TÜRKÇE

Belediyenin otobüs şoförlerindendi Aziz Amca. Kısa boyu, karpuz şeklini almış bira göbeği ve gür saçıyla sabahtan akşama direksiyon sallardı. Her gün onca yolcuyla uğraşmaktan haliyle biraz sinirliydi. Bazen küfürleriyle tanrıları ve kitapları yeryüzüne indirir, bazen de mahalleliyi sıradan geçirirdi; bir de Galatasaray maçını izliyorsa, havalanan bardakların dansı başlardı. Yine de mahallenin çocukları Aziz Amca’yı severdi. Bayramlarda harçlık vermesi, av köpeğini sevdirmesi, arada bir otobüse bindirip etrafı gezdirmesi bize yeterdi.

Tabii en büyük kahrı, karısı çekerdi. Yaşlı bir matruşkayı andıran Nimet Teyze kocasını hep alttan alır, bir aksilik çıkmasın diye her işini gizlice yapardı. Bu işlerden biri de, mutfak masraflarından kısıp kızlarına çeyiz dizmesiydi. Çeyizler, aldığı mağazanın deposunda beklerdi.  Ama Nimet Teyze bu konuda her zaman şanslı değildi. Bir gün büyük kızına aldığı çamaşır makinesinin taksitleri o kadar bunaltıyor ki sıkıntıdan üç kilo veriyor. Ama olay bununla kalmıyor bir akşam işten gelen kocasına yemeğini hazırlayıp namaza duruyor, insan aklı işte sıkıntıya gelmiyor, bir süre sonra duaları bir kenara bırakıp “Elli peşin elli taksit, elli peşin elli taksit,” diye mırıldanmaya başlıyor. Aziz Amca elindeki kaşığı bırakıp namaz bitene kadar karısını kuşkuyla izliyor.

“Nimet senin bi yere borcun mu var?”

“Yo Aziz’im nerden çıkardın?”

“Ne bileyim, deminden beri elli peşin elli taksit deyip durdun.”

Nimet Teyze bu olayı fıkra gibi uzunca bir süre anlatmıştı mahallede. Bir zaman sonra Aziz Amca’da bazı değişimler oldu; önce gür saçları döküldü sonra karpuz göbeği erimeye başladı. Kadınlar fısır fısır konuşurken ilk defa duymuştum o kelimeyi “İnce hastalık,”. Nasıl bir şeydi bu? Aziz Amca’nın göbeğine bakıp herhalde insanı incelten bir hastalık diye düşünmüştüm. Bir süre sonra köydeki arazilerini satıp Aziz Amca’yı civar ildeki bir hastaneye yatırdılar. Fısır fısır konuşmalar tekrar başlamıştı “Aziz’i Balcalı’ya yatırmışlar.” Bu hastaneye dair bildiğim tek şey oraya gidenin ardından ölecekmiş gibi konuşmalarıydı. 

Aradan aylar geçmiş nihayet haziranın son cuması gelmişti. Okulların kapanmasıyla artık özgürlüğümüze kavuşmuş, kan ter içinde tazı gibi koşturuyorduk.  Bir gün sokağa bir araba girdi; içeriden birini kucaklayarak indirdiler. Çocuk gibi kalmış Aziz Amca’yı yeniden evine getirmişlerdi. Konuşmalardan anladığım ışın tedavisi diye bir şeyin onu bu hale getirdiğiydi. Bir topa abanacağım esnada Aziz Amca seni çağırıyor dediler. Mahallede adım çıktığı için, ilkin duraksadım. Fark etmeden bir suç mu işledim diye düşündüm, ama aklıma bir şey gelmiyordu. Kendimden emin olunca gittim yanına. Salonda onun için hazırlanmış bir yatağa uzanmıştı, başının altında iki büyük yastık vardı. Nimet Teyze tatlı kaşığıyla mama gibi bir şey yediriyordu. Yemeği bitene kadar onu izledim. Peçeteyle ağzı silinirken göz göze geldik, her yanı küçülmüş de bir tek gözleri büyümüş gibiydi. İşin doğrusu biraz korkmuştum. Hafifçe doğrulup arkasına yaslandıktan sonra “Ulan piç kurusu, sanki götünüzde kunduz var. Akşama kadar seğirtmeyi biliyon da, niye hiç yanıma gelmiyon?” dedi. İlkin şaşırdım, ama öyle küfür ettiğine göre biraz olsun iyileştiğini düşünüp güldüm. Sonrasında o da gülüp yaklaşmam için eliyle işaret etti. Ürkerek de olsa yatağının yanına gittim.

“Bana kaplumbağa bulacaksın, her gün bir tane.”

“Kaplumbağa mı?”

“Her kaplumbağa için sana bir milyon vereceğim. Bulamadın mı, dinini avradını dinlemem!”

“Ne yapacaksın kaplumbağayı?”

“Besleyeceğim.”

Önce şaka yaptığını düşündüm. Nimet Teyze’ye baktım, o da aynı şeyleri tekrar ediyordu. O an bu durumun saçmalığını bir kenara bırakıp biriktireceğim paralarla alınabilecek şeyleri düşünüyordum. Karne iyi gelince Casio saat alınacaktı, hani şu sarı ışıklı olanından. Annemin deyişiyle sokakta sürttüğüm için karne kötü gelmiş, saat hayalim de önümüzdeki yaza kalmıştı. Parmak hesabıma göre on beş kadar kaplumbağayı bulursam o saati bile alabilirdim. Hem böylece derslere çok çalışmam gerekmeyecek, sokaklarda sürttükçe sürtecektim. Hiç sorgulamadan “Tamam bulurum,” deyip tekliflerini kabul ettim.

İlk kaplumbağayı bulmam zor olmadı; üzüm bağlarının arasında ağır ağır yürürken kaldırdığım gibi karton kutuya attım. Gerçi mahalledeki ağabeyleri bağın orta yerinde görünce korkmuştum. Ellerindeki kova, fırça duvarlara yapıştırdıkları kocaman kâğıtlarla birdenbire karşılarına çıkınca onlar da benden korktu. Orda ne işim olduğunu sordular, ben de anlattım. Her gün duvarlara yazı yazarken gördüğüm adamlar “Bizi gördüğünü kimseye söyleme!” dediler.  Pek anlam veremeyip olur gibisinden kafa salladım. Mahalleye geldiğimde kaplumbağayı görünce yüzü gülen Nimet Teyze “Aferin sana,” dedi. Aziz Amca da “Ben demedim mi, bulsa bulsa bu şeytan bulur,” diye ekledi. Nimet Teyze bir bardak kola doldurup avucuma bir milyonu sıkıştırdı. Kola bittikten sonra, kalktım. Yolda yürürken, kaplumbağa için bu kadar sevindiklerine hayret ediyordum. Annem durumdan haberdardı, eve geldiğimde 

“Buldun mu tosbağayı?” dedi.

“Buldum.”

“Aferin sana.”

Acaba paradan haberi var mıdır diye düşünüp konuşmayı çok uzatmadım. Akşam olunca ilk bir milyonu fermuarlı kırlentin içine koyup yattım. Sabah erken karton kutuyu elime alıp yollara düştüm. İkinci kaplumbağayı da biraz aradıktan sonra bulmuştum. Kaplumbağa bir milyon, kaplumbağa bir milyon; bazen yanına kola, bir hafta böyle geçmişti. Bir gün gezmediğim bağ bahçe kalmadı; akşam karanlığı çökmek üzereyken karton kutu hala boştu. Moralim iyice bozulmuştu. Saat hayalimden uzaklaşmaya başlamıştım ki, Durmuş Ali’nin bahçesi geldi aklıma. Bir sürü meyve ağacı olsa da, çocuklar o bahçeye girmekten korkardı. Etrafı çitlerle çevrili, içinde iri yarı köpeklerin, yılanların, bir sürü vahşi hayvanın olduğu söylenirdi. Ama asıl korkumuz vahşi hayvanlar değil, Durmuş Ali’nin kendisiydi. Bahçesinde yakaladığı çocukları köpeklerine yedirdiği ya da sulama havuzunda boğduğu anlatılırdı. Bir yandan korku bir yandan sarı ışıklı saatin hayaliyle oraya doğru yürüdüm. Cesaretimi toplayıp çan takılı bahçenin kapısında durdum. Kapının arkasında tüm pencereleri sarmaşıkla kaplı, boyası eskimiş taş evi görünce geri dönmeyi düşünmüştüm. Ama ne olduysa birdenbire elim çanın ipini çekti. Birkaç saniye sonra, Durmuş Ali evin avlusunda belirdi.

“Ne var ulan!”

“Şey, bana kaplumbağa lazım.”

Bu ne cesaretti böyle, ilk o da şaşırmıştı. Kendine geldikten sonra “Sorarım şimdi sana kaplumbağayı,” deyip bir taş fırlattı. Taştan kurtulup “Kendim için değil, Aziz Amca için istiyorum,” diye bağırdım. Yavaş yavaş bahçe kapısına doğru geldi. O canavar diye bildiğimiz adamı ilk defa bu kadar yakından görüyordum. Hiç de anlatıldığı gibi değildi. Kısa boylu, koşsam arkamdan yetişemeyecek kadar kilolu, yaşlı bir adamdı. Sanki o korkunç şeyleri kendimiz uydurmuştuk. 

“Ne yapacakmış kaplumbağayı?”

“İnce hastalık var onda, kaplumbağaları çok seviyormuş. Dut yaprağı yedirip su içiriyormuş.”

“Kim dedi sana bunları?”

“Annem dedi.”

Başını yana eğip gözlerime bakarken, sanki bir sır biliyormuşçasına sakalını sıvazlayıp “Tamam, sen burada bekle köpekler hırlamasın ben bulup getiririm, dedi. Kısa bir süre sonra kocaman bir kaplumbağayla geldi. “Başka lazım olursa gel yanıma,” dedi. Kaplumbağayı kutuya koyduğum gibi sevinçle koşmaya başladım. Artık işin kolayını bulmuştum, bağ bahçe dolaşmadan soluğu Durmuş Ali’nin bahçesinde alıyordum. Bazen kaplumbağayla birlikte dalından yeni koparttığı meyvelerden veriyordu. Bir keresinde Aziz Amca “Bunlar çok büyük, küçük olanlardan getir, en küçüklerinden,” dedi. Küçük kaplumbağalar o kadar sevimli görünüyordu ki, bazen Aziz Amca’ya götürmeden önce marul tarlasının yanına bırakıp kafalarını dışarı çıkarmalarını bekliyordum.

Bir ay boyunca hemen hemen her gün kaplumbağa bulabilmiştim. Son gidişimde Nimet Teyze “Artık beslemesi zor oluyor; bu kadar yeter,” diyerek elime birkaç milyon sıkıştırdı. Kırlentin içi para dolmuştu. Bu paralarla bisiklet bile alabilirdim. Mahallede kollarımı sallayarak yürüyüp kendimle gurur duyuyordum. Tek mesele evdekilere paranın hesabını nasıl vereceğimdi. Eğer Nimet Teyze’den aldığımı söylersem kızacaklarından, hatta kulağımı çekeceklerinden emindim. O yüzden bir kaç hafta beklememin iyi olacağını düşündüm. 

Bir akşamüzeri Nimet Teyze’nin feryadı duyuldu, Aziz Amca ölmüştü. Ertesi gün öğleden sonra, artık toprağın altındaydı. Her şeyin bu kadar kısa sürede olup bitmesine şaşırmıştım. Demek bir gün babam da böyle olacaktı ya da annem. Kafam allak bullak olmuştu. Bir yandan Aziz Amca’ya üzülürken bir yandan da kaplumbağalara ne olacağını düşünüyordum.

Sanki ölüm bizden olmayınca acısı da fazla sürmüyordu. Aziz Amca’nın üç yemeğinden sonra top oynamaya gittik. Yaşça bizden büyük Sümüklü Mesut oyuna girmek isteyince izin vermedik. Kavga çıkartmak için arkadaşlardan birinin kafasına vurunca dayanamayıp küfür ettim. Bana bakıp “Sen sus lan kaplumbağa çobanı,” dedi. Sonra da yüzünü buruşturup “O kaplumbağalara ne oldu biliyon mu sen?”

“Biliyom, tepedeki üzüm bağına bırakmışlar.”

“Bok, üzüm bağına bırakmışlar.”

“Hadi lan sen ne bilecen?”

“Aziz Amca iyileşmek için kesip kanlarını içiyormuş.”

O an öylece kaldım, ne diyeceğimi bilmiyordum. Yazın sıcağında içimde bir üşüme hissettim sonra, en iyi bildiğim şeyi yapıp bir küfür daha savurdum.

“Küçük olanları da pişirip yiyormuş,” deyip gülmeye başladı.

Ağlamamak için zor tuttum kendimi. İçimde bir şeyler vardı, midemden yukarı çıkmaya çalışan belki de o şeyi çıkarmak için Mesut’un üzerine saldırdım. Bir tekmeyle yere serdi beni. Acıdan değil, ama kaplumbağaların sonunun gerçek olabileceğini düşünüp ağlamaya başladım. Sonra gözyaşlarımı silerek eve koştum. Annem mutfakta barbunya ayıklıyordu. Bağırdığıma kızmayıp,  

“Kim söyledi sana?” dedi.

“Mesut.”

“Halt etmiş o sümüklü.”

“Ne oldu o zaman hayvanlara? 

“Bağa saldılar işte.”

“Yalan atıyon.”

“Ne yalanı be, tosbağanın kanı mı içilirmiş? Hadi git yüzünü yıka, işim başımdan aşkın zaten.”

Annemin konuşurken gözlerini benden kaçırması, ağladığıma aldırmaması iyi bir şey değildi. Bu kez Nimet Teyze’ye koştum. Evin içi kalabalıktı, dışarı çağırdım. En son gördüğümdeki gibiydi suratı, o halini görünce biraz da utanmıştım, ama yine de dayanamayıp sordum. Nimet Teyze Sakin bir ifadeyle anlatmaya başladı. “Kaplumbağalar toprak yediği için kanları hastalara iyi gelir dediler, o yüzden de Aziz Amca’na iyi gelir diye…”

Cümlesi bitmeden bir hışımla çıktım avludan. Ne yapacağımı bilmiyordum. İçimde bir hırs, mahalledeki evlerin bütün camlarını kırmak istiyordum. Kahvenin önünde en samimi arkadaşımı gördüm. Boya sandığını sırtlamış ayakkabı boyamaya gidiyordu. Olanları ona anlattım. “Senin bir suçun yok ki, suç kaderde,” dedi. Nerden öğreniyorsa, hep boyundan büyük laflar ederdi. “Bunlar küçük dertler, gelip geçer. Bak babamdan bir yıldır para gelmiyor, sesini duyalım diye bir sürü para verip jetonu bile biz alıyoruz.” Ayakkabı boyarken onu izledim. Dedikleri doğru olsa da, hala içim soğumamıştı. Onun yanından ayrılıp Durmuş Ali’nin bahçesine doğru koşmaya başladım. Marul tarlasının yanından geçerken kafalarını dışarı çıkartıp bana bakan küçük kaplumbağalar geliyordu gözümün önüne. Burnumu, terimi tişörtüme silip çanı çaldım. Durmuş Ali kapıya doğru yaklaştı, en son cenazede görmüştüm onu. Her şeyi öğrendiğimi anlamıştı. Sürgüyü çekip kapıyı açtı. Karşılıklı oturduk taburelerin üzerine. Kaşlarımı çatıp

“Sen de biliyordun değil mi?” dedim.

“Evet, biliyordum.” 

“E, niye tuttun hayvanları, hiç üzülmedin mi?”

“Ben de severim kaplumbağaları, ama Aziz’i de severim. Belki iyi gelir diye düşündüm. Rahmetli babam için de kirpi kesmiştik. Hayat hep böyle, elden bir şey gelmiyor… ” 

“Bana ne kirpiden. Başka yolu yok muydu, illa kaplumbağa mı gerekiyordu?”

“Vardır elbet, ama biz her şeyi bilemiyoruz ki. İnsan çaresiz kalıyor; bazen daha iyisi için iyiyi feda ediyor.” 

Konuşmamız devam ederken karısı geldi yanımıza. Kocaman bir ben vardı üst dudağında, ihtiyar keçilerdeki gibi birkaç kıl uzamıştı çenesinde. Bir tabak dolusu inciri getirip taburelerden birinin üstüne bıraktı. Olan bitenden, hatta dünyadan habersiz gibiydi. Saçlarımı okşarken, “Ne güzel bir oğlan bu,” deyip gülümsedi. İncirlerden birini soyup bana uzattı. Oradan buradan sorular sorup kafamdaki her şeyi dağıttı. Sonra Durmuş Ali elimden tutup bahçeyi gezdirdi. Kirazları nasıl topladıklarını, zeytini nasıl budadıklarını anlattı. Akşam karanlığı çökerken, elime bir poşet dolusu meyve verdiler. 

Eve doğru giderken, kırlentteki paraları düşünüyordum. Artık o parayla ne saat ne bisiklet alabilirdim. Batan güneşe yetişmeye çalışır gibi yürürken aklıma bir şey gelmişti. O paraların hepsiyle boya alacaktım. Evet, boya, kova, fırça ne gerekiyorsa alacaktım. Sonra mahalledeki o ağabeylerden rica edip bütün duvarlara, kaplumbağalar ölmesin artık, yazın diyecektim.

ENGLISH

Uncle Aziz was one of the bus drivers of the municipality. He was short, he would drive around all day with his watermelon-like beer-belly and thick hair. He was rightfully a little angry from dealing with dozens of passengers every day. Sometimes he would bring down gods and holy books from the sky with his cursing, and sometimes he would curse at everyone in the neighbourhood; especially if he was watching Galatasaray’s game, the dance of flying glasses would begin. The kids of the neighbourhood loved uncle Aziz, nevertheless. It was enough for us that he gave pocket money during holidays*, he let us pet his hound, and sometimes he would take us for a ride on the bus.

Of course his wife was the one feeling the greatest distress. Aunt Nimet looked like an old Matryoshka doll. She would always try to meet her husband halfway and do everything in secret so that there wouldn’t be any mishap. One of those secrets was that she was preparing dowry for her daughters from the money she kept from the kitchen expenses. Every piece of dowry would wait in the storage room of the shop it was bought from. But Aunt Nimet wasn’t always lucky about this. Once, she was so stressed about paying the instalment for her oldest daughter’s new washing machine that she lost three kilos. But, it doesn’t end there. One evening, she served dinner for her husband coming back from work and went on to pray**.Overwhelmed by distress, after a while she stopped saying the prayers and started murmuring “fifty in cash, fifty in instalments, fifty in cash, fifty in instalments…” Uncle Aziz dropped his spoon and watched his wife suspiciously until she finished praying.

“Nimet, do you owe money to someone?”

“No, my Aziz, why’d you ask?”

“I don’t know, you kept saying ‘fifty in cash, fifty in instalment.’”

Aunt Nimet told this story around the neighbourhood like it was a joke. After a while, Uncle Aziz changed; he lost his thick hair and his watermelon-belly faded away. When the women were whispering, I heard that word for the first time “white plague.” What was it like? Looking at Uncle Aziz’s belly, I thought it was a disease that made people thinner. Later on, they sold their land in the village and put Uncle Aziz in a hospital in a nearby city. Whispering started again. “They hospitalised Aziz in Balcalı.” The only thing I knew about that hospital was that whenever someone went there, the rest would talk behind them like they were going to die.

Months passed and finally the last Friday of June came. As the schools were closing, we were finally free, sweating, running around like hounds. One day a car came by the street and someone was carried out of it. They had brought Uncle Aziz, who now looked like a child, back home. From what I understood from the talking, something called “beam treatment” caused him to look like this. When I was just about to kick the ball, they said Uncle Aziz was looking for me. Because I had a bad reputation in the neighbourhood, I paused at first. I thought whether I got myself into trouble without knowing, but I couldn’t think of anything. When I was sure of myself, I went to see him. He was lying on the special bed they had prepared for him in the living room, with two large pillows under his head. Aunt Nimet was feeding him with something that looked like baby food with a dessert spoon. I watched him until he finished eating. Our eyes met as his mouth was being wiped, it looked like everything shrank but only his eyes went bigger. To be honest, I felt a little terrified. After he sat up and leaned back, he said “You bastard, it’s like you have ants in your pants, now do you? You play until evening but why you never come here?” I was puzzled at first but then I laughed thinking if he can curse like that he must be feeling a little better. He laughed too afterwards and pointed at me to come closer. Even though I was scared, I came by.

“You are going to find turtles for me, one for each day.” “Turtles?”

“I will give you one million liras for every turtle. If you can’t find them, God damn it!”

“What are you going to do with turtles?”

“I will feed them.”

At first I thought he was joking. I looked at Aunt Nimet, she was just repeating everything. That moment, I put this nonsense aside and thought about everything that I could buy with the money I would collect. If the school report had turned out to be good, they were going to buy a Casio watch, with the yellow lights. As my mum puts it, because I tramped on the streets, I wasn’t doing so good at school. So, my dream of having the watch was postponed until next year. According to the calculations I did using my fingers, if I could find 15 turtles, I could even buy that watch. This way, I wouldn’t have to study that hard and I could tramp as much as I would like. Without questioning, I said, “OK, I’ll find them” and accepted their offer.

It wasn’t hard to find the first turtle. When I was walking slowly around the vineyards, I took it and put it in a cardboard box right away. The older brothers from the neighbourhood had scared me though, when I saw them in the middle of the vineyards. With buckets and brushes in their hands and huge papers they stick on the walls, they were startled by me, too. They asked me what I was doing there, so I told them. These men who I saw every day writing stuff on the walls, said “don’t tell anyone you saw us.” I really couldn’t understand but I nodded to say “OK.” When I came back to neighbourhood, Aunt Nimet saw me with the turtle, started smiling and said “Well done.” Uncle Aziz added, “Didn’t I tell you, if someone’s going to find them, it’s this little devil.” Aunt Nimet filled a glass with Cola and gave me a million liras. After I finished my Cola, I left. When I was walking in the street, I was surprised that they were that happy because of a turtle. My mum knew about it, so when I got back, she asked:

“Did you manage to find it?

“I found it.”

“Well done.”

I wondered if my mum knew about the money too but I didn’t ask. After the evening, I put the first million inside the zipped pillow and went to bed. Early in the morning, I got my cardboard box and I went on my way. I found the second turtle after searching for it a little bit. Turtle one million, turtle one million, sometimes with Cola; a week had passed just like that. One day, I had walked through every vineyard and garden and it was about to be dark, but the cardboard box was still empty. I was feeling upset. I felt like I was losing my dream of having the watch, and just in that moment, I remembered Durmuş Ali’s garden. Even though it had a lot of fruit trees, kids were afraid to get in that garden. It was covered with fence. It was said that there were large dogs, snakes and other wild animals in that place. But what we were afraid of wasn’t the wild animals, it was Durmuş Ali himself. It was told that he would feed his dogs with the children he caught in his garden or he would drown them in his pond. With fear and the dream of the watch with yellow lights, I walked towards there. I gathered my courage and stopped right in front of the garden gate with the bell. I thought about going back when I saw the house made out of stones, its paint had worn out and the windows were all covered with ivy. But somehow my hand rang the bell all of a sudden. After a few seconds, Durmuş Ali came by the patio.

“What now?!”

“Ehm, I need a turtle.”

He, too, was surprised by my courage at first. After he shook it off, he said “I’ll show you the turtle!” and threw a stone. I got away from the stone and yelled “I don’t want it for myself, I want it for Uncle Aziz.” He slowly walked towards the garden gate. It was the first time I was seeing this man who we thought was a monster closer. He was nothing like what I was told. He was a short man, so overweight that he wouldn’t keep up if would run away. It was like as if we had made it all up, ourselves.

“What are you going to do with the turtle?”

“He has white plague and he loves turtles. He feeds them with mulberry leaves and gives them water.”

“Who told you these?”

“My mum told me.”

As he leaned his head looking at my eyes, he touched his beard like as if he was keeping a secret and said “OK, wait here so the dogs won’t bark, I will go get it.” After a short while, he came back with a huge turtle. “Come here if you need another,” he said. As soon as I put the turtle in the box, I started running with joy. Now, I had found an easy way, without having to wander around the vineyards, I would rush to Durmuş Ali’s garden. He would sometimes give me fresh fruits he picked from his trees along with the turtle. Once Uncle Aziz told me, “these are too big, bring me the smaller ones, the smallest.” The small turtles looked so adorable, before giving them to Uncle Aziz, I would sometimes take them to the lettuce farm and wait for them to bring their heads outside. For a whole month, I managed to find a turtle every day. During my last visit, Aunt Nimet told me “it is getting harder to feed them, it’s enough,” and gave me a few million liras. The pillow was full of money now. I could even buy a bike with all this money. I was walking in the neighbourhood, swinging my arms, so proud of myself. The only thing was to figure out how I was supposed to explain the money to my family. I was sure, they would be pissed off if I told them I got the money from Aunt Nimet, I was even sure they would pull my ears. That’s why I decided to wait for a couple of weeks.

One evening, we heard Aunt Nimet’s loud cries, Uncle Aziz was dead. The following afternoon, he was already under the soil. I was surprised how fast it all happened. So, one day, my dad was going to be like this, too, or my mum. I was confused. While I was still grieving for Uncle Aziz, I was also thinking about what would happen to the turtles.

It felt like if the death wasn’t from our family, the pain wasn’t sticking that long. After the third meal served to honour Uncle Aziz, we went to play ball***.When the older Snotty

Mesut wanted to join the game, we didn’t let him. To start a fight, he hit one of my friends and I couldn’t help but cursed. He looked at me and said “you shut up, turtle shepherd!” Then he grimaced, “You know what happened to those turtles?”

“Yep, they left them in the vineyard on the hill.”

“As if… Bullshit!”

“Yeah, how would you know?”

“Uncle Aziz was cutting them and drinking their blood to get well.”

I was appalled, I didn’t know what to say. I felt a shivering cold inside me in the middle of summer, and then I did what I do best and cursed some more.

“He cooked and ate the little ones,” he said and started laughing.

I was struggling to keep myself from crying. As if there was something in my stomach trying to crawl up out of me, I attacked Mesut to get that thing out. He knocked me down with just one kick. I started crying, not because of the pain but because I was thinking that might actually be what happened to the turtles. Then I wiped my tears and ran home. My mum was in the kitchen preparing shelling beans. She wasn’t angry that I was yelling,

“Who told you?” she asked.

“Mesut.”

“Don’t buy it, that snotty… ”

“Then what happened to them?”

“They let them free in the vineyards, you know.”

“You’re lying.”

“Lying? Who drinks turtle blood? Go wash your face, I’ve got a lot to do.

It wasn’t a good sign that my mum didn’t mind my crying or didn’t look at me in the eyes. This time, I ran to Aunt Nimet. Inside was crowded, so I called her outside. Her face was like the last time I had seen her, I felt quite ashamed when I saw her like that, but even then I couldn’t help myself and asked. Aunt Nimet explained calmly. “Because turtles eat soil, they say their blood is good for the ill, and so we thought it would be better for your Uncle Aziz…”

Before she finished her sentence, I ran from the patio. I didn’t know what to do. I felt rage, wanted to break the windows of every house in the neighourhood. I saw my closest friend in front of the coffee shop****. He had put the polish box on his shoulders and was on his way to shine shoes. I told him what happened. “It’s not your fault, its fate’s fault,” he

said. I didn’t know where he learnt to talk like that, but he always had wiser things to say. “These are little troubles, they pass. My dad stopped sending us money, you see, now we even have to pay for the tokens*****just to hear his voice.” I watched him as he was polishing shoes. Even though he was right, I still felt something burning inside me. I left him and started running towards Durmuş Ali’s garden. When I was passing by the lettuce farm, I could imagine the little turtles taking their heads out and looking at me. I wiped my nose and sweat on my t-shirt and rang the bell. Durmuş Ali approached to the gate, the last time I saw him was at the funeral. He understood that I knew everything now. He opened the gate. We sat facing each other. Frowning, I said;

“You knew everything too, didn’t you?”

“Yes, I did.”

“So why did you give them away, aren’t you upset?”

“I, too, love turtles. But I also love Aziz. I thought maybe they would be good for him. We had cut a hedgehog for my late father. Life is like that, there’s nothing you can do…”

“I don’t care about the hedgehog. Wasn’t there another way, did it have to be the turtles?

“There might have been another way, but we cannot know everything. You feel desperate, sometimes you sacrifice what is good for what is better.”

When we were talking, his wife came. She had a huge mole on her upper lip, a little hair had grown on her chin like older goats. She brought a plate full of figs and left it on one of the stools. She looked indifferent to what was happening or even anything. When she was caressing my hair, “what a beautiful boy,” she said and smiled. She peeled one of the figs and offered it to me. She asked me questions about this and that and made me think about other stuff. Then Durmuş Ali held my hand and showed me the garden. He told me how they picked the cherries and how they cut the olive tree. When it was getting darker, they gave me a bag full of fruits.

On my way home, I was thinking about the money in my pillow. I couldn’t use it to buy a bike or watch now. When I was walking like as if I wanted to catch up with the setting sun, I came up with an idea. I was going to use all that money to buy paint. Yes, paint, bucket, brush, whatever it takes. Then I would ask those older brothers in the neighbourhood to write “don’t let turtles die anymore” on every wall.

*It is tradition to give away pocket money during religious holidays.

**Practice of Islamic prayer, done five times every day.

***It is tradition in especially Eastern and Southeastern parts of Turkey to serve meals for three days after someone passed away for anyone who pays a visit their home.

****Local “coffee shops” in little Turkish villages are meeting locations for the neighbourhood.

*****Telephone tokens were a once widespread medium of exchange for people wanting to talk on public phones with someone before there were telephone cards to collect and use.

Önceki / Previous Pınar Öğünç - 'Bir köy okulunda uzaktan eğitim nasıl mı olur?'
Sonraki / Next Yalınayak Asfalt Çocukları / Barefooted Chıldren of Asphalt