Çocukluğuma dair hatırladığım en iyi ya da en kötü gün değil anlatacağım. Sadece “bir gün” işte ve hatırlıyorum. O kadar. Neden anlatmak için o günü seçtiğimi bilmiyorum. Belki sona geldiğimde anlarım nedenini. Belki de anlamam. Fark etmez. Ben yine de o günü anlatacağım. O gün ilk defa kendi odam olmuştu.

 

Yedi yaşımın yakın bir zamanına kadar annemle babamın odasında uyuyordum. Bir zamandan sonra da onların odasında uyumayı kendime yakıştıramadığımdan salondaki yatağa dönüştürülebilen kanepede uyumaya başlamıştım. Aslında evde bir oda daha vardı ama o odada yedi ay öncesine kadar anneannem kalıyordu. Hastaydı, yatağından kalkamıyordu, ben içeri onun yanına gitmeye korkuyordum. Kapı eşiğinden bakardım bazen. Çok acı çekiyormuş gibi görünüyordu. İnliyordu. İniltisini duyunca salona kaçıp televizyonun sesini açıyordum. Anneannemden mi korkuyordum, acıdan mı? Acısı bana bulaşır mı sanıyordum? Bilmiyorum. Bildiğim, anneannem öldükten sonra da o odaya girmeye korkmaya devam ettim. Yatağı, perdeler, yerdeki halı… Hepsi onun hala buralarda bir yerlerde olduğunu söylüyordu. Babamla annem ne kadar ısrar ettilerse de şiddetle karşı çıktım. Annem “O odada artık anneannen kalmıyor, onun odası değil.” dediğinde “Ama hala onun odasına benziyor.” dedim.

Fikri esasında anneme ben verdim. O da çocuğunun mutluluğunu önemseyen her annenin yapacağını yaptı. Odadaki bütün eşyaları çıkarttırdı ve yerine yepyeni mobilyalar aldı. İşte anlattığım gün o gün. Ben koltukta uyurken mobilyalar gelmiş, babam işteymiş, annem sessizce mobilyaları “artık” benim olan odaya yerleştirmiş.

Sonra ben uyandım. Annem beni resmen daha gözlerimi bile açamamışken odaya götürdü. Benim gözler açıldı tabi. En mutlu gün değil ama en mutlu andı. Düne kadar kapkaranlık görünen odaya sanki ilk defa güneş vuruyordu. Ben ağzım açık yeni odamı keşfe çıktım, annem beni yalnız bırakıp içeri gitti. Yatağımın üzerinde tül bile vardı. O tülün adının ne olduğunu o zaman bilmiyordum, hala bilmiyorum. Prenses
yatağı işte. Yatağa uzanıp prenses olduğumu hayal ettim. Olur da prens gelirse “Sana beni on birden önce uyandırma demedim mi!” diye kızacaktım. Neye uğradığını şaşıracaktı şapşal prens. Niyetim kötü olduğundan mı bilmem, prens gelmedi, kapı çaldı, babam geldi. Kapıyı annem açtı. Ben önce babamın gelip beni yeni odamda görmesini bekledim. Babamı karşılama pozu çalıştım. Baktım gelmiyor, seslendim. Duymadı. Tam olarak düşündüğüm böyle bir şey değildi ama ne yapalım, babamı elinden tutup odama getirmek için salona gittim. Annemle babam konuşuyorlardı. Beni görmediler bile. Babam hep oturduğu koltukta oturuyordu ama bu defa başka. Babamdı ama başka biri gibi görünüyordu. Yenilmiş biri gibi. Hiç öyle görünmezdi. Anneannem dua niyetine babama “hiçbir zaman ‘şimdi ne yapacağım’ demezsin inşallah” demişti bir kere. Anneannemin duası mı tutmamıştı? Babam şimdi ne yapacağını düşünüyordu. Yıllardır çalıştığı işinden kovulmuştu. Babamın nesini beğenmemişlerdi ki? Haksızlıktı bu. Büyük haksızlık! Bunu ben bilemezdim elbette. Benim için haksızlık, sabahları Şeker Kız Candy’i izleyemeden okula gitmekti.

Annem öyle söylediği için biliyordum; Babama yapılan büyük haksızlıktı. Şeker Kız Candy’den bile büyük! Canım babam sessiz, ne yapacağını düşünürken, annem de sesli düşünüyordu. Kötülüğünden değil biliyorum ama dedi ki, “ben de çok lazımmış gibi gittim kıza oda düzdüm” Böyle dedi. Hayatım boyunca kendimi en mutlu hissettiğim anla en suçlu hissettiğim an aynı saat içindedir. O suçlulukla öyle ses etmeden çıktım evden. Bizim evimiz camiye yakındı. Önce cebimdeki bozukluklarla bakkal amcadan çikolata aldım.

Mutsuzum ya, mutlu etsin diye. Sonra da cami avlusuna çıkan merdivenlere oturdum. Dertli dertli çikolatamı yedim. Öğle namazını kılan cemaat yanımdan geçip gitti. Camiinin hocası Ahmet amca vardı. Babamla arada kahvede tavla oynarlardı. Hep babam yenerdi, Ahmet amca da sinirlenip giderdi. Ben Ahmet amcanın küstüğünü düşündüğüm için üzülürdüm, onun tarafını tutardım kendini kötü hissetmesin diye. O Ahmet amca yanıma geldi, ben surat beş karış merdivende otururken. Neyim olduğunu sordu. Ben de anlattım. Babamı işten çıkardıklarını, az paramız olduğunu, bana alınan mobilyaları, bu kirayı kimin ödeyeceğini, benim ödeyemeyeceğimi… Hepsini söyledim, sonra da bir “oooof of” dedim. Ahmet amca saçımı okşadı. Gülümsedi. Dedi ki ”Sıkma canını, her şey hallolur” Benim babam akıllı adammış, bir yolunu bulurmuş, öyle dedi. “Ben de babama yardım etmek istiyorum ama nasıl yapacağımı bilmiyorum” dedim. Şahane bir fikri varmış gibiydi. “Bak” dedi, “Bugün Miraç Kandili. Edilen dualar kabul olur. Sen de babanın işi için
kalpten dua et. Yapabileceğin en iyi şey bu.” dedi. Nasıl sevindim anlatamam. Annemle babamın o kadar kocaman halleriyle bulamadıkları çözümü ben bulmuştum. Ahmet amcaya teşekkür edip eve koştum. Koşarken de yol boyu dua ettim. Belki ben eve varana kadar duam kabul olmuştur. Kapıyı çaldım, annem açtı, içeri girdim, herkes hala mutsuz. Duam kabul olmamış, ama henüz. Babamın koltuğunun hemen
karşısında bir tane minder vardı, ayak ucunda gibi. Ona oturdum. Babamın ne diyeceğimi beklediği o kısa anın tadını çıkardım önce ve hemen sonra konuşmaya başladım. Çok uzun konuşmadım. Bugünün kandil olduğunu, edilen duaların kabul olacağını, babamın da şu anda yapabileceği en iyi şeyin dua etmek olduğunu
söyledim. Bana sorarsanız ne iyi demiştim ama babamın az önceki yılgın ifadesi gitti ve yerini öfkeli bir ifadeye bıraktı. Babam bana o güne kadar hiç kızmamıştı. O gün de öyle uzun uzun kızmadı. “Çekil git odana” dedi, bu kadar. Çok gücüme gitti. Hiç sevmediği birine söyler gibi söyledi. Sevmediği bir şeye bakar gibi baktı. Ben de çekilip odama gittim. Neyi yanlış yapmıştım? Haksızlıktı bu. Prenses tüllü yatağıma
kıvrılıp ağladım. Babam ağladığımı görüp de özür dilesin diye hiç kesmeden baya bir zaman ağladım. Babam ağladığımı göremeden uyuyakaldım.

Şimdi oralara girmeyeceğim. Evet biliyorum, babam da haklıydı. İşinden çıkarılmıştı, parası yoktu, evi nasıl geçindirecekti, kimseye kötülüğü dokunmamıştı, haksızlığa uğramıştı. Üzgündü, kızgındı ve bana kızmıştı. Çaresizlikte yapılacak başka ne vardı ki? Ya ağlayacaktı ya kızacaktı. Babam da haklıydı. Ama önemli olan
bunlar değil. Ben başka bir şey söyleyeceğim. Neden anlatmak için o günü seçtiğimi anladım. Çünkü o gün yatakta ağlarken anneannemi hatırladım. Küçük bir an düşündüm. Cevabını bulamadım.

Acı dediğimiz hakikaten bulaşıcı mıydı?

Çocukluğuma ait hatırladığım günlerinden birinde sorduğum bir soruydu işte. O
kadar.

Önceki / Previous Kefenin İçindeki
Sonraki / Next Saç