Schiller, 26 yaşında (Anton Graff’ın fırçasından)

“Sonunda ne zaferdir bu senin için ey tabiat! Sık sık çiğnenen ve sık sık gene kalkınan tabiat! Eğer insanlar, her türlü çevrelerden, bölgelerden ve sınıflardan yapma bağlarını, modalarını üzerlerinden atarsa; kendilerini, alınyazılarının her türlü baskısından kurtarıp, her yerde, cana yakınlıkla dokunan bir dokuda kardeş olurlarsa, bir kuşakta kaynaşarak kendilerini ve dünyayı unuturlar, göğümsel köklerine yaklaşırlarsa, o zaman her insanın tek başına gücü artar ve güzelleşerek yüzlerce gözleri kendine çeker, hepsinin hayranlığını kazanır, içinde de yalnız duyguya yer verir, bu da: insan olmaktır,” diye seslenmişti 25 yaşındaki genç Schiller 1784 yılında Mannheim’da, tiyatroyla ilgili verdiği söylevde. 

Ona göre sahnenin bağdaştırıcı gücüyle her şey mümkündü ve bu söylev Mannheim’da, tiyatroyu hâlâ ahlâk dışı bir kurum sayan, tembelliğin yuvası gören sözü geçer bir topluluk önünde verilmişti. Schiller’in amacı, bu topluluktan tiyatro için bir yardım koparmak, tiyatronun ilerlemesi için insanları tiyatroya isteklendirmekti. Bunun için işte bütün amacı, sahnenin, topluluğun düzeni, devletin mutluluğu için faydalı bir kurum olduğunu anlatmak oldu. Bununla beraber, onlar, sözlerinin altında gene de yüksek düşüncelerini anladılar: Schiller için sahne bir kürsüdür. O, insan kitleleri arasındaki ayrılığı ortadan kaldıracak, sınıfları yok edecek, parçalanmış halkı bir millet halinde bir araya getirecek olan gücü övmüş, ve “sahne, topluluğu, tertemiz bir insanlık üzerine oturtur,” demiştir. 

Görsel “Schiller” filminden alınmış olup Schiller rolündeki oyuncu Mathias Schweighöfer’dir.

10 Kasım 1759 günü Neckar nehri kıyısındaki Marbach şehrinde dünyaya gelmiş ünlü şair Friedrich Schiller. Beş kız kardeşinin arasındaki tek erkek çocukmuş. Babası Johann Kaspar sağlık memuru, sonra da subay olmuş, daha sonra ise Solitude Saray Bahçelerinin sorumlu memuru tayin edilmişti. Schiller’in çocukluk ve gençlik yıllarının biçimlenmesinde Württemberg eyaletinin politik ve sosyal havasının önemli rolü olmuştur. Sıkı bir mutlakıyet rejiminin hüküm sürdüğü bu eyalette sarayın lüks hayatını kendi yoksulluğuyla bağdaştıramayan halk, yönetime karşı büyük kin besliyordu. Schiller böyle bir düzende Jean-Jacques Rousseau gibi düşünürlerin yanı sıra, Homeros ve Shakespeare gibi büyük şairlerin düşünce ve eserlerinin etkisiyle özgün bir kaleme dönüşmenin ilk sinyallerini veriyordu. Ailesinin baskıları üzerine Schiller 1773 yılında Karlsschule askeri akademisine gitmek zorunda kalsa da özgür ruhu buna sadece bir müddet dayanabildi, coşkunluğu askeri kurallarla savaşıp durdu ve itaatsizliğinden ötürü çokça, üstelik katı bir şekilde cezalandırıldı. 

Ancak askeri akademide bulunduğu sürece Schiller boş durmamış, bütün yaşamını etkileyen baskıcı ve zorba yönetimi gözler önüne sermek amacıyla bir trajedi kaleme almanın hayalini kurmuştu. Bu güçlü hayal ise çok sonraları “Die Räuber” yani Türkçe çevirisiyle “Haydutlar” olarak bilinen ve dönemin halkı bilhassa da gençliği üzerinde büyük etkiler uyandırarak onlarda özgürlük ülküsünü canlandıran bir tiyatro oyununa dönüşecekti. Buradaki “haydutlar” ifadesi öz tanımlamadan ziyade onların tanımlanma biçimini yansıtır ve “İşittikleri yalanların, düştükleri hilelerin, uğradığı haksızlıklar ve adaletsizliklerin ve beraberinde intikam duygusunun dönüştürdüğü ve haydutlaştırdığı, ama bütün bunlara karşın vicdanları hala işleyen kimseleri” niteler. Schiller 1781 yılında, henüz 22 yaşındayken bu eserin yazımını tamamladı ve isimsiz olarak yayımladı. Trajedi, soylu bir babanın iki oğlunun yaşadıkları üzerinden bir dönem eleştirisi özelliği taşıyor ve feodaliteye karşı halkı odağına alıyordu. Oyunun sahnelenmesi ise ilk olarak 13 Ocak 1782 tarihinde, Manheim Tiyatrosu’nda gerçekleşmişti. Bu prömiyerin insanlarda uyandırdığı etki muazzamdı. Özellikle bu eserden etkilenen genç kitlede coşku daha fazlaydı. O gün bu oyunu izleyenler şunları aktarmıştı: “Tiyatro bir deliler evine benziyordu. Herkesin gözler dışarıya fırlamış, yumruklar sıkılmıştı. Seyir yerine haykırmalar, çığlıklar yükseldi. Birbirini hiç tanımayan insanlar, hıçkırıklarla kucaklaştılar. Kadınlar, kapı önlerinde düşüp bayıldılar. Herkesin kurtuluşu idi bu. Sisler içinden yepyeni bir eserin doğuşu, idi.”

Gerçekten de Schiller’in ‘Haydutlar’ı, çağdaşlarına iç açıcı bir etki yapmış, 18. yüzyılın başındaki korku ve ürpertiyi giderecek ve devrim yapacak olan özgür bir edebiyatın doğuşunu müjdelemişti. Fakat bütün bu özgürlükçü hava soyluların öfkesini kabartmıştı. Dük Karl Eugen genç yazarı 14 günlüğüne cezaevine attı ve bu eserin devamını, komedileri ve buna benzer şeyleri yazmasını yasakladı. Genç yazar Dükün baskısından kurtulmak için Stuttgart’tan kaçtı, ailesinden ve vatanından oldu. Bununla birlikte oyunun sahnelenmesinin ardından, gerçek yaşamda da “genç haydut” grupları birleşerek adalet aramaya koyuldular; bu Almanya’da daha önce görülmedik bir şeydi.

Schiller, belki de böylesi bir kriz içerisine doğmasaydı, kurtarıcı, diriltici, yükseltici bir rol oynayamayacaktı; çünkü o, en çok da ilk eserlerinde, milletinin ruhunda yaşayan, gerçekleşmesini özlediği düşüncelere şekil vermişti. Bunun için de onun yapıtları genç ruhlarda çabucak yankısını buldu. Düşüncesi şu idi: Bütün insanlar bir kez doğuştan insandır. Onları sınıflara ayırmak, birini ötekine üstün kılmak, birini ‘asilzade’, ötekini de ‘köle’ yapmak, insanlığa aykırıdır. Hepsinin alınyazısı ‘insan’ olmaktır. O çağın gençliğinin hayal ettiği insanlık da çok yüksekti. İnsan, aslından yüksektir. İnsan olmak bir değerdir. İnsanın insan olması, özgürlüğünü davranışlarıyla belirtmesi onun alınyazısıdır. Emirle kımıldamak, emirle düşünmek, emirle inanmak, zor ve baskı altında bulunmak demektir ki, bu da insan onuruna yakışmaz. İnsan gerçekten insan ise, tabiatın kendisine vermiş olduğu yeteneklerini; gerçeği görmek, dürüst davranmak, sevmek, inanmak ve sanat yapmak için kullanır. İnsanları bir araya getiren, onları birbirine bağlayan da bu kavramlar değil midir? Özgürlüklerini koruyan, tabiat güçlerini iyi yolda geliştiren, yalnız kendi geçimini ve mutluluğunu değil, başkalarının geçimi ve mutluluğunu da isteyen insanlar, özgür olarak, kendi istekleriyle bir araya gelirlerse ancak özgür bir millet yaratabilirler. Yine de Schiller bu taşkın düşünceleri kabul ettirmek bir yana dursun henüz dilediği gibi yazamamıştı bile. “Özgürlüğe Övgü” başlığıyla kaleme aldığı şiiri sansür kurulu tarafından “Neşeye Övgü” şeklinde değiştirilmişti. Beethoven ise bu sansüre karşılık şiire 9. Senfonisinde yer vererek şiirin tanınmasını sağlamış, senfoninin bu kısmında koroyu ve orkestrayı o kadar frenlenemez bir enerjiyle yönetmişti ki şiiri gerçek adına, yani “Özgürlüğe Övgü”ye dönüştürmüştü. İşte aslında hepimizin bildiği o kısım: Beethoven 9 Senfonisi, Neşeye Övgü, Schiller 

Genç yazarın kalemini özgürlüğe çevirmiş olmasının nedenlerinden biri de dönemin öncü hareketi olan Fırtına ve Coşku’nun (Sturm und Drang) etkisi altında olmasıydı. Bu akımda, gençliğin kişisel ideali, edebiyatta otorite ve geleneğe karşı savaş açmıştı. “Ele avuca sığmayan” genç nesil, edebiyat akademilerinde öğrenilebilen kalıplaşmış şiirin yerine, yaşanmışlıklarını ve tecrübelerini, geleneksel şiirin kuralları çerçevesinde özgürce dolaşabilen kişisel bir sanat biçimine dönüştürerek özgünlüğün bağımsızlığını ortaya koymuştu. Aydınlanma çağının görüşleri bir yana bırakılmış ve duygunun merkezine inilmeye başlanmıştı. Eserler, bir forma sığmak zorunda kalmamış; aksine tıpkı gençliğin dünyanın keyfini sürmesine benzer şekilde onun canlılığını ve çeşitliliğini dünyaya yansıtmıştı. Bununla birlikte Feodal sisteme yönelik tenkitler oluşmaya başlamıştı. 

Çağdaşı ve arkadaşı olan ünlü yazar Geothe ise, Schiller ile olan buluşmasını şöyle aktarır: “Kurumun toplantılarında çokça bulunurdum. Bir kere Schiller’i orada gördüm. Tesadüf eseri birlikte çıktık; konuşmaya başladık, verilen konferans, görünüşe göre, onda ilgi uyandırmıştı, fakat doğayı böyle parçalayarak ele alışın, uzman olmayan heveslileri pek de memnun etmeyeceğini, çok anlayışlı, çok akıllı, benim pek hoşuma gidecek bir şekilde söyledi. Evin önüne vardık. Konuşmamız beni içeri çekti. Orada ‘Bitkilerin Değişimi’ adlı eserimi canlı canlı okumaya başladım; canlandırıcı bir iki kalem vuruşu ile sembol halinde bir bitkiyi gözleri önünde yarattım. Bütün bunları büyük bir ilgi, şüphe götürmez bir kavrayışla dinledi; fakat ben sona varınca, ‘bu tecrübe değil, düşünce…’ dedi. Ben şaşırdım, biraz da canım sıkıldı, çünkü bu sözlerle, bizi ayıran nokta üzerinde kuvvetle dokunulmuş oluyordu. İncelik ve Vakar’daki iddia aklıma geldi, eski hiddetim başını kaldırmak istedi ama kendimi tuttum ve ‘Düşünce olduklarını bilmediğim, hatta gözlerimle gördüğüm düşüncelerin bende olması, pekâlâ işime gelir,’ diye cevap verdim… Uzun uzun savaştık, sonra sustuk. İkimizden hiçbiri muzaffer çıkmadığı gibi, yenildim de demiyordu. Her neyse, ilk adım atılmıştı. Schiller’de büyük bir çekici kuvvet vardı, yaklaşanı kendine bağlıyordu. Tasavvurlarına ilgi gösterdim. İşte böylece, özne ile nesne arasında belki de hiçbir zaman tam olarak sona erdirilemeyecek, pek büyük bir savaş sayesinde birleştik. Dostluğumuz arasız devam etti.”

1799 yılında, ünlü Alman şair Hölderlin Schiller ve Haydutlar için şunları yazmıştır:

“Trajik güzelliğin ne olduğunu iyice anladığımdan beri, bir tanesini olsun söyleyeyim: Haydutlar’ın kompozisyonu, bünyesi bakımından, hele Tuna kıyısındaki sahnenin, eserin tam ortasına gelmesi, bana o kadar büyük, o kadar derin ve o kadar gerçek geldi ki, bunu görebilmiş olmamı bile ben bir kazanç sayıyorum. Siz ise bununla başladınız yüce Üstat!”

Çok değerli İlkyaz okurları, okurlarımız! Gelin, benzer şekilde edebiyatın birleştirici gücünden yola çıktığımız bu İlkyaz yolculuğunda Schiller’i, onun fikirlerini, hislerini ve gençlik eseri “Haydutlar” özelinde bütün bu tohumların yeşeriş manzaralarını birlikte seyredelim çünkü buna her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. 

Friedrich Schiller, Haydutlar, Radyo Tiyatrosu Linki: https://www.youtube.com/watch?v=Q0fklLje728

 

Referanslar: 

  1. Gürsel Aytaç, Yeni Alman Edebiyatı Tarihi, Gündoğan Yay.
  2. Prof. Dr. Melâhat Özgü, Schiller ve Sahne,
  3. Uğur Selçuk Güneşli, Schiller’de Estetik Algının Nesnesi Olarak “Güzel”
  4. Korku ve Coşku: https://tr.wikipedia.org/wiki/F%C4%B1rt%C4%B1na_ve_Co%C5%9Fku
  5. https://www.youtube.com/watch?v=0czl-RyL24o
  6. http://www.dusunuyorumdergisi.com/bir-dostluk-oykusu-schiller-ve-goethe/
Önceki / Previous Koca Kurt / Big Wolf
Sonraki / Next Brocken Hayaleti / Brocken Ghost