TÜRKÇE

 Gri binalar ve solgun suratlar arasında adımlarken kendimi siyah beyaz filmlerin önemsiz bir figüranı gibi hissediyordum. Sanki mutluluk bu dünyayı terk etmiş gibiydi. Neşe olmayınca tüm renkler biraz daha soluk ve ayırt edilmesi önemsizdi. Belki de neşe başka bir boyutta, daha güzel bir dünyada harika bir renkti. Gayesiz adımlarımın arasında bir inleme sesi önce kulaklarıma sonra kalbime dokundu. Daha önce tanımadığım, tarifi mümkün olmayan bir inleme. Önemsemedikçe çirkinleşen, uzaklaştıkça daha da rahatsız eden bir sesti. Nihayet kaynağını bulmaya karar verdiğimde o inleme huzur veren bir sedaya döndü. Hayatımda hiç görmediğim türden bir canlı karşımdaydı ama bir nesne değildi. Kulağı, burnu,  ağzı olmayan havada süzülen hırpalanmış bir kediye benziyordu.Varlığının kimi yerleri soluk kimi yerleri daha canlıydı. Ne hissettiğimden emin olmadan elimi uzattım ona. Gözlerimin içine baktı önce.Sonra da parmağımın ucuna dokundu. Usul usul tırmanırken üstüme kendini, kazağımın içinden göğsümün, tam da kalbimin üstüne bıraktı. Ben onun için sıcaktım o da benim için. Üstelik ikimiz de soğuktan donmak üzereyken.

 O geldiğinden beri sanki evim biraz daha genişlemişti. Güneş daha mı sıcaktı artık bilemiyorum. Renkler griliğin duvarını aşmaya başlamıştı yavaş yavaş. Onun gerçekliği artarken solgunluğu azalıyordu. Yine de huzursuzluğu aşikardı. Ne yapacağımı,onunla nasıl konuşacağımı bilemiyordum. Çabalarım umutsuzluk içinde yıpranırken hazır olduğuma dair bir his içimde cereyan etti. Neye hazırdım, ne olacaktı hiçbir fikrim yoktu.Yine kazağımın içinde, kalbimin tam üstünde oturuken gözlerinin derinliklerinden beni başka bir gerçekliğe sürükledi. Yardım çığlıkları, korkunç suratlar, kırılıp dökülen bedenler ve güneşin bulutlar üzerinde gölgesini bıraktığı bir kadın silüeti…

 Umutsuz şehrin ışıkları arasından kötü kokular geliyordu burnuma. Amaçsız ve yalnız bir yürüşte, gözlerinde gümüş griliğinde gözlükleri olan bir grup adam tarafından durduruldum. Bir kaçaktan bahsettiler; düzeni bozan haylaz bir ruh… “Bir resmi var mı?” dedim, “Yaşayan hiçbir şeye benzemeyen bir varoluş!” dediler. Anladım neyden bahsettiklerini fakat ürktüm. Bu kötü kokulu korkunç adamlardan korktum. Bilinmezliğin içindeki öykünün hangi kahramanı olduğumu bilemediğimden korktum. Yine de “Nasıl düzeni bozdu?” deme cesaretini gösterdim. Kahkahalar ve uğultular içinde bir cevap alamadan, önce griliğe sonra da siyaha bürünüp yok oldular. Eve döndüğümde onu ürkütmemek adına olanları umursamaz bir edayla anlattım. Önce masanın altına saklandı. Eğilip sorunun ne olduğunu sorunca usulca göğsüme yaslandı. Gözlerine baktım ısrarla fakat bu kez başka bir rüyada vereceği bir cevap yoktu. Güvensizlik kapladı ruhumu ve onu kendimden uzaklaştırdım. Ertesi günlerde aramızdaki mesafe arttı. Maddesel bir varlık olmamasına rağmen sanki benim için giderek önemsizleşen bir nesneye dönüşüyordu. Bir gün varlığı iyice silikleşmişken sokaklardan yükselen homurtulara bakmak için pencereden dışarıya uzandım. Minik ruh kendini feda ediyordu. Burdayım, ben de yaşıyorum demek için kendini alev alev yakıyordu. Tıpkı bir anka kuşu gibi teslimiyet içinde son kez özgürlüğünün tadını çıkarmak istiyordu. Yine de kimse umursamıyordu onu ve hatta bazıları fazla aydınlık olduğu için eleştiriyordu. Ben bu büyülü ana şahitlik ederken tanıdık kötü kokular burnuma hücum ediyordu. Refleks, sadece basit bir refleks sonucu bu minik ruhu tüm aleviyle birlikte, peşindeki çirkin adamlardan korumak için yüreğime bastırdım. Bir el mesafesi kalmışken onu yakalamalarına, minik ruha sarılmamla beraber birer küle dönüştü bu kötü adamlar… Neden yaptım bunu,neden yaktım yüreğimi ve neden bu ruhun bir uzvu yüreğime dokunabiliyordu?

 Artık sadece gözlerimle değil yüreğimle de konuşabiliyordu. Üzüldüğünde kalbime uzanıyordu ve üzüntüsünü ta en derinlerde hissettiriyordu. Adil değildi ama kabullendim. Çünkü ilk defa penceremden uzaklarda bir gökkuşağı gördüm. Gözleriyle bana uzun dilli kadınlar gösteriyordu. Dilleri, ağızları açıldığında dinleyenin kulaklarını sarıp akıllarını başlarından alan kadınlar… Bir kahve köşesinde yalnızlığı hatırlatan bir şarkı eşliğinde kahvemi içerken alımlı ve süslü üç kadın içeri girdi. Oturdukları masa giderek bana yaklaştı ve sonunda kendimi onlarla aynı masada buldum. Bir selam verdikten sonra dilleri metrelerce döküldü. İlki sağ kulağımı esir aldı ve ne kadar çekici olduğumdan bahsetti. Diğeri ise sol kulağımdaydı, böyle ücra yerlerden daha fazlasını hakettiğimi söyledi. Üçüncü kadın sabırla bekliyordu. Söylenenlerin gerçeklik payı var mıydı? Neredeyse onlara aldanacaktım fakat büyüdüğüm köy geldi aklıma. Güzelliğin bir anlam ifade etmediği ve yokluk içinde samimiyeti bulmuş olan o yalnızlar köyü… Ellerimle kopardım dillerini. Büyük bir tiksintiyle kalkarken masadan  üçüncü kadının zehirli sözcükleri esir aldı bedenimi. İşveli değildi ve sözleri de tatlı değildi. “Bunlar gerçekler!” dedi kulaklarıma yapıştığında. Minik ruhun daha önce gösterdiği siluetten bahsetti ve ruhun ne büyük acılara sebep olduğunu söyledi.Onunla kurduğum bağın beni de tüketeceğini, eğer ondan vazgeçmezsem tıpkı onun gibi adi bir suçlu olarak yaşayacağımı fısıldadı. İşte şüphe buydu. Olabilir miydi gerçekten? Yanıldım, hem de pişman olurcasına yanıldım. Duyduklarımın tesiri altında, amaçsız bir yürüyüş sonunda kendimi silüetin yanında buldum. O an farkettim, minik ruha neden bu kadını bana gösterdiğini sormadığımı. Dokunmaya çalıştıkça silüete, yıldırım çarparcasına geriye itiliyordum. Oysaki kolları ve bacaklarından envai çeşit yaratık tarafından rahatlıkla çekiliyordu. Gözüme, kül renkli adamlarla uzun dilli kadınları ilişti. Bir ziyafette gibi eziyet ettikleri kadını her bir köşeden çekiştiriyorlardı.Yardım etmek imkansızdı. Peki bu minik ruh benden tam olarak ne istiyordu?

 Günler geçtikçe içimdeki yanıklar büyüdü zihnimdeki şüphelerin aksine. Merakla soruyordum benden   ne istediğini. Yüreğime dokundu ve ilk defa huzuru hissettirdi. Elbette bunun bir kaşılığı olacaktı. Bir şifacıyı gözlerime çizdi. Yaşadığı yer, silüetle benim yalnızlar köyümün ortasındaydı. Yer altında tahta bir virane içinde yaşayan bu adamı ziyaret ettiğimde ilk sorduğu şey hazır olup olmadığımdı. Bu kez minik ruh da benimleydi. Neye hazır olmam gerektiğini bilmiyordum ve merakımı belirttim. Adam bir çırpıda “Kadını kurtarmaya hazır mısın?” dedi. Siluetten bahsettiğini anladım. “Peki bu minik ruhtan ne istiyorlar?” dediğimde, ruhun ölmesi gerektiğini aksi takdirde kadını sonuza kadar tüketemeyeceklerini söyledi. Ama bir fedakarlık yapılacaksa bir anlamı olmalıydı. Minik ruha sormak istedim fakat o, özlemle ait  olduğu bedene doğru bakıyordu. Onları kavuşturunca beni terk etmeyecek miydi? Daha fazla düşünüp de bir hata yapmadan önce bencilliğimin karanlık kutusunu açıp fedakarlık anahtarını adama uzattım. Çünkü hayatımı renklendiren, yüreğime ışık getiren bu minik ruha bunu borçluydum. Adam anahtarı dipsiz bir kuyuya fırlattı. Hemen ardından minik ruh bir ışık şeklinde siluetin içine yayıldı. Büyük bir parlamanın ardından tüm dünya karanlığa gömüldü; kadının olduğu yer dışında. Farketmeden ve istemeden adımlarım beni kadının yanına sürükledi. Sevinç içindeydi ve müteşekkirdi. Özgür kalmıştı dünyanın nimetlerinden. Fakat ben tükeniyordum şimdi de. Onun esir kaldığı yerde artık ben vardım ve bedenimden bir ışık ayrılıyordu. İçimde büyüyen boşluk ve kaybetme hissi beni buraya hapsetmişti. Üstelik kadının aksine benim etrafımda iğrenç adamlarla uzun dilli cadılar yoktu. Belli ki o yalnızlığında dünyanın nesnel gücüne esir olmuştu ben ise onun yokluğunda hasretine ve aşkına…

 Demek ki aşk başkasını özgür bırakırken kendini esir kılmaktı. Yine de esir kalmak evladır hissetmeden yaşamaktan…

ENGLISH

The Brocken Ghost

 

 As I walked between gray buildings and faded faces, I felt like a figurant from a black and white movie. It was as if happiness left the face of earth. Without joy, all the colors were redundant and pastel. Maybe joy was a beautiful color in a better world of another dimension. Between my desultory steps, a groaning reached my ear and touched my heart. A groan I never heard before, something I can’t describe. It became uglier as I ignored it and was more disturbing when heard from afar. When I finally decided to find the source of the sound, it suddenly turned into a subtle and peaceful being. A being was in front of me, a live being, one I have never seen before. It seemed like a noseless, earless, mouthless cat, uncomfortably floating in the air. It’s existence was lifeless in some parts of it’s body. I reached my hand towards it, unsure of how I’m feeling. It looked into my eyes first. Then touched the tip of my finger. It climbed on me fluently, moved inside my sweater and left itself right on my chest, where my heart is. I was too warm for it, it was too warm for me. And this happened while we almost froze to death. 

 

 It felt like my house was wider since it was here now. It even felt like the sun was warmer, I don’t know. The colors slowly began breaking through the walls of gray. As it became more real, it’s color turned more vibrant. But still, you could feel it was uncomfortable. I didn’t know what to do or how to talk to it. As I felt more overwhelmed with my desperate efforts, I felt I was ready. I didn’t know what I was ready for or what was to happen. As it sat on my chest again, It took me somewhere behind the depth of it’s eyes. Cries for help, distorted faces, diminishing bodies and a woman’s silhouette on the clouds… 

 Bad odors reached my nose in between the lights of the hopeless city. As I was on an aimless and lonesome walk, I was interrupted by a group of men wearing gray sunglasses. They mentioned a fugitive; a mischievous soul, interrupting the order… I asked for a picture. They told me it was something unlike any other being. I understood exactly what they were talking about but I got spooked. I got spooked by these horridly smelling scary men. I got spooked because I was unsure of what character I was in this story full of obscurities. I was still courageous enough to ask how it disturbed the order. They turned gray and then disappeared into darkness accompanied by laughter’s. I told it what happened in a careless manner, trying not to scare it. First it hid under the desk. When I leaned under and asked it what the problem was, it cuddled me. I looked him in the eye but it didn’t take me anywhere. Distrust took over my soul and I pushed it away. The days after, we fell more and more apart. Although it was not a solid creature, day by day it turned meaningless. One day when it’s being almost felt unimportant, I leaned towards the window to see where the snorting came from. The little soul was sacrificing itself. It was in flames just to scream how alive it was and to prove its being. Just like a phoenix, it was trying to enjoy the last moment of freedom. But still no one cared for it, even more, some people criticized it for being too shiny as flames took over it. As I witnessed this magical moment, a recognizable bad odor reached my nose. I grabbed the little soul on fire and pushed it towards my chest with a quick reflex to protect it from the ugly men after it. Just as they reached it, mu hug turned the bad men to ash. Why did I do this, why did I burn my heart and how could this sould touch my heart so? 

 Now, it talked to my heart too as it talked to my eyes. When it felt sad, it reached my heart and made me truly feel it’s pain. Iw wasn’t fair but I accepted this. Because for the first time, I saw a rainbow outside my window. It showed me women with long tongues.Women who made peoples jaws drop as they opened their mouth and talked… When I was drinking coffee in a corner, accompanied by a song which reminds me of solidarity, three well-groomed women walke inside the shop. The table they were sitting moved closer to me and I found myself sitting with them. After a simple hello, their tongues dropped for meters. one of their tongues captivated my right ear and mentioned how attractive I am. The other one grabbed my right ear and told me how I deserved more than the corner I was sitting at. The third woman was waiting patiently. Were the things they said true? I almost fell for them but then I remembered the town I grew up in. The town where beauty didn’t stand for anything and the town of lonely souls who managed to find sincerity inside poverty… I ripped their tongues out with my bare hands. As I got up to leave, the poisonous words of the third woman caught me. She was not flirting and her words were not sweet. She told me her tongue was real. She talked about the silhouette the little soul showed me before and mentioned how the soul caused great pain. She whispered how the bond I created with it would wear me out and if I didn’T let it go I would commit to living like an outlaw like it is. Now this was suspicious. Could it be? I was wrong, I was regrettingly wrong. With the impact of the things they said to me, I found myself beside the silhouette at the end of my aimless walk. That’s when I realized, I haven’t asked the little soul why it showed me this woman. When I tried touching the silhouette, it striked me away like lightning. But she was easily pulled apart from her arms and legs by various creatures. I had visions of the gray men and women with long tongues. They tortured the women, pulling her apart like they were feasting. It was impossible to help her. But what exactly was this little soul asking me to do?

 

As days passed, the blights within me grew larger instead of the questions in my mind. I constantly asked what it wanted from me. It touched my heart and made me feel serenity for  the first time. Of Course this too, came with a price. It drew a healer to my eyes. He lived right between the silhouette and my town of lonely people. When I went to visit this man in his wooden house underground, the first thing he asked me was whether I was ready or not. This time, the little soul was with me. I didn’t know what I was to be ready for and asked him. He told me in a flash, “Are you ready to save the woman?” I knew he was talking about the silhouette. When I asked him what they wanted from the little soul, he answered saying that the little soul has to die, otherwise they wouldn’t be able to stop feasting on the women forever. But if there was a sacrifice to be made, it should be meaningful. I wanted to ask the little soul, but it was looking at the body it belonged to with great longing. Wouldn’t it leave me if they converged? Before I made the mistake, I opened the dark chest of my selfishness and offered the key of sacrifice to the man. Because I owed this to the little soul who brought color to my world and light to my heart. The man threw the key to an endless well. Right then, the little soul spread inside the silhouette in light form. After a blinding light, the world fell dark, except where she was standing. without my noticing and will my steps took me near her. She was joyful and grateful. She was free of what the world had to offer. But now, I was diminishing. I was now standing where she was captivated and a light was leaving my body. The gap inside me and the fear of loss locked me here. Besides, I was not surrounded by hideous men and long tongues witches. It seems, she was captured of her loneliness by the power of the worlds earthly power but I was captured by her love and longing. ..   

So it seems like love is being captivated as you free someone else. Still, it is better to be captivated rather than living numbly…

Önceki / Previous “GENÇLİK DÜŞLERİNİZİ KORUYUN!” ÖZGÜRLÜK ŞAİRİ SCHILLER VE 22 YAŞINDA KALEME ALDIĞI “HAYDUTLAR”
Sonraki / Next Zülfü Livaneli