nose and says “Be careful child, don’t put the tongs upright like that, the elders say it makes the enemies rise.” The sound of the bubbling teapot turns into a rhythmic whistle as cold water is added. My mother carries my squealing brother in the plastic red washbowl after she put the bubbling water from the copper jug inside and checked the temperature of it with her hand. My brother, wanting to get out of the water as soon as possible, is relaxed after being wrapped up with towels, he hugs me on my neck with watery eyes. I kiss his wet cheeks and comfort him as I dress him with the clothes I had been warming up on the pipe of the potbelly stove. My brother spits on the potbelly stove and watches how it rapidly swells and disappears, and I slap the back of his neck. The smell of the clothes on the hanger and my school uniform hanging closer to the potbelly stove prepares me for the new week. The sour smell of the bubbling tea ignites a strange feeling of excitement in me. We were so hungry that we pulled the tablecloth to our bellies and were swallowing our bites almost without chewing. Now the racing sounds of the cutlery were slowing down and everyone had gotten away to their corners. Warm chestnuts on the potbelly stove, soft beets and the tangerine peelings that get smaller as the flame of the potbelly stove is ignitedThey hide so many memories. A little later, the smoke that the chimney was blowing outside started to fill inside. With the doors and windows open, a heavy smell of coal was spreading inside. We, shivering under our quilts, were watching my mother who was slapping the smoke with a towel on her hand. Her dark-skinned hands had become red, she was sighing every once in a while. Thankfully, this didn’t last long. 

Even though we were stuck on the broken sofa beds, struggling under the heavy quilts, living this calmness was giving me peace. Even after years, the heavy snowfall decorating the pavement, potbelly stove’s wavy lights reflecting on the ceiling and the crackling sound of the wood would make unforgettable, beautiful memories. 

Translated with the authors approval by Özge Sargın

About Sultan Özdemir: Sultan ÖZDEMİR is a second year student at Ankara Gazi University in Medical Laboratory Department. She is interested in Theatre and Literature. She is an amateur dancer. Her poems and essays are published in öykü şiir magazine.

5- Burcu Bolat: The joy of Warmth: Potbelly Stove

The joy of Warmth: Potbelly Stove

A stove/soba is a heater that was first used in North America by using molten steel in 1642 and is still being used today. The debut of the stove to Turkey occured following the Tanzimat period via Europe. It is a tool for warming up that many know about and some only heard of, commonly used in cities, towns and villages where there is no natural gas. We use the pot-belly version of the stove to make food that acquires a fantastic taste when cooked inside. We use it to cook potatoes which we burn our hands and tongues on, for baking chestnut and hazelnut  which we toil to peel from their thorns. There are three kinds of stoves with solid, liquid and gas based fuels. It is most commonly used with coal and logwood. In the Karadeniz region of Turkey hazelnut peels are used as fuel and Eastern Anatolian region generally uses animal waste and materials such as carrier bags. 

Although the stove is able to heat the room you are in, it is unable to transmit that heat to the other rooms. When the members of the family in separate rooms unite in the living room to get warm, their affection grows, it helps support the bonds between those in the household. If there also happens to be piping hot tea to sip all together, the joy can’t be put into words.  

Before the use of gas heater one could take a bath with the water heated up over the stove,  can sit crossed legged in front of it after stepping off to dry up or fall asleep with the comfort of the heat it provides. The people of Anatolia whose hands are able to handle farming work, smell like the earth and get cracked from the cold much prefer the use of the belly pot stove. It turns the faces surrounding it frosted by cold weather, to a rose garden with the heat it spreads. It relieves those returning home with a great fatigue from the day’s work.

The potbelly stove which is a great representation of warmness and joy truly has some dangerous spots. When cheap materials are burnt, not used correctly and when the carbon monoxide returns from the clogged chimney, many people lose their lives to these incidents. When we open the lid to put wood inside, the smoke gets stuck on our clothes. Which can disturb other people around us. Materials such as coal and wood are burnt out, they leave behind ash. and for the fire to ignite well, the ash needs to be cleaned up properly. To protect ourselves from the ash dust when cleaning the stove, we go through many obstacles. 

The stove causes many other disasters. You could fall on it, bump into the kettle on top of it and get burnt, the fire inside it to burst out from the top shelter, ignite the carpet and eventually the house or simply burst. Unfortunately I also have a traumatic experience with the potbelly stove when I was 9 years old. In our living room there were two doors and right in the middle of these doors was the potbelly stove. We were running from one door to another and circling around the stove. All of a sudden I lost balance and held on to the stove. My hands got burnt very badly. We kept my hands in water for many days. Thank God I am one of the people who doesnt have a scar left.

It requires some skill to use the potbelly stove. As you know, it can cause poisoning and fires. We should be aware of it’s dangers. And to light it up, that’S something only the people who has the duty to light the stove up knows. You can learn easily by observing and trying. If you learn how to, then you wouldn’t have to light it while trembling in the cold, and use it wisely and happily.  That’s why if you know the tricks to how to pile wood, how much coal is needed and what are the other supplies needed to support the fire you would be fast enough.

A potbelly stove is a universal heater. But besides it’s function to physically heat, it is also a bonder, collecting everyone around itself, forming a warm heart-to-heart. In hope that the bonds between us remain warm and welcomed.  

Translated with the author’s approval by Ege Dündar and Irmak Ertaş

About Burcu Bolat: Hello. My name is Burcu Bolat. I was born in Ordu on 12 January 1999. I studied elementary and middle school at Ünye Yaşar Gazioğlu middle school and highschool in Ünye, Mehmet Refik Güven Anadolu Teacher School. Currently I am in my third year in the Nursing department in İzmir Katip Çelebi University. I am the fourth child of a middle class family. I started writing when I was 12. I gained experience while preparing the highschool magazine. and something inside me told me to keep on writing. I will keep on writing in the future too.

Önceki / Previous EDİP CANSEVER VE 16 YAŞINDA KALEME ALDIĞI ŞİİRİ “AKŞAM”
Sonraki / Next İlkyaz'ın Yeni Yazıları Yayında!