Yeryüzünün bilinmeyen bir noktacığında sayısı belirsiz apartman birbirlerine yaslanmış, yılların keder ve sıkılganlığını bu sayede taşıyabiliyorlardı. Söz gelimi; içlerinden birinin kılına zarar gelecek olsa topyekûn yerle yeksan olacak kadar bağlıydılar birbirlerine. İşte bu hakikatli sokağa bakan yüzlerce loş, rutubetli dairenin birinde, bir masa düzlüğündeki kalçalarını gizleyebilecek kadar sık ve uzun saçlarını tarayan bir kız yaşardı. Kız, daha bir çok şeyi yapmaya yetecek bir zamanı saçlarını taramaya hibe ederdi. Her gün doğumunda. Bir saç taramak, ama nasıl! Keyiften katmer katmer açılan boynu, gerdanı, kuru göğsü gıdıklanıyormuş gibi titrerdi tatlı tatlı. Şimşir tarak kafanın en tepesinden başlayarak aşağıya doğru uzunca bir yol alırdı. Hasat sonrası havalandırılan toprak gibi yol yol sürülürdü saç tarlası. En sonunda da keçeleşmiş ve taraktaki o sık ormandan zorlukla ayrılabilen kıl yumağını sol elinin parmak uçlarında, çocukken burnunun yapışkan salgısına yaptığı gibi, yuvarlayarak aşağıya bırakırdı. Kız’ın ağaç kabuğu kahverengisi bir yumak saçı rüzgarın var ya da yokluğundan etkilenerek köşe başının ya da sokağın tam ortasının yamuk yumuk döşenmiş taşına, belki terzinin dükkanının önündeki mazgala, belki doğrudan çöp arabasının içine düşerdi.  Kız, kıl yumağının ardından, toprağa bıraktığı bir tohumun ardından bakar gibi, memnuniyetle bakardı. Yaşamaya başlayacağı her günü –birkaç küçük işten sonra- işte bu ritüelle başlatıyordu. Ancak o sabah, yıllardır aynı sahnede aynı oyunu seyretmekten sıkılmış olan yazgı, silkinmiş; bir değişiklik için kolları sıvamıştı. Belki de bu yüzden Kız’la aynı gökyüzünün altında yaşayan büyük büyük adamlar kendi üstün soylarına dünyada daha fazla yer açmak niyetiyle deneyler yapmaktaydılar. Bizim kederli sokağımızın az uzağında bir ovada beğenmedikleri insanların köklerini kurutmaya yetecek kadar kötü iksirler hazırlıyorlardı. İksirleri denemek için top arabaları getirtmişlerdi. Attıkları ölüm tozları kızın gökyüzüne dek varıyordu. İnsanı bir çöl bulutunun içinde bırakan zehir, kızın upuzun, güzel ağaç kabuğu kahverengisi saçlarını kurutuyordu. Komşuları gibi Kız da öksürürken, aksırıp tıksırırken, yavaş yavaş sararıp solarken; en çok saçlarını düşünüyordu. 

 O tuhaf günde de gün doğmuştu. Güneş, Kız’ın hülyalı göz kapaklarının arasından tatlı bir fısıltı gibi girmişti. Güneşin şekli girdiği evin sakininin iyimserliğine göre değişirdi. Kimi mutsuz evde yalnızca kirli bir ışık rengindeyken, kimisinde Kız’ın evindeki gibi aydınlatıcı, sarı huzmeleriyle perdelere, koltuklara, duvarlara umut bırakırdı. Kız’ın kuru bir yaprak gibi kalan kemikli çehresi, istikrarlı bir neşeyle aydınlanıyordu. Bir çizgiden ibaret ağzıyla gülümseyerek uyandı. Saçlarını eşarpla sarmaladı, tuvalete girdi. Hacetlenip, temizlendi. Bahar olmasına rağmen kavurucu bir gün başlıyor gibiydi. Pencerenin boşluklarından içeri morumsu bir toz bulutu giriyor gibiydi. Bugün tatsız şeyler olacak gibiydi. İki odacığından salon olanına geçti. Pencereyi açtı. -Hani dışarıyı görmesek, şerbetli bir bahar kokusu mis gibi gökyüzünde salınıyor sanırız.- Daracık göğsünü doldurmaya yetecek kadar hava çekti içine. Kadife taburesine oturup, taranmaya başladı. Komşusunun duvarı delecek kadar güçlğ öğürtülü öksürüğünü işitmiyordu bile. Şimşir tarağın ipek saçlarının üzerinden kayışıyla keyifleniyordu. Dizlerinde son bulan saç uçlarının kurumuş çam iğneleri gibi çıtır çıtır ettiğini duyunca, irkildi. Gülümseyişi soluverdi. Kız, küçük insanlardandı. Büyük insanların büyük planlarını bilemezdi, söylense de aklı ve kalbi ermezdi. Saçlarının bu denli kurumasını son günlerde yediği soğan çorbasına buldu. Yerinden kalktı. Tel dolaptan katran, banyodan gris yağı, pencere saksısından sütleğen sütü aldı, ezdi, karıştırdı. İksirini dipten uca tüm saçına sürdü. Kıpırdamadan saçın bütün yağı emmesini bekledi. Takvimlerde o gün yine, birilerinin yas tutarken, başka birilerinin kutlamaya değer bulunduğu günlerden biri olmalıydı. Bir kurtuluş ya da büyük bir zafer günü. Kız kanepenin ucuna çöreklenerek, uzaklardan gelen bando pat patlarına adımlarıyla eşlik ediyordu. Dairesinin dışında gerçekleşen sayısız şenliği, müziğini dinlemek dışında büyük bir kayıtsızlıkla karşılardı Kız. Zaten kapıdan dışarı, nadiren çıkardı. Turp, patates, pancar gibi sebzeleri bittiğinde ya da saçlarını ayda bir güneşlendirmek istediğinde, iskele demirlerine yaslanmak için. Kurbağa yeşili fayanslı banyosuna girdi. Çinko kovayı ağzına dek suyla doldurdu. Saçlarını öne atarak, su dolu kovada yıkamaya başladı. Yıkamaktan çok şefkatli bir sarmalamaya benziyordu yaptığı. Keten bir beze sardı saçlarını. Kurumalarını, hafifçe uzandığı yatağında, beklemeye başladı. Kısacık uykusundan uyandığında  iyice acıkmıştı, yatak başucundan bir paravanla ayrılan mutfakçığında, kaynaması için 2 patates koydu ocağa. Kadife minderine oturup, taranmaya başladı. Tarağın şimşir ağacından, kaygan gövdesini avucunda sımsıkı tutuyordu. Yatağını yıllar sonra yeniden bulabilmiş bir ırmak gibi coşkuyla akıyordu tarak. Bu sırada bando pat pat, çın çın ve rap rapları yaklaşmaya başladı. Neyin bu denli heyecan uyandırdığını tahmin etmek zordu. Kasabanın insanlarının çığlıkları, şak şaklarıyla birleşiyordu. Kız, ritüeline ara verdirecek denli bir önem göremedi. Tarağında biriken saç yumağını, parmak uçlarında yuvarladı ve aşağı bıraktı. Bir parçasını sokağa bırakmaktan mütevellit, beline kadar sarkarak, yumağın izlediği yolu takip etti. Apartmanın göklere yakın bir katından bırakılan yumak, salına salına şakşakçı kalabalığın arasından tam da yerini bulabilmiş gibi kararlılıkla, kel valinin kafasına kondu. Valiyi tanıyor olmasa da, yumağın böyle ihtiyaç sahibi bir yer bulabilmesine şaşırmıştı Kız. Kafasındaki ağırlığı hisseden vali de, konuşmasının ortasında elini kafasına atmış ve oraya konan yumağa şaşırmıştı. İlk doğal tepkisinin ardından kıl yumağını;  pek nahoş bir şaka hatta alenen bir düello daveti olarak görmüştü. Kıpkırmızı bir öfkeyle adamlarına düşmanın yerinin derhal tayin edilmesi emrini verdi. Şaşkınlığı kat be kat artan, balkoncuğundan beline kadar sarkan çok saçlı Kız’ın fark edilmesi çok zaman almadı. Kız kimin adamıydı? Kel validen neyin intikamını alıyordu? Kendini büyük sanan valinin kocaman adamları Kız’ın kapısına dayandı. Dairesini terk etmeye direnen Kız’ı, o güzelim saçlarından sürüyerek götürdüler. Tam çıkarken tarağını almaya yeltenmesini de delilden saydılar. Ocağa koyduğu 2 patatesin akıbetini düşünemeyecek kadar içlenen Kız, evinin yanıp kül olduğunu öğrenecek olsa da, yine şimşir tarağınından ayrı kalışını düşünür, ağlardı.  Kız, kel valinin saçsızlık kompleksinin yarattığı sınırsız hiddetten payına düşeni almıştı. Valiye sabotajdan içeri atıldı. Kız’ın yıllardır kimseye zararı dokunup dokunmadığını önemseyen olmadı. Bu hadise, evrende bir toz zerresinden daha aşağılıkken, kendi dar çemberinde yaşamaya alışık bu kasabanın insanları için, dünyayı yörüngesinden saptırmaya yetecek kadar sarsıcıydı. Kapı komşularının bu denli şeytan oluşuna lanetler yağdırdı tüm kasaba halkı. Yazgı belki her şeyi muntazamca, ilmek ilmek birbirine dokumuştu bunca zaman. Belki de ölüm provaları yapan büyük insanların iksirleri, Kız’ın saçlarının kurumasına neden olmasa da, bu nedenle taranma işi, törenin gerçekleştiği zamana denk gelmese de, vali daha gür saçlı ve sevecen olsa da,  Kız; bir gün saçlarının gerisinden hayata bakacak ve dünyanın kirini görüp, kahrından ölecekti. 

 Şimdi Kız, “bir şimşir tarak, lütfen” diye haykırıp yanıt alamadıkça; ölüyor, ölüyordu hücresinde. Kız’ın o zarif ölümünün ardından hava iyiden iyiye çirkinleşmeye devam ediyordu. Büyük insanlar daha da büyürken, her bir küçük insan başka bir biçimde ölmeyi sürdürüyordu. 

 

Önceki / Previous Prenses Tüllü Yatak
Sonraki / Next Ahmet Bozkurt