“Dünya senden nefret etse kötü görse bile, vicdanın rahatsa ve sen suçlu olmadığına inanıyorsan hiç arkadaşsız kalmazsın…” Jane Eyre

Mark wollyn ‘Seninle Başlamadı’ kitabında okuyucularına şöyle seslenir ; ‘Cevaplarımı gezegenin en ücra köşelerinde ararken iyileşebilmek için en harika kaynakların zaten benim içimde olduğunu, sadece ortaya çıkmayı beklediklerini anladım.’ Sinemadan çıktıktan sonra, aşık olduğumuzu anladıktan sonra,  kesik bir ezgi , eski bir koku, buruk bir tat aldıktan hemen sonra kısacık bir an için insanın ve evrenin sonsuz olasılıklarla dolu bir yer olduğunu fark ederiz. Mütemadiyen geçtiğiniz yolu daha bir şevkle yürümek isteyebilirsiniz mesela, çünkü  o gün farklı bir şey olmuştur. Bu bazen yeni bir insanla tanışmanın heyecanı da olabilir. Kimi tanışıklıklar ete kemiğe bürünmeden satır aralarında, rastgele çalan bir şarkıya aynı anda eşlik etmek kadar kısa sürede yaşanır. Bir cümlenin boyunu aşmayan düşünsel aşklar, arkadaşlıklar kurulabilir. İşte tam da tanışmak için yüzyıl geciktiğimiz bir karakteri konu edinen Netflix CBC ortak yapımı Anne with an E’den bahsetmek istiyorum.

L.M. Montgomery’nin  1908’de yazdığı Anne with Green Gables adlı romanından uyarlama bir dizi olan Anne With An ‘e’, 2017 yılında başlayan serüvenine 2020’de final yaparak izleyenlerini üzmüş olsa da henüz izlememiş olanlar için bu süreçte çok iyi bir tercih olacağa benziyor. Dizi çok katmanlı bir öyküye ve sinematografik açıdan izleyenleri büyüleyici manzaralara sahiplik ediyor. Dönem filmi olması dolayısıyla mekan ve kostüm tasarımları ile oldukça etkileyici unsurlar barındırıyor. Üç sezonluk bir dizi olmasına karşın baş karakter Anne’in sıra dışı hayal dünyası ve karakterin dizi içerisindeki işlenişi, dizinin akıcı oluşundaki en önemli etkenlerden biridir. Anne kızıl saçları ile sonsuza dek lanetlendiğini düşünen ve ‘tanrının eli titremişçesine’ yüzüne yayılan çilleri ile asla barışık olmayan öykünün baş kahramanıdır.  Sevginin ve yeryüzünün koşulsuz vericiliğini tanımadığı bir yetimhanede hayal aleminde yaşattığı ‘prenses cordelia’ karakteriyle benliğini özdeşleştirerek hayatta kalmayı başarmıştır. Rayları takip eden tren kadar nizami olmayan hayat küçük tesadüfler ile Anne’in hayatına mucizevi bir dokunuş yapacaktır. ‘Güzin ablası kitapları olan çocuklar’ kendi masallarını seçmekte özgürdür nasıl olsa…

‘Her kitap yeni bir dünyaya açılır. Macera vardır, romantizm vardır. Gemiler, düellolar, at sırtında şövalyeler. Ne zaman ne olacağını asla bilemezsin. İstediğin kişi olabilirsin. İstediğin yere gidersin. Kitaplar hayat kurtarır.’

Dizi Anne üzerinden insan hakları, çocuk ve lgbti haklarına yaptığı vurgular ve Viktoryen dönemin katı köktenciliğine yaptığı eleştirilerle övgüyü hak ediyor . ‘Benim ben olabilmem için bana benzemeyene ihtiyacım var’ demek isteyen izleyiciler için güzel bir tercih olacağa benziyor. Bunun yanı sıra barındırdığı karakterler ile aşkın tüm insanlığın nefesi adedince tezahürü olduğunu ve ne kadar kişisel olduğunu anlatma konusunda oldukça başarılı. ‘Kalbimizin gömülen umutlarımızın mükemmel mezarlığı’ olduğunu söyleyecek kadar naif, Jane Eyre gibi edebiyat tarihinin önemli kadın hikayelerinden birinden beslenecek kadar dirençli bir dile sahip.

Dizinin önemli rollere sahip kişiliklerinin çözülmesine tanık olduğumuz anların fonunda sanat olması tesadüf değil. Öyle ki sanat nedir? sorusunun cevabını ‘elit bir balo salonunda kırık bir kalbi kucaklayan, kendine sarılmış bir kadın heykeli’  diye yanıtlamamak için hiçbir sebebiniz kalmıyor.  Çünkü sanat, acı çeken yalnız bir kalbi kucaklamak için vardır. Mürekkep lekeleriyle dolu bir sayfada çillerinden şikayetçi bir kadını görebilecek gözler olduğu müddetçe de var olacaktır…

Dizi her dakikasıyla kendinizden bir parça bulabileceğiniz bir insanın hikayesi. Kadın hikayesi diyemeyecek kadar geniş bir skalaya sahip roller barındırıyor. Marilla’ya bakarken nefes alan bir mermer göreceğiniz, Mathew’a baktıkça durgun bir deniz seyredeceğiniz keyifli sahnelere sahip.

Anne ile tanıştıktan sonra sevginin iyileştirici gücü ve benzersizliğiyle ‘elektron ve proton arasındaki o boşluğun sevgi olduğuna ve hepimizin hücrelerinde onu taşıdığına inanacaksınız .

 ‘’ Nefret olan her yere sevgiyi ekebilmemi sağla. Şüphe olan her yere inanç, ümitsizlik olan her yere umut, karanlık olan her yere ışık, üzüntü olan her yere neşe götüreyim. Sevgi aramaktansa sevebileyim. Çünkü biz ne verirsek onu alırız.’

Psikolojik danışman, Flanöz.
Sonu loji olan her şeyle başı dertte bir öğrenci.   Sanat Karavanı Yazarı.

Bunları da Sevebilirsiniz

Kasvetli ve çoktan yorulmuş, başlamaktan vazgeçmiş belki de pes etmiş bir gün. Ölümün rutubetli kokusu holde yakalıyor beni. (Affetmek onun cesedi kadar katı ve soğuk.) Kendini hatırlatmak istercesine ürpertiyor içimi o yoğun yas havası. Zor bir şey babayı daha yaşarken kaybetmek. Bu dünyaya gelişine vesile olanı. O büyük hayal kırıklığını. Fiyaskoların taa en başını. Kendisi …

Share

Diego Morales, Atwood Magazine An in-depth listen of the 1965 self-titled album by Jackson C. Frank, one of folk’s most brilliant and forgotten records. Listen: ‘Jackson C. Frank’ – Jackson C. Frank   In the field of creative endeavour, anything that can confuse us totally is generally given over to rejection or abject praise.” This quote appears …

Share

Dünya, kuşlardan sorulur Hiçbir hükümdarın gövdesinin altında böyle manzaralar yoktur Anlasana; Uçmak, sadece gökyüzünde olmak değil (aslında)… Düzeni altına almak Ve belki biraz da İnsanlığın üstüne s.çmak Ilık bir mevsimi ben de hak ediyorum Ama kanatlarım içime açılıyor Acı veriyor. Hem gidemiyor Hem katlanamıyorsan Ve ruhun bir göçmen kuşsa Sevebileceğin adam, Pazartesi günü bile dünyanın …

Share
Önceki / Previous Chimamanda Ngozi Adichie - The Danger Of A Single Story (TED Talk)
Sonraki / Next Mary Shelley on the Courage to Speak Up Against Injustice and the Power of Words in Revising the World