TÜRKÇE

“İlgini çekmez ama yine de bakmak istersin belki.” 

Sesindeki küçümseyici tonu göğüsleyip koltuğun diğer tarafına kayıyorum. Dün aynı yerde otururken elimden kayıp dökülen çayın, koltukta oluşturduğu izlere kayıyor gözüm. Bu sarımtırak çizgiler, sildikçe genişleyen bir hareyi andırıyor. Kendimce bir oyuna başlıyorum o konuşurken. Ahtapota benzetiyorum lekenin bir kısmını. Kollarının birbiri ile orantısız olması huzursuz ediyor beni. Ahtapottan vazgeçip ıstakoz ve yengeçten hangisine daha fazla benzediğini bulmaya çalışıyorum.  

“Epey araştırdım böyle bir kitap bulabilmek için,”diyor, “dünyanın da parasını verdim.”

Erhan konuşmasını sürdürdükçe perdelerin kirine, televizyon ekranında biriken tozlara çarpıyor gözüm. Burada durup en azından dinliyormuş gibi yapabilirim. Engel olamadığım bir dürtüyle banyoya gidip dolaba atıyorum elimi. Ütüleyip bir binayı inşa eden tuğlalar gibi üst üste dizdiğim bezlerden, en üstte yeşil olanı diğerlerini bozmayacak şekilde alıyorum. Odaya dönüp bezi, televizyonun koca ekranında yavaşça gezdiriyorum. Önce bezde biriken tozlara, sonra bir iki adım geri çekilip uzaktan televizyonun ekranına bakıyorum. Üst tarafta kalmış tozları bütün kuvvetimle üflüyorum. Tozların nereye dağıldığını kaçırmamak için dikkatle seyrediyorum arkalarından.

“Bak, bu Belçikalı gerçeküstü bir ressam,” diyor, “sürrealizm ötesi eserler veriyor, ne muhteşem değil mi?”

Kitabı, gözüme sokmak ister gibi ikinci kez yaklaştırıyor. Bu sefer göz ucuyla şöyle bir bakıyorum sayfaya. Omuzları geniş sayılabilecek, siyah ceketli bir adam büyükçe bir aynaya bakıyor. İşin garibi adam, aynada yansımasını görmesi gerekirken kendisinin aynaya doğru ötelenmiş görüntüsüyle karşılaşıyor. Bu resim, kendimi sürekli Erhan’ın gözünden seyrettiğimin resmi gibi. Tablodaki siyah ceketli bu adamın, saçlarını geriye doğru neden bu kadar itinalı taradığını düşünüyorum. İstemsizce saçlarıma gidiyor ellerim. Şaşırıyorum.

“Ne anlatıyor sence bu tablo Ayşegül?” diyor. İşte yine beni sınava tabi tuttuğu sorularından biri daha.

Erhan bana soru sorduğunda -ki bu alelade bir soru da olabilir- ne söylesem yanlış olacakmış gibi bir hissiyat çöküyor içime.  Beklediği cümleleri kuramayacağım kaygısı, kuracağım cümleleri de beraberinde alıp götürüyor. Şimdi bu tabloda desem…Adam kendine bakmak isterken desem… Kendimi yenerek bir şeyler söylesem, söyleyeceğim o üç beş kelime, salonun ortasında hep var olan bir kara delik tarafından yutulup yok hükmünde sayılacak biliyorum.

Ne ara bu hale geldik biz Erhan’la? Sanırım yedi yıllık evliliğimizde her akşam maydanozlu yediği salataya, bir akşam maydanozun yakışmadığını söylemesi bunun bir başlangıcıydı. Ve ondan sonraki günler Erhan’ın gözünde bir sürü “şey” bir sürü “şeye” yakışmadı zaten. Maydanoz salataya, yıllarca beni açtığını söylediği saç rengim yüzüme, sarı gömleğim altına giydiğim pantolona, beraber seçip aldığımız çapalı saat salonun ruhuna yakışmadı.

Yıllardır ilgi alanındaymış gibi konuşmasına devam ediyor. “Hiçbir şeyi anlatmaya çalışan bir ressam aslında bu,” diyor. “Bu siyah ceket imgesini de sıklıkla kullanıyor,” diye eklemeyi ihmal etmiyor. 

“Hiçbir şey nasıl anlatılır Erhan?” diye sormuyorum.

Kitabın sayfalarına buzdolabının üzerinde duran pembe, kalp şeklinde post-itlerden yapıştırıp ufak ufak notlar almış. Bana anlattığı şeyler yazıyor muhtemelen üzerlerinde. Sayfaları hızlı hızlı çevirip bütün notları tek tek okuyor. Bu hap bilgileri bana aktararak bütün vücuduna nüfuz etmesini sağlıyor belki de. Ona bu iyiliği yapmıyorum. Gözümü, çapalı saati çıkarttıktan sonra duvarda kalan çivi izine sabitliyorum.

Nereden geldi bu resim merakı şimdi? Geçen hafta “Ne zamandır ailecek görüşemiyoruz canım ya,” cümleleri üzerine, şu “çok sevdiği” arkadaşlarıyla buluşmuştuk hani. Evet, evet o gün… Herkes tutkunu olduğu ressamları birbiriyle yarışır gibi sıralamıştı. Erhan’ın masada yaşadığı sessizliği hatırlıyorum. Zar zor söyleyebildiği bir iki ressam ve onların eserleri hakkındaki cümleleri yeteri kadar ilgi çekmeyince elindeki bıçakla “az pişmiş” etini uzun uzun didiklemişti. O gün didiklediği et mahcubiyetini yeteri kadar yatıştırmamış olacak ki kafasını kitaptan kaldırıp söylenmeye başlıyor.“Şart mıydı masada resim sanatı ilgimi çekmiyor demen. Girdiğin ortama uyum sağlamaya çalışsan öleceksin değil mi Ayşegül?” 

“Erhan biz seninle yedi yıldır beraberiz, ne bir resimden ne de bir ressamdan hangi bir gün konuştuk?  Üç beş gün öncesine kadar sen de ilgilenmezdin,” demiyorum. Kalkıp balkon penceresinde yan yana duran iki stor perdeyi birbiriyle aynı hizaya getirmeye çalışıyorum. Biraz aşağı indiriyorum birini, diğerinden uzun oluyor; sonra biraz yukarı çekiyorum bu sefer diğer taraf uzun kalıyor. “Biraz yardım etsen de,” diyorum, “şunları aynı hizaya getirsek.” 

Beş altı saniye kadar yüzüme bir şey söylemeden bakıyor.“Çünkü tek derdimiz bu değil mi Ayşegül?” diyor. “Çünkü şu an ihtiyacımız olan tek şey bu iki perdenin aynı hizaya gelebilmesi.”

Kalkıyor yerinden. Terliklerini ayağına geçirip balkona doğru yürümeye başlıyor. Zaten hizalayamadığım perdelerden birini hiddetle çekip, balkona çıkıyor. Terfi ettikten sonra, içten içe “aslında benim hakkımdı” diye düşündüklerinden emin olduğum, buna rağmen duruma çok sevinmiş gibi görünen arkadaşlarının hediye ettiği “pek pahalı çakmakla” sigarasını yakıyor. Bütün bunları düşünürken engel olamadığım bir dürtüyle ruhum bir anlığına bedenimden ayrılıp balkona, Erhan’ın yanına gidiyor. Kendimi balkondan onun gözüyle izlemeye başlıyorum. Tablodaki siyah ceketli adam oluyorum birden. Boğucu bir rüyanın içinde olduğumun Erhan’ın fark edip etmediğini düşünüyorum.  Elimdeki uyduruk dekorasyon dergisinin sayfalarını karıştırmaya başlıyorum. Kelimelerin üzerinde gezinen parmaklar benim değil. Ellerim, birer çizim gibi duruyor sayfaların kenarında. Bir gerçekliğin üstünü örtmek ister gibi derginin kapağını hızlıca kapatıp, sehpanın üzerine bırakıyorum. Bu ev, bu eşyalar… Bir film setinin içine atılmış ve neden orada olduğunu bilmeyen bir oyuncuyum ben. Birilerinin çıkıp bana rolümü hatırlatmalarını bekliyorum.

&

“Alo, iyi günler. Gürsel Bey’den randevu almak istiyorum.”

Gürsel Bey’in odasına girdiğimde her şeyin müthiş bir intizamla yerleştirildiğini görmek, halis bir limon kolonyasını ciğerlerime çekmişim gibi ferahlatıyor beni. Kitaplar raflara renklerine göre sıralanmış, masa üzerinde duran saksılar büyükten küçüğe dizilmiş, önümdeki su dolu bardağın ağzı pırıl pırıl… Hoş geldiniz, diyip elini uzatıyor. Odaya girdiğimde içime dolan o ferahlık hissi paramparça oluyor birden. Zihnime yağmur gibi yağmaya başlıyor sorular. Ne zaman yemek yedi, ne zaman tuvalete gitti, elleriyle burnuna dokundu mu? Erhan’ın sesini duyuyorum sonra. “Abartma Ayşegül, dünyanın en temiz insanı sen değilsin.”  Elimi uzatıp, hoş buldum diyorum.

Gürsel Bey’in sorduğu soruları sözlüye kalkan bir çocuk tedirginliğiyle cevaplıyorum. Yaşadığım şeylerin bazılarını olduğu gibi, bazılarınıysa olmasını istediğim gibi anlatıyorum. Böyle konuşmak, yani dilediğince, yani gönlünce, kendimi epey iyi hissettiriyor bana. Saate bakıyorum. Uzun süredir bu kadar konuşmadığımı fark edip anlamsız bir yerde susuyorum.

Gürsel Bey, “iyi bir dinleyici” olmanın hakkını verdikten sonra, Ayşegül Hanım, diye başlıyor sözlerine. Susarken o kadar da dikkatimi çekmeyen pos bıyıklarının, konuştukça üst dudağından ağzının içine giriverecekmiş gibi bir aşağı bir yukarı hareket etmesi, beynimin içine bir karınca ordusunun istila etmesine neden oluyor. Elim, çantamda duran kaş makasına doğru ilerlemek istiyor. Uzuvlarımın bağımsız bir şekilde hareket etme istekleri beni zor durumda bırakıyor bazen. Gürsel Bey konuşurken ben o sırada çantaya doğru harekete geçmiş elimle savaşıyorum.

O cümlelerini peş peşe sıralarken, ben hiçbir şey duymuyorum. Empatik yaklaşıp, beni anladığından falan bahsediyordur muhtemelen. Gürsel Bey’in ağzının içine girip çıkan pos bıyıklarıyla kurduğu onlarca cümleden sadece biri, başımı yasladığım kirli otobüs camında benimle birlikte ilerliyor. Yağmur damlaları cama çarpıp dururken, takılmış bir kasetin aynı yeri tekrar etmesi gibi, o bir cümle zihnimde dönüp duruyor. 

“Sizde kaygı yaratan durumlarla ya yüzleşmeli ya da sizi kaygıya sürükleyen insanlardan uzak durmalısınız Ayşegül Hanım.” Bu tanıdık cümle bir bumerang gibi gelip çarpıyor suratıma.

“Ya barış anne bu durumla ya da vazgeç artık babamdan.”

Sana söylemesi kolay Ayşegül, diyordu annem. Sana söylemesi kolay Gürsel Bey, diyorum.

Kafamı yağmur damlaların çarpıp çamurlaştırdığı kirli camdan kaldırıp otobüsün “dur” düğmesine basıyorum. Eve gelmeme henüz üç dört durak varken, otobüsten inip yol üstünde bir kırtasiye aramaya başlıyorum. Erhan’ın birkaç gün önce kitapta gözüme sokmak istediği resmi telefondan aratıp buluyorum. Anlatmalara doyamadığı ünlü ressamın,  aynaya bakan adam tablosunu kasanın arkasında duran genç çocuğa gösteriyorum. “Hallederiz abla,”diyor. “Sen boyutlarını söyle yeter.”

Islanmasın diye bin bir eziyetle eve getirdiğim ruloyu dikkatlice açıyorum. Alt kısmından yediği yağmuru görünce canım sıkılıyor. Ütüye sarılıyorum hemen, üzerine bir bez koyup kurutuyorum kağıdın ıslanan yerini. Dünyanın en önemli sorununa çözüm bulmuş gibi rahatlıyorum. Kuşe kâğıda çıktısını aldığım resmi salon duvarının tam ortasında çapalı saatin çıktığı  yere, çivi izini kapatacak şekilde asıyorum. Konsolun üzerindeki ahşap çerçeveli fotoğrafa bakıyorum. Hiçbir şey yokmuş gibi göz kırpan babamın yanında, uzaklara dalıp giden annemi görüyorum. Kapı çalıyor.

“Hoş geldin Erhan,”diyorum, “yemek hazır, salata da yaptım, maydanozsuz…”

Erhan resmin asılı olduğu duvarın önünde ona yarattığım dünyada salatasını çatallarken, annemle babamın olduğu fotoğrafa uzun uzun bakıyorum. Çekmecelerin birinden cetvelle kalem buluyorum. İkisinin ortasından dümdüz bir çizgi çekiyorum. Sonra babamın yanında nereye dalıp gittiğini çok iyi bildiğim annemi, elimdeki makasla kesip çıkarıyorum fotoğraftan. Onu hırkamın cebine koyup, babamın fotoğrafını tekrar konsolun üzerine yerleştiriyorum. Tablodaki adam, babam ve Erhan, annemle sessiz sedasız gidişimizi izliyorlar.

ENGLISH

“It won’t interest you but perhaps you’d like to have a look.” 

Bracing the belittling tone on her voice, I move over to the other side of the couch. My eyes turn to the stains from yesterday; in this very place, when the tea spilled, sliding off of my hands. These yellowish lines remind me of a halo that widens the more it’s wiped. I begin playing a solitary game as he is speaking. I liken a part of the stain to an octopus. It disturbs me that it’s arms are disoriented from one another. I give up on the octopus and try to find out whether it’s more alike a crab or a lobster 

 

“I researched long enough to find a book like this” he says, “and I payed a whole lot of money. As Erhan continues his speech, my eyes catch the dirt on the curtains, the dust piles on the TV screen. I could sit here and at least pretend to be listening. With an unforeseen instinct I go to the bathroom and reach for the cabinet. I pick the top green cloth from the ones ironed and stacked on top of each others like concrete blocks for a building. I return to the room and slide the cloth over the large TV screen. I look first at the dust gathered on the cloth then take a few steps back, looking at the TV from afar. I blow hard on the bits left over the corner. I carefully watch over the scattered dust to keep track of where it scatters. 

“Look, this is a Belgian surrealist painter” he says “he provides post surrealism works, isn’t it marvelous?”  

He pushes the book closer in my eye as if to place it in there. This time, I take a glance on the page out of the corner of my eye. A man in a black jacket and wide shoulders is staring at a mirror. Oddly the man, while expecting to see himself, is confronted with an othered image of himself. This picture, is like the one I watch through Erhan’s eyes all the time. I think of why this man with the black jacket on the portrait combed his hair back so meticulously. My hands rush to my hair unintentionally. I stand surprised. 

“What is Ayşegül talking about do you reckon, on this painting?” He says. Yet another one of his testing questions. When Erhan asks me questions-and these could be hypothetical too, I feel whatever I say will be wrong. The anxiety to form the sentences he expects, that I won’t be able to, also drags the sentences I would form away. Now if I say in this painting… when the man intends to look at himself… if I say a few things victorious over myself, the few words I would say will hang in the middle of the living room, get sucked in by some black hole and rendered inadequate, I know.  

When did we get like this with Erhan? I think the start of it all was when he said the parsley wasn’t suited for the salad he eats every night. And in the days that followed, a lot of “things” weren’t suited for many “things” Parsley to salad, my hair colour which he said brightened me for years, to my face, my yellow shirt to the pants I wore under it, the anchored clock we liked and bought together to the “feel” of the living room. For years he keeps talking as if it is in his interest range. “This is in fact a painter who is trying to describe nothing” he says “and he uses the image of this black jacket frequently,” he adds. 

I don’t ask, “How can nothing be described Erhan?” 

He used the heart shaped stickers off of the fridge on various pages of the book, taking tiny notes on them. Most probably they are full with things he is telling me. He turns over the pages speedily and reads all the notes one by one. Perhaps by transmitting this medication-like information he succeeds in assimilating it all in his system. I don’t do him that favor. I turn my gaze to the nail mark left after pulling the anchored clock down 

Where did this interest in painting emerge from now? Last week upon his words “We haven’t seen them as a family for too long my dear” we had met that friend “he loves a lot” Yeah it must’ve been that day exactly. Everyone listed the painters they’re passionate about one by one as if in a race. I remember the quitude that settled over Erhan on that table. He had poked his raw steak for ages when his sentences about the few painters he knew and their works were found to be of no interest. The steak he played with must’ve not sufficed since he pulls his head of the book and starts whining. “Was it necessary for you to say painting doesn’t interest me on that table. You just can’t seem to try and fit into the atmosphere you enter can you Ayşegül? 

“Erhan we’ve been together for seven years, when did we talk about a painting or a painter? A few days ago you wouldn’t show any interest either” I don’t say. I get up and try to pull together two curtains standing side by side by the window. I lower one, it falls longer than the other, I pull it up and this time the opposite side hangs too long. “You should help out,” I say “so we can bring these two on a level.” 

For five or six seconds he looks at my face without saying anything. “Because this is our only trouble now isn’t it Ayşegül?” He says “because the only thing we need right now is for these two curtains to be aligned.  

 

He gets up. He puts his slippers on and starts walking towards the balcony. He pulls the curtains which I never put up correctly and steps on the balcony. He lights his cigarette with the “immensely expensive” lighter his friends bought for him as a promotion gift, which I bet they thought it should have been them who got the promotion. As I think of these, my soul parts my body inevitably and goes to the balcony to Erhan. I begin watching myself from the balcony through Erhan’s eyes. I am the man in the black jacket from the painting all of a sudden. I wonder if Erhan is aware of the fact that I am caught up in a suffocating dream. I start gazing through the pages of the decoration magazine in my hand. The fingers following the words on the paper aren’t my own.  My hands seem like drawings on the edge of the paper. I shut the magazine as if I try to hide something and leave it on the table. This house, these objects… I am a clueless actor thrown into a film set. I am waiting for someone to remind me of my part.  

“Hello, I would like an appointment from Gürsel Bey.” 

As I step inside Gürsel Bey’s room, seeing the neat room makes me feel fresh, as if I smelt lemon cologne. Books are in order of color on the shelves, the pots on the table are arranged from smallest to biggest, the glass full of water in front of me in stainless and sparkling… He greets me saying welcome and reaches his hand out. The freshness I felt as I entered the room shatters. Questions wain inside my brain one after another. When did he eat, when did he use the bathroom, did he pick his nose with his hands? 

I hear Erhan’s voice, “Don’t make a big deal out of this Ayşegül. You are not the cleanest person in the world.” 

I shake his hand and accept his welcome.  

I answer Gürsel Bey’s questions in a childishly nervous manner. I answer some questions as it is and some as I want the answer to be. To speak like this; as I wish, as I feel like makes me feel quite good. I check the time. I realize I haven’t spoken for this long in a long time and stop speaking at a senseless time.  

Gürsel Bey, after acting as a “good listener” starts his speech saying, “Ayşegül Hanım,” The way his moustache -which I haven’t realized as he kept silent- seems like its gonna slip into his mouth from his lips as he speaks. This makes me feel like ants are marching through my brain. My hand wants to grab the eyebrow scissors in my handbag. The way my body parts want to act regardless of me, puts me in a difficult position sometimes. As Gürsel Bey was speaking, I fight my hand trying to reach for the bag. He adds a sentence after sentence; I hear nothing. He is probably empathizing, saying things like he understands me. One of the many sentences that came out of Gürsel Bey’s mouth as the moustache constantly dipped into his mouth, haunts me on the bus trip where I lean my head against the dirty window. As raindrops continuously hit the window, that one sentence rewinds in my mind over and over again like a broken record player.  

“You should either face the situations making you anxious or you should let go of the people around you who lead you to these anxieties Ayşegül Hanım.” 

This familiar sentence comes back and hits me like a boomerang.  

“Either make peace with the situation or let go of dad, mother.”  

My mother used to say, It’s easy for you to say. I say, It’s easy for you to say Gürsel Bey.  

I straighten my head which I leaned against the -now muddy with the raindrops- window of the bus and hit the stop button of the bus. Although there were still a few more stops until my house, I hop off and start searching for a stationery shop on the road. I search and find  the photograph Erhan showed me on a book a few days ago on my phone. I show the painting of a man looking at the mirror, by the painter Erhan is so fond of, to the young boy behind the counter. He says, “We’ll take care of this,” and adds, “Just tell me what size do you want the copy of this painting to be?” 

After a great effort to keep it dry in the pouring rain, as soon as I get home, I carefully open the copy, rolled into a cylinder. When I realize the bottom part is wet, I feel discouraged. I put a towel on the wet part and iron it to dry neatly. I feel greatly relieved, as if I found a solution to a worldy important problem. I hang the painting which I printed on enamel paper, right in the middle of the living room; to the place where the anchor clock used to be. I position the painting to cover the nail mark from the clock. I look at the hardwood frame photo on the coynter. I see my father, winking like everything is in place and my mother right beside him, gazing at the horizon. Someone’s knocking on the door.  

“Welcome Erhan,” I say, “the dinner is ready, the salad is done and without parsley too…” 

As Erhan forks his salad in front of the world I created before the painting I hung on the wall, I look at the photo of my mother and father for a long time. I find a ruler and a pencil in one of the drawers. I draw a straight line between them. Then I cut my mother -whom I know where she is looking at- out of the photograph. I put her in my pocket and put my father’s photograph where it was before, on the counter. 

The man on the painting, my father and Erhan, watch me and my mother silently walk away.  

 

Önceki / Previous Walt Whıtman on Democracy and Optımısm as a Mıghty Form of Resıstance
Sonraki / Next İlkyaz's New Issue Is Lıve!