Nisan ayı için değerli yazar Ahmet Bozkurt’a ulaştık. Gençler için bir okuma listesi hazırladı. İyi okumalar! 

1. Hâfız-ı Şîrâzî, Hâfız Divanı, 2 cilt, çev. Mehmet Kanar, İstanbul 2011, Ayrıntı yayınları.

“’İki cihanın da nakşı yokken aşk ve muhabbet şivesi vardı.’ diyen büyük şair Hâfız-ı Şîrâzî Farsça şiirin en büyük şairlerindendir. Tasavvufi edebiyatın en önemli isimlerinden biri olan Hâfız kaside, rubâî ve kıtalar da yazmış olmasına rağmen asıl büyük başarısı yazdığı gazellerle olmuştur. Bu yönüyle İran edebiyatında gazel türünün de öncüsü olmuştur. İran ve Osmanlı Divan edebiyatında kullanılan temel Farsça şiir kavramlarının pek çoğu Hafız’a aittir ve Osmanlı şiirinin yanı sıra Anadolu’da Dîvân’ı Lisanü’l-Gayb olarak görülerek gizli ilimlerin bir parçası haline gelmiştir. Batı edebiyatında da derin etkiler bırakan Hâfız, özellikle Goethe’nin West-Östlicher Divan (Doğu Divanı) adlı yapıtına kaynaklık etmiştir. Şiirinin ritmik yapısı, ses ölçüsü sayesinde anlam özdeşliğini sözcüklerin doğallığını bozmadan büyülü bir dil ile inşa eder. Gazel türündeki yaygın kullanımın aksine Hâfız’ın şiirlerinde anlam ve konu açısından bir bütünlük ve birlik vardır. Gazellerinde mecazi anlamlar taşıyan aşk ve şarap meclisleri çokça yer alır. Şiirinin akıcılığı ve ahengi içerisinde yer alan pek çok felsefi mazmun ve ahlaki öğenin anlamı ifade sanatları tarafından boğulmamıştır. Dilinin sadeliği, akıcılığı ve anlamı veciz bir şekilde dile getirmesi Hâfız’ın en önemli özelliklerinden birisidir. 

Hafız’ın yüzyıllardır dinmeyen sesi, lirizminin yüceliği kolay kolay üstesinden gelinemeyecek bir zirvedir. O nedenle, onun Divan’ı yalnızca bir şiir ya da kültür-tarih birikimi olarak değil tüm yazınsal biçimlere el veren türler-arası ve diller-arası bir mucize olarak okunmalıdır.”

 2. Milorad Paviç, Hazar Sözlüğü, çev. İsmail Yerguz, İstanbul 2015, Aylak Adam Yayınları.

“Geçmişten sözcükler, sırlar ve tarihler biriktiren bir dil büyücüsü Milorad Paviç… Hazar Sözlüğü bildik sözlük, roman, anlatı algımızı parçalayan ve okurunu farklı eşiklerde zengin bir imgelem dünyasıyla baş başa bırakan bir yapıt. Her satırında okuruna farklı kapılar açarak ona yeni sorumluluklar yükleyen Hazar Sözlüğü klasik ve modern anlatı geleneğinin tüm oyunlarını kullanarak büyülü bir dünyayı sözcüklerle resmederek kayıt altına alıyor. Aynı zamanda bir şair ve akademisyen olan Pavić 1001 Gece Masalları’nın yarattığı arkaik masal dünyasından taşıdığı zengin Doğu anlatı biçeminin metaforik tüm zenginliğini zihinsel bir temaşaya çevirmeyi bilen çok katmanlı Hazar Sözlüğü’yle, ne kadar paradoksal da olsa, gerçek bir masalı, kışkırtıcı bir tartışmayı bugüne taşıyor. “Yalnızca bir kitabın farklı bölümlerini doğru yönde okuyan biri dünyayı yeniden yaratabilir,” diyen Pavić’in kurmaca aracılığıyla oynadığı oyun hemen daha ilk sayfalarını çevirdiğinde okuyucuyu karşılıyor. Meşhur Hazar tartışmasına farklı boyutlarda, farklı şaşırtmacalarla, sözcüklerin ve düşselliğin sınırlarını zorlayan bir anlatının eşliğinde adım atan okuyucu için dilsel bir şölen Hazar Sözlüğü. Çünkü “harfler körler tarafından çizilmişti…” diye başlayan bir romanın söyleyecek pek çok şeyi vardır. Pavić’in romanında İbranice olarak bıraktığı Judah-ha Levi’ye ait bir ortaçağ şiiri belki de Hazar Sözlüğü’nün oluşturduğu labirent-metinde kaybolmamak için kilit önemde olan bir düğüm atmıştır: “Kalbim Doğudadır, ama ben Batının sonundayım”. Bu düğümün Bir Gordion düğümü olup olmadığına bakmadan, Büyük İskender kurnazlığına da tamah etmeden Hazar Sözlüğü’nün o büyülü dünyasında yitmek gerekiyor her şeyden önce.”

3. Marguerite Yourcenar, Zenon, çev. Müntekim Ökmen, İstanbul 1985, Adam Yayınları

“Marguerite Yourcenar dile getirilmemiş suskunlukların yazarıdır benim için. Dile getirdikleriyle, arayışlarıyla hep kusursuz bir zaman yontucusudur. Anlatısının keskin şiirselliği, duruluğu ve geçmişi şimdinin şaşırtıcılığında kendi bellek potasında eriten bir yazar.

Marguerite Yourcenar’ın Zenon (L’Œuvre au Noir) romanı Pico della Mirandola’nın erken Rönesans düşüncesinin bir müjdecisi olarak görülebilecek şu satırlarla başlar: 

“Sana, özgül olarak, ne bir surat, ne bir yer, ne de herhangi bir yetenek verdim, ey Adem, ta ki suratını da, yerini de, yeteneklerini de sen kendin dileyesin, kendin kazanasın ve kendin edinesin. Doğada benim yasalarımın kapsamında, olan başka türler de vardır, ama sen ki, çevrende hiçbir sınır yoktur, seni arasına koyduğum ellerin içinde kendini, kendi öz iradenle, kendin tanımlayacaksın. Seni evrenin merkezine koydum, evreni daha iyi görebilesin diye. Seni ne göksel olarak yarattım ne de yersel, ta ki iyi bir ressam, usta bir heykeltıraş gibi, kendi formunu, kendi özgür iradenle kendin bütünleyesin.”

Bu epigraf romanın bütünü açısından da oldukça önemlidir. Çünkü insanın sonsuz gücüne ve insan onuruna olan inancın oldukça erken bir dönemde dillendirilmiş olması Yourcenar açısından da anlamlıdır. İnsanı dünyanın merkezine yerleştiren böylesi bir yaklaşım dünyayı yeniden tanımlamanın ve adlandırmanın da ilk basamaklarından birini oluşturur. İki dünya savaşının yakıp yıktığı, yok ettiği değerleri yeniden hatırlamanın kavşağında insanlık durumuna tutulan bir ayna işlevi görmüştür Zenon. 1980’de Académie Française üyeliğine seçilen ilk kadın olan Yourcenar’ın tüm yapıtlarındaki eşsiz kurgu gücü ve yoğun biçem zenginliği öykü ve romanlarında kusursuz olma arayışının en temel özelliklerinden birini oluşturur. Onun insanı merkeze alan yapıtlarında bellek ve tarih döngüsü hep ön planda yer alır. Zenon’u, tüm diğer yapıtları gibi, Yourcenar’ın ilmek ilmek ördüğü bir felsefenin çığır açan bir çığlığı olarak görmek gerekir.”

4. Bilge Karasu, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, İstanbul 1991, Metis Yayınları.

“Çok uzak bir geçmişten yankısını duyduğumuz masalsı bir rüyanın izini süren bir yazar Bilge Karasu. Uslanmaz bir metin yontucusu, bir dil işçisi olması tüm anlatılarının çok katmanlı ve sıkı örülmüş bir dokusunun olması hep bu kırılma an’ına, zamanın ve yazının utkusunda eriyen bilince kattığı aralığın örtüsüdür bir anlamda. Örttüğü, gizlediği imgeye gerçekte bahşedilmez bir hayat sunar Karasu. Kışkırtır okurunu, onlara sunduğu dünya bu kışkırtıcılığın içerisinde hiçbir zaman göçüp gitmeyecek olan yazınsal bir simgeler ormanına sahip olmasında yatar. Yazıya dilin kipliği içerisinde imgelerle katlı ve iç içe geçmiş bir aidiyet yükler.

Unutulmuş bir an’ın bellekte açtığı derin yaralarla ilgilenir çoğu zaman. Tüm eşikleri ve durakları aşan bir yazardır. Bilge Karasu, kendi anadilinden bir azınlık dili oluşturan, kendi anadilinde bir yabancıymış gibi konuşan, aynı zamanda kendi anadilinde tüm zamansal ve uzamsal kapanımları metnin içerisinde yerlemlendiren ender yazarlardan birisidir. Dili, imgeyi ve yaşamı yazı aracılığıyla dalgalandıran bir geçmiş zaman bilgesidir o. Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nın avlusunda dünyaya, insana, içine bakar. Troya’da Ölüm’ün olduğunu, Göçmüş Kediler Bahçesi’nde ise her zaman bir Kısmet Büfesi’ne uğrayacak, Kılavuz’luk edecek, Altı Ay Bir Güz izini süreceği Ne Kitapsız Ne Kedisiz bir Gece’si vardır çünkü Karasu’nun. İstediği tek şeyin denizi yazmak olduğunu bilen bir yazarın, her şeyin bir aradalığına yenik düşeceğini bile bile böylesi bir yazgıya kendi varlığını sunması az şey midir? Kendi yazgısını kovalayan bu yazar en nihayetinde istediği o Öteki Metinler’i nasıl olsa yazı’nın büyüsünde kotarmasını da çok iyi bilecektir. Yazı’n’ın Gece’sindeki Bilge Karasu “Kimi yazarın dilinden söyleyişin en incesini sözcüklerin birer ok gibi art arda fırlatılması sağlar; kiminkinde ise bir karasu gibi akış. Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı” der. Böylece düşsel olanın sınırlarında dilin akışkanlığını “gecenin açtığı yaralar biraz daha acısın” diye yine gecenin karanlığında yaşayan, var edilen tek gerçeklik kipi hâline getirir yazar.

Nesnelerin sonsuz ve akışkan imlerini de dilin görünmeyen, duyumsal akışkanlığında karşımıza çıkartır. Çünkü Karasu, dili özgürleştirmek ve özgülleştirmek gibi kendiliğinden bir yazgıya bağlı kılar tüm metinlerini. Çapraşık, çetin ve girift, enikonu içine nüfuz edildiğinde hep farklı sapaklara çıkma, yolunu kaybetme tehlikesiyle her zaman karşı karşıyadır okur. Labirent bir metindir onun tüm ürünleri. Gizine erdikçe okuyucusunu kendi esaretine alan bir duyumsama eşiğinin olması hiç de yadırganacak bir durum olmasa gerektir. Metni ve yazı’yı tüm kurgul, phántasmatik ve hakîkatin yüceliği ve mevcudiyeti içerisinde bir ayraca yerleştiren bir epokhe’ye hiçbir zaman bel bağlamayarak onu palimpsest bir uzamda sürekli dokuyan ve kuran yapısıyla Bilge Karasu bildik öykü anlayışımızı da dönüştüren ve sarsan yönsemeleriyle hep yazı’nın gece’sinde dilin oynaklığını ve simgesel örgüsünü de bir çorap söküğü gibi önüne serer okurunun. Sorduğu bilmeceler, gizine vakıf olunamayan tüm hâller hep insana ve onun varlığına içkin olan bir şimdi’de kendi mevcudiyetini onaylatan bir dünya tasavvuruna ilişkindir. 

Karasu’nun yabancılaştırdığı tüm imgeler ve nesnelerin araçsal niteliği o kadar belirgindir ki tersyüz edilmiş bir dünyaya, zamanın geri dönüşsüzlüğü içerisinde bir hiçliğe dokunur hep. Bilincin akışkanlığında ilerleyen bu imgesel öykü durmamacasına göstergelerin dünyasında varlığını bulur. Tıpkı öykülerinde olduğu gibi bir yerlere gitmek için hep binmesi gereken otobüsü çoğu zaman kaçırır Karasu. Onun durakları dünyanın eşiğinde konaklayan bir dildir: “Duvarlar örülür hep, hastalarla sağlamlar, suçlularla suçsuzlar, azınlıktakilerle çoğunluktakiler arasında. Duvarları hep ‘onlar’ örmektedir; öyle der, çıkarız işin içinden. Duvarı hangi yandakilerin ördüğü, her zaman geçerliğini koruyan bir soru; niçin ördüğü de… Ama bu duvarları da kullanarak çizdiğimiz kimi çerçevenin sürekliliğinin güvencesi nedir ki?”. Yazı’nın aktığı duraklar kadar sözünü, sesini ve korkusunu ayrıştırdığı an da zamansal bir topós içerisinde kendi yatağına akar: “Korku, örtmeğe en yatkın olduğumuz kirimiz, gizlemeğe en çok uğraştığımız korkumuzdur. Masallar, alışılagelmiş bir düzen içinde akıp giden yaşamın bir yerinde, bu düzen, bu alışılmışlık dokusunun yırtılıvermesinden ortaya çıkmıştır hep”. 

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı’nda bir Ada’da soluk alan ikona-kırıcı Andronikos gibi hep kendi yabanlığında kendi diasporasını yaşayan bir bilgedir Karasu. Kuran ve kurduğunu yıkan biri olarak yabancılaşmış dünyayla derdi olan ender yazarlardan biridir o. Nesne-durum betimlemeleri de dâhil inşa ettiği gölge-metin hiçbir zaman kadraja alınmamış bir özne’nin sürerliğinde hayatiyet bulan bir bilge-yazı deneyimine doğru yol alır. Bengiliğin bölünmez ve bütüne giden yol ayrımlarında hep yazı’n’ın soluk aralarında dinelen, dinginleşen, oradan dünyaya bakan bir yazardır Karasu. O nedenle tüm imlemleri (signification) ve anlamları (sensation) “kendi damarlarını emerek beslenen korku”nun satır aralarında soluyan ve zamanın uçuculuğuna havale ederek yazı’n’ın yırtılıverdiği o aralıklarda kendi zamanını yakalayan bir bengi-metin’e doğru yol alır her daim. Dilin saf ve edilgin bir konuma yükseltildiği bu metinsel yolculukta, Karasu’nun en belirgin özelliği ise duyumsadığı tüm geçitlerden geçen tüm ara alanların açık yaraları kapatan bir aura’ya sahip olmasıdır.

Bilge Karasu metni, suskunluğun yazı’yla eşitlendiği bir göstergeler dünyasında ilerler. İnsan ruhunun haritasını çıkarır yazar. Adlandırmaz ve sınıflandırmaz yazdıklarını, hep birer metin olarak görür onları. Kısmet Büfesi handiyse anlam ve imlem sınırlarını en uç noktalarına götürerek ilerleyen deneysel, görsel ve çok katmanlı bir metne doğru ilerleyen ucu açık yönsemelerin ve sözceleme’nin kitabıdır aslında. Metnine çattığı tüm çatılar bir kesiği kapatmaktan daha ziyade onu daha da kanırtan ve sözce’nin o sonsuz dönemecinde özneyi merkezine alan bir hazzın döngüselliğini yine yazı’nın phantasía’sında bir düş-yazı’ya çevirmesinden başka bir şey değildir. “

5. Burhan Sönmez, Labirent, İstanbul 2018, İletişim Yayınları.

“Burhan Sönmez’in Labirent romanı sözcüklerle kurduğu labirentte; nesneyle imgesi arasındaki zaman-açığına; geçmiş, şimdi, gelecek, rüya, gerçek, unutuş, bekleyiş, bulantı, varlık, beden, içerisi, dışarısı gibi pek çok kavramsal döngünün tanıklığında hayatiyet kazandırdığı toplumsal-bireysel belleğin nasıl kendi başlangıcına perde olan bir dil-bilinç çeşitliliğinin örtük arkaplan anlatıları aracılığıyla kurgulandığı bir yazınsal uzamla karşı karşıyayız.     

Yanlış bir bilince arka çıkmayan; nesneleri zaman ve bellek dikotomisi aracılığıyla varlık içerisinde tutan bir roman Labirent. Dile geldiği düzlem ile gösterdiği, temsil ettiği ve bakış’a sunduğu gerçeklik biçimi aslında her türlü kendinden kaçışı; dilin ve temsilin dolayımsallığı içerisinde eritilen dünyanın nesneleri tarafından kuşatılmış bir uzamda süreğen döngünün tekrar edilegeldiği bir çıkış-sızlığın içerisine hapsedildiği zaman-uzamsal bir düzenek öngörür. Burhan Sönmez Labirent’le birlikte; yaşanılan dünyanın şimdi ve burada olan tüm nesnelerini, içsel arayışlarını bellek ve zaman dolayımında evrenin sonsuz döngüsü içerisinde toplumsal-bireysel, kimlik-aidiyet formlarını pusuya düşmüş bir yabancının, ıstırap çeken bir öteki’nin yine aynada yakaladığı geçmiş imgesine havale ederek insan varoluşunun en temel varlık sorusuna yeni sorular ekler.

Labirent yedi ana bölümden oluşan bir roman. Dünyanın yedi günde (dinlenme gününü de hesap edersek) yaratılışı anlatısına insanın kendi varlığını, dünyada bulunma halini sorgulaması bağlamında kurgusal bir izleğin eşlik ettiğini düşünmek anlatı düzeylerinin yaslandığı öyküleme basamakları da hesaba katıldığında hiç de zorlayıcı bir bakış olmasa gerektir. Her bölümün kendi içindeki dalgalanmaları, eşikleri ve gittikçe daha girift bir hale gelen labirent döngüsü aslında bu yaradılışın yedi gününe tersten bir bakış ya da tersten bir okuma olarak da görülebilir. Anlatı ilerledikçe metnin biçemine egemen olan kurgunun anlatım kipindeki değişiklikler de yazarın labirent-kurgusu ile birlikte oluşturduğu analojiler, karşılaşma eşikleri ve bir metafor olarak kullandığı ayna ile ilintili. Ayna metaforu aracılığıyla anlatının içine girdiği, yansıttığı her şey dolayımsal bir şekilde romanın kurgusundaki çatışma öğelerini de düzenleyerek karşıtlıkların bakışımsız bir uzamda yer almasını sağlıyor. Çünkü ayna yansıtır, dağıtır ve metin de bu yönüyle iç-sesli bir aynaya doğru evrilir. Yer yer içbükey, yer yer dışbükey yansımaların egemen olduğu romanda özne olan Boratin’in trajik yönelişi, sorgulamaları da çeşitlenerek bir çıkışa, çözüme varmaktan daha ziyade labirentin bir yaşam alanı olarak belirlendiği sonsuz döngüsünü kabullenmekten öteye geçemeyecektir. Romanın sonunun ucu açıklığı da aslında bu durumu oldukça net bir şekilde göstermektedir. 

Boğaz Köprüsü’nden atlayarak intihar etmek isteyen genç bir müzisyen olan Boratin belleğini yitirmiş bir halde hastanede açar gözlerini. Kendi ismini dahi hatırlamayan genç adam yitirilmiş belleğin izinde köksüz ve yabancı olarak bir başına tüm belirsizliklere, cevabını alamadığı sorulara rağmen gerçeğin kalbine doğru bir arayış içerisine girer.

Labirent’in olaylar dizisinin temsil edilişindeki en temel başlangıç eşiklerinden birini de kaçış çizgilerinin bir labirentteki gibi giriş, çıkış ve merkezi konumlarının farkında olarak dışarı çıkamayışın belirtik bir resmi ile sonlanıyor olması oluşturur. Romanın kahramanı olan Boratin labirentten dışarı çıkamaz. Labirent sonsuz döngüsü, kapanmayan geçitleri ve koridorları ile artık kaybolmuşluk duygusuna oluş içinde olmayı eklemiştir. Labirentin kör noktası tam da bu noktada yaşamsallık kazanır. Çünkü labirentin mevcudiyetinin olduğu uzamda varlık hep eksik bırakılmıştır. Boratin’in çelişkilerle, karşıtlıklarla dolu iç dünyası da bu eksik bırakılmışlığın belleğinde bıraktığı zaman açığını, eylem içerisinde iz sürerek tamamlamaya çalışır. Bu süreçte nesnelerin kendisine neden bir anlam sunmadığını sorgulayan Boratin duvarların dilsizliğinin gölgesinde gerçekte unutkanlığa kapılanın kim olduğunu düşünür. Boratin’in varlık, bellek sorgusu çevresini tanıma süreciyle birlikte, kendine sorduğu sorularla, aldığı cevapların belirsizliğinden kaynaklanan bir boşlukta tekrar eden ve askıya alınan sözün o tuhaf zaman-dışılığında tecessüm eder. Söz konusu zaman-dışılık şimdisinde varlığını sürdürdüğü, geçmişin ve belleğin olmadığı labirentin ta kendisidir.”

 

Önceki / Previous Saç
Sonraki / Next YAĞMURUN ALTINDA ERİYEN MASKE