TÜRKÇE

Söze doğrudan ve acımasızca girmeliyim. Size anlatacağım hikâye, bana her ne kadar kestane
ve mandalina kabuğu kokusuyla; bahçesine zeytinler dikilmiş; duvarları beyaz badanalı ve daima biraz kullanışsız, zevksiz ama sıcak ve tıkış tıkış bir odayla beraber geldiyse de asla uyutucu bir masal,
gevşetici bir hikâye veya tatlı bir düş değil. Gökten üç elma falan düşmeyecek. Dikkat edin,
uyarıyorum; ilk ve son kez: bu son derece rahatsız edici bir hikâye. Şayet korkmaya ya da düşünmeye
hazır değilseniz hemen şu an vazgeçin.

Yakıcı sıcağa rağmen yorganın altına saklanmış bir çocuk geldi önce karanlığın içinden. Gözü
pencerede… Gürbüz bir çocuk, görünüşü de çok sağlıklı ama yaşayamamış; üstünde ne sokak
oyunlarının neşesini taşıyor ne emeğin kokusunu ne de tarlanın tozunu. Gözü pencerede, sanki onu
döşeğin boğucu kalelerine sığınmak zorunda bırakan düşmanı kalın ve desenli perde ile rüzgâra bile
zar zor dayanabilen pencerenin hemen ötesinde. Belki bundandır kocaman bir yetişkin olduğunda
bile perdeleri çok sevecek olması.

Dişsiz Nine, yılları ezmiş sesiyle atalarının mirasını ciğerparesine soylamakta:

-Onlara Koca Kurt derler. Tee en eski zamanlarda buralarda yüzlercesi, binlercesi yaşarmış. Âdem Baba’mızla Havva Ana’mız yokken onlar varmış. Şimdi Kişioğlu ne ise o zaman Koca Kurt oymuş.
Yabanda yazıda ne kadar tavşan, yılan çıyan, kuş; hasılı uçan kaçan ne kadar mahluk varsa hepsi
ondan ürkermiş. Aslanlar, kaplanlar dahi yoluna çıkamazmış.

-Neden ki Nine?
-Nedeni mi olur gözümün ışığı yavrum? Güçlüymüş, kuvvetliymiş. Korkusu yokmuş, korkusuyla birlikte merhameti de. Yakaladığı avını sırtındaki iğneli teknesine atıp götürüverirmiş de ondan.

Çocuğun damarlarına dolan adrenalinle birlikte diline de peş peşe sorular hücum etti:

-O niye peki? Neden hemen yiyip parçalamaz da illa taşırmış avını? Hem çiviye niye ihtiyacı varmış ki?
-Yavrularının dişleri yokmuş. O yüzden teknesinin içine onlarca büyük çivi çakarmış. Yakaladığı hayvanı teknesine atınca gece boyu durup dinlenmeden gezermiş. Avının bağırış çağırışlarına hiç
durmayan çıngırak sesleri eşlik edermiş. Teknenin içindeki hayvan çivilere çarpa çarpa ölür, tüm kanı
teknenin dibine akarmış. O da yavrularını bu kanlarla besler büyütürmüş.

-Neden çıngırak takarlarmış ki teknelerine Nine?

-Nedeni mi var yavrucuğum! Kibirden! Şeytanın soyu gibi üstünlük taslarmış. Hem çıngırağın
sesini duyan koca kurdun geldiğini anlasın da korkudan olduğu yerde donup kalsın diye tabii!

-Peki, hayvanlar çıngırak sesini duyunca onun geldiğini anlayıp kaçamazlar mı?
Korkuyu, ama gerçek korkuyu -harp, seferberlik,karartma geceler, kıtlık, yokluk…- bilen Nine
iç çekerek cevapladı:

-Kaçamazlar Oğulcuğum, kaçamazlar. Bu Koca Kurtlar öyle bir korkutmuş ki cümle mahlûkatı;
ümitleri öyle çok soldurmuş ki Koca Kurt çıngırağını duyan elinin tuttuğuna, ayağının bastığına,
kalbinin atıp gözünün gördüğüne, göğsünün dolup boşaldığına bakmadan öldüm dermiş kendi kendine.

Hepsinin yok olmasını arzu eden o titrek ses gözlerini perdeden ayırmadan, kulağını dört
açarak yatağa sinerek gene sordu:

-N’olmuş onlara?
-Her canlıya olan olmuş Oğlum: Büyümüşler, doğurmuşlar, üremişler; Kişioğlu gelene dek. Bir anda yorgan biraz açıldı ve pencerede nöbet bekleyen gözler odanın duvarlarına vuran gölgelere bakma cesareti buldu. Titrek, cılız ve heyecanlı ses yalancı bir güven kazanıp tekrar sordu:
-Kişioğlu gelince ne değişmiş Nine?
-Koca Kurtlar gibi aç olan Kişioğlu da cümle varlıktan daha hızlı çoğalıp daha büyük bir iştahla
yemeye başlamış.
-Kişioğlu korkmamış mı Koca Kurt’tan?

Nine hikâyesinin bu noktasında ufak bir kalp çarpıntısı yaşadı; acaba şu çokbilmiş ev ahalisi
gene “Çocukları korkutma!” deyip onu susturacak mıydı? İradeleri ellerinde olsa çoktan sustururlardı
ama şu gecede toplanmış yağmurun sesi, duvarlardaki sıcak ışıklar ile gölgeler, midelerindeki tatlı
ağırlık ve odadaki baygın koku nihayet onların da iradelerini kırmıştı. Kimse ağzını açıp bir tek söz bile söylemedi. Herkes büyük bir ilgiyle Koca Kurtları dinliyordu. Eline geçen bu fırsatla neşelenen Nine, meraklı torununun sorularına döndü.

-Korkmuş tabi, korkmaz olur mu hiç! Bak sen iki büklüm oldun. Hem sade sen değil anan,
baban, deden; hâsılı biz hepimiz de korkarız onlardan.
-Elleri tüfekli askerler bile mi?
-Elbet ya, elleri tüfekli askerler bile…
-Ağzı dualı hocalar bile mi?
-Ne sandın! Ağzı dualı hocalar bile…
-Peki ya Cihan Pehlivanı Koca Yusuf?
-Yusuf Pehlivan bile korkarmış oğulcuğum.
Tanıdığı cesaret timsali herkesi sayıp dökmesine rağmen bir türlü tutunacak bir dal bulamayan oğlancık, kendisini güvenle kucağına yerleştirebileceği birine muhtaçtı; aklının dehlizlerinde bir ümit ışığı ararken sığınacak limanı olmayan korku denizlerinde kaybetti güvenini. O güvenin yerini dolduran çaresiz ve sinik sesiyle bir daha sordu:
-E neden başka yere gitmemiş peki Kişioğlu?

-Başka yer farklı mıymış sanki? Hem Kişioğlu açmış ve de aç ne yapmazmış ki! Üstelik kendi
kursağının derdi kadar merhametle bakıp büyüttüğü yavrularının yükü de omzundaymış. Kişioğlu
yavrusu aç olunca her şeyi göze alırmış; korka korka yerleşip ekmeye biçmeye başlamışlar. Koca
Kurt’ta üzerinde sürgün ve günah kokusunu taşıyan bu mahlûktan tiksinmiş, nedendir bilinmez bir
çekinmiş, pek bulaşmadan yaşamaya devam etmiş.

-Sonra? diye merakla sordu çocuk, boğazını yumuşatıp gerilimi arttırmak için bilinçsiz ama
ustaca bir çay molası veren Ninesine. Nineyse hikâyesini çocuğa anlatsa da artık tüm evin, üstelik
daha önce defalarca kez dinlemiş oldukları halde, kendisine kulak kesilmelerinin tadını çıkararak
sesini sırlara sarıp anlatmaya devam etti:

-Ekip biçtikçe insan semirmiş ve alışmış. Alışmış kudurmuştan beterdir derler. Sağa sola, dağa
bayıra, yazıya yabana yayıla yayıla nihayet Koca Kurt’un avlağına evine girmeye başlamış. Koca Kurt
avlağım, evim elimden gitti diye ağlayıp göçecek değil ya, başlamış Kişioğlu’nu avlamaya. Lakin
kişioğlu Koca Kurt’a kurban vermeye de alışmış. Koca Kurt da memnunmuş halinden. Hızlı ve güçlü
hayvanları avlamaktansa hantal ve aciz Kişioğlu yavrularını kapmak hem daha kolaymış hem daha
doyurucu.

-Niye çocukları kaparmış ki?

-Meraklılarmış da ondan. Her gece Koca Kurt teknesini şangırdata şangırdata geçerken büyüklerinden nasihat almayan çocuklar kafalarını pencereye uzatıp perdeyi açarlarmış. O vakit
gözleri alev alev yanan Koca Kurt bir anda kolunu kat kat uzatıverir, çocuğu camdan kapıp teknesine
atarmış. Hem çocukların eti yumuşak, kanı bolmuş. Ne zaman ki çocuk acıyla feryat eder; o vakit Koca
Kurt’un bir kurban daha aldığı anlaşılırmış. Büyük yaslar kurulur, ağıtlar düzülürmüş:

Yavrum çıkma gece vakti camlara
Daha doymadım seni sarmalara
Al kanatlı ölüm senden ırak olsun
Boyanmasın beyaz tenin kanlara

Gel zaman git zaman Koca Kurtlar –insan kanından mıdır nedendir- azmışlar. Kişioğlu neredeyse gündüz vakti tarlalarına gidemez olmuş. Hava karardı mı herkes kilit üstüne kilit vurur olmuş. Alınan tedbirlerin hiçbiri kâr etmemiş. Koca Kurtlar nerdeyse her gece köy içinde ava çıkarmış. Gün gelmiş, sabır bitmiş. Kişioğlu tükenmezmiş ama akacak gözyaşı bitmiş.

İşte o vakit demiş ki Kişioğlu, ya devlet başa ya kuzgun leşe. Harıl harıl çalışmaya başlamış. Demiş ki: “Madem Koca Kurt’u yenmek gerek, o zaman karınca gibi çalışmak, tilki gibi kurnaz olmak, şeytan gibi hayın olmak lazım!” Kişioğlu Koca Kurt’tan korkarmış. Korkarmış ya can tatlı, can aziz; evlat dediğin candan da aziz. Başlamış ileriye geriye, sağa sola, öteye beriye tuzaklar kurmaya. O tuzaklara da ziller asmışlar; zil sesini duydukça tuzakların başına toplanıp ver etmişler Koca Kurtlar’ın tepesine sopayı. Eskiden zili duyunca korkan Kişioğlu artık her zille birlikte öfkelenmeyi, saldırmayı da öğrenmiş.

Hem Kişioğlu bu kadarla da kalmamış. “Bekleye bekleye kazanan yoktur” demiş kendi kendine. Fırsatını düşürdükçe Koca Kurtlar’ın yuvasını da basmış. Yavrularını daha emzikli bebeyken boğmuş, kesmiş, biçmiş, parçalamış. Bunu görünce Koca Kurtlar korkuyla, tiksinmeyle, öfkeyle; daha güçlü dönmek için dağlara çıkmış. Bu sefer her gece dağlardan feryatlar, ahlar, figanlar, intikam yeminleri göğe yükselmeye başlamış:

Yatardı yavrum kovuğumda
İnsan vurdu onu uykuda
Ahdim var kanın kalmayacak
Kişioğlu elim yakanda

Dediğini yapmış da. Gözü dönmüş bir öfkeyle, durdurulamaz bir tufan gibi, bir afet gibi saldırmış. Kişioğlu yalnız başına bağına bostanına gidemez, ekip biçemez olmuş. Ama bir kere başladı ya bu savaş, o da gördüğü yerde göz açtırmaz olmuş; Koca Kurtlar da av avlayamaz, üreyip süremez olmuş. Nefret büyümüş, büyümüş, büyümüş… Nefret büyüdükçe kıtlık çökmüş, çökmüş, çökmüş… Var kim haklı kim haksız sen bul gayrı.

Bu hale dayanmamış Kişioğullarından bir Kişioğlu. Demiş ki bu Koca Kurtlar’ın yuvasını bulup
köklerini kazımazsam kahrolayım; boyumun üzüntüsünü bitirmezsem kahrolayım, yavrularımızın
açlığını bitirmezsem kahrolayım.

Ortalığın ayaza kestiği bir gece oğluyla kızıyla, helaliyle vedalaşmış. Kalın kalın keçelere sarınmış. Ocağını yakmış, perdesini aralamış, penceresini açmış. Koca Kurt’u beklemeye başlamış. Bir yandan belki bu sondur diye kahvesini içip duasını eder dururmuş. Kısmet bu ya, yavrusunun feryatlarına dayanamayan bir ana; her şeyi göze alıp o gece şehre inmiş. Demiş ki “Yavrumun açlığı, feryatları yüreğimi solduruyor, gözümün bebeği gözümün önünde eriyor. Ya şehirde ölür yavrularımın acısını görmem; ya avla döner evlatlarımı sevindiririm.” Şehre vardığında açık pencereden yanan ateşin başında oturan Kişioğlu’nu görünce hiç düşünmeden onu teknesine atıp dağa koşmaya başlamış. Arkasından feryatlar, sövgüler taşlar yağsa da nafile. Ne de olsa o bir anne. Duymaz olmaz hiçbir şeyi, taşlar yetişememiş ardından. Bir yandan da diyormuş ki kendine “Oh ne ala. Bu kişioğlu'nu sağar yavrularıma içiririm, etiyle de komşularıma ziyafet çekerim.”
Amma Kişioğlu kurnaz. Kalın kalın keçelere sarınmış ki çiviler tenine batmasın. Hem bıçaklarını
da bu keçelerin içine saklamış.

Gide gide yol bitmiş. Koca Kurt, sırtında yükü, yavrularının açlıktan bitap uyudukları inine gelmiş. Hemen yavrularını mutlu etmek için teknesini açmış; açtığı anda kişioğlu Koca kurt’un boynunu vurmuş. Sonra uyuyan yavruların hepsini tek tek boğmuş. O gece vakti gücü ne kadarına yettiyse tek tek tüm inleri gezmiş. Evlerinde yatan yavrularıyla Koca Kurtlar’ın boğazlarını kesmiş. İşte ilk savaşın, ilk hilenin ve ilk katliamın öyküsünü de böyle soylarlardı dedelerimiz diye bitirdi hikâyesini Nine. Artık korkudan ziyade merak taşıyan oğlanın sesi sordu:
-Koca Kurtlar’a n’olmuş?

Koca kurtlar o gece tükenmiş derler eskiler oğulcuğum. Daha eskiler de yok tükenmediler korkup gittiler der. Kimisi de ne tükendi ne korktu, intikam için vakit bekler der. Köy kahvesinde dinlerseniz başka bir rivayet duyarsınız Koca Kurtlar’a dair. Bu rivayet de, ravileri de duman gibidirler; görünmezlerdir neredeyse, sadece hissedilirler. Onlar herkesin içinde ve yüksek sesle konuşmazlar. Sırtları, taşıdıkları sırrın ağırlığıyla kamburlaşmıştır. Kıyafetlerini soğuktan değil görünmekten korunmak için giymiş gibidirler. Bir duman gibi hareket ederler; sessiz ve cisimsiz.

Işık, duvara gölgelerini düşürmekte zorlanır. O koca kahvede, ateşin başında, herkes gölgeleriyle var
olurken onlar gölgelere karışıp yok olurlar neredeyse. Siz köşenizde huşuyla oturur, damağınızı kurutan hikâyenin son çırpınışlarını yaşarsınız içinizde. O ravilerse duvarın dibinden süzülürler. Tam yanınıza gelince de sanki sizinle konuşmuyormuşçasına, kısık ama duyulacağından emin bir sesle kulağınız dibinde fısıldarlar, siz ise kulağınızla değil yüreğinizle duyarsınız adeta. Fısıldarlar; çünkü bir fısıltının haykırılanlardan daha fazla duyulacağına, daha inanılır olduğuna emindirler:
“Aslında Koca Kurtlar ne tükendiler ne de korkudan bir başka yere göçtüler. İntikam vaktini
beklerler belki ama içimizden hiç ayrılıp gitmediler.”

Hangisi doğru, kim haklı? Sen düşün de onu bize deyiver.

 

ENGLISH

 

I have to speak directly and mercilessly. The story I’m going to tell you-  although it comes to me from a whitewashed, unwieldy, tasteless, warm and crammed room assorted with the scent of chestnut and tangerine shells and with olive trees rooted in it’s garden, it’s not a sleepy tale, a relaxing story or a sweet dream. Three apples  won’t fall from the sky or anything like that. Careful, I’m warning you; for the first and last time: this is an extremely disturbing  story. If you are not ready to be afraid or to think, you should give up right this moment.   

First a boy appeared from the darkness, hiding under the duvet despite the burning heat. His eyes fixed  on the window. .. A sturdy boy, his appearance also very healthy, but he couldn’t live; he doesn’t carry the joy of street games on him, nor the scent of labour or the dust of the field..  His eyes at the window, perhaps his enemy, which forced him to take refuge in the stifling castles of the mattress is just beyond the window over the thick patterned curtains that can barely withstand the wind.  Perhaps that’s why he will grow to love curtains a whole lot when he is an adult.  

Toothless Grandma,, with her olden voice, is singing his ancestors’ legacy through her lungs: 

-They call them Big Wolf. Way back in ancient times, hundreds, thousands of them lived around here. They were here before our Father Adam and Mother Eve. Now whoever is someone’s son, was then The Big Wolf. However many rabbits,  snake-studs, birds and creatures dwelled in the wild were all afraid of it. Even the lions and the tigers wouldn’t dare stand on it’s way. 

-Why is that Granny? 

-How do you mean why, my baby, the light of my eyes? He was strong, he was powerful. He had no fear and no mercy along with it. Because he’d throw his catch on his nailed boat and take it far away.   

With the adrenaline that plunged into the child’s veins, repeated questions were fired into his tongue: 

-Why is that? Why doesn’t he just eat and smash his prey but carry it? And why would he need nails? 

-His babies did not have teeth. That’s why  he’d lay dozens of big nails on his boat.  When he threw the animal he hunted onto his boat, he’d dwell all night without rest..  The cries of his prey were accompanied by rattling noises that never stopped. The animals inside the boat would die crashing into the  nails, all the blood pooling at the bottom of the boat. That’s how he would fed his cubs. 

Why would they put rattles on their boats,  Granny? 

-Is there a right reason, baby! From arrogance! They’d have the upper hand like the devil’s lineage. Besides, whoever heard the rattle, understood the wolf was coming, so they would freeze from fear where they were! 

-Well, couldn’t the animals understand when they hear the rattle that he was coming, and escape? 

Knowing fear, but real fear — war, mobilization, blackout nights, famine, poverty…- Granny  replied with a sigh: 

-They can’t escape my dear son, they can’t. These Big Wolves terrified the whole habitat so much, extinguishing hopes so desperately that those who heard the Big Wolf’s rattle would think they were done for without minding that their hands could grasp, their feet could stand that their eyes could see, and their hearts could beat.  

That shaky sound, which wished to destroy them all, asked again, without keeping his eyes off the curtains, opening his ears wide and retreating into the bed: 

-What happened to them? 

-Whatever happens to every living thing my boy: they grew older, they reproduced; Until mankind arrived. 

Suddenly the duvet spread open a little and the eyes keeping vigil on the window suddenly had the courage to look at the shadows reflecting from the walls of the room. The shaky, scrawny and excited voice earned a false sense of confidence and asked again: 

-What changed when it came to mankind Granny? 

-People who were hungry like The Big Wolves, proliferated faster than everything and began to eat with a much greater appetite. 

-Is Mankind** not afraid of The Big Wolf?? 

At this point in her story, Granny had a little heart palpitation; would the house folk shut her up saying “don’t frighten the kids!” If they had their wills at hand they would’ve already and yet the sounds of the rain rapping, the warm lights on the walls with shadows, the sweet weight on their stomachs and the banal scent in the room had finally broken their will too. No one opened their mouths and said a word. Everyone was listening to the Big Wolves with great interest. Cheered by this opportunity,  the Granny turned to the questions from her curious grandson. 

-Scared, of course, how can they not be! Look, even you are in bits. And it’s not just you, your father, your mother, grandfather; we’re all afraid of them. 

-Even soldiers with rifles? 

-Of course, even soldiers with rifles… 

-Even preachers with prayers? 

-What do you think! Even the preachers with prayers… 

-What about world wide brave heart Yusuf the Great? 

-Even Yusuf the Great was afraid of my son. 

The boy, who could not find a branch of hope to hold on to, despite recounting all the brave people he knew, needed someone to place himself in the laps of with safety; looking for a light of hope in the vestibules of his mind without a harbour to shelter in, he lost his trust in the wide seas of fear. He asked again with the desperate, scouring voice that replaced the trust:   

-So why didn’t. Mankind go elsewhere?  

-Is there a different place? Besides, mankind was hungry and what wouldn’t the hungered do.  Especially with the burden his own offspring on his shoulders aside from his own throat. Mankind would risk anything when their children were hungry; they fearfully settled and started to farm. In The Big Wolf, loathed this creature, that carried with it the scent of exile and sin and for some reason, continued to live with them without much interference. 

-Then? the boy asked curiously, to his granny, who unconsciously gave an unconscious but ingenious tea break to soften his throat and increase the tension. Although the Granny told her story to the boy,  she wrapped her tongue in secrets and continued to tell the tale to the entire house listening with delight despite having heard it many times over: 

-As people planted and harvested, they battened and got used to it. The familiarised is worse than the rabid. Spreading left and right and far and wide they finally start breaking into the Big Wolf’s hunting ground and home. The Big Wolf of course wouldn’t wail and stop because a hunting ground or house is gone, it started to hunt down Mankind. However Mankind got used to falling victim to the Big Wolf. The Big Wolf was happy of the state of affairs too. It was easier and more satisfying to grab the unwieldy and incapacitated  offspring of Mankind 

-Why would it snatch the kids? 

-Because they were curious. Every night, when the Big Wolf passed by with his rattling boat, the children who didn’t take advice from their elders would reach their heads out of the window and open the curtains. Right that moment, the Big Wolf with burning eyes , would suddenly stretch his arm, grab the child through the window and throw her on his boat. Besides, the kids had soft flesh and plenty of blood. Whenever a child was heard wailing in pain, it was understood that Big Wolf had taken another victim. Big mourns were formed, laments were layed: 

Baby don’t look out the windows at night 

I’m have not yet held you long enough  

Take this winged death away from you 

Don’t let your white skin be covered in blood 

Time passed and the big wolves –possibly due to human blood- got crazed. Mankind  almost couldn’t go to their fields in the daytime. When it got dark, everyone locked up their houses many times over. None of the precautions worked. The Big Wolves hunted in the village almost every night. 

Even more time passed, and patience ran out. Mankind was inexhaustible, but their tears ran dry. 

That’s when Mankind, “either the state takes the lead or takes raven to the flesh”*. They started working hard. They said,: “If we have to beat The Big Wolf, then we have to work collectively like an ant, be cunning like a fox, be devilish!” 

Mankind was afraid of the Big Wolf. Afraid as they were as life was sweet and sacrad but offspring was more sacred than even life itself. They started setting traps all around. They hung bells on the traps, and whenever they heard those bells, they gathered and slammed the Big Wolves with sticks and stones. Mankind which used to be afraid when they heard the bell, now learnt to be enraged at the sound of each bell and to strike back.  

That wasn’t all neither.“No one wins by waiting on end.” They said to themselves. They raided the Big Wolves’ nest whenever they got the chance. They strangled the cubs cut them, maimed and dismembered them. 

When they saw this, the Big Wolves retreated to the mountains with disgust, anger and fear  to return stronger. This time, every night, howls, cries and vows of revenge began to rise to the sky from the mountains: 

My baby used to lay in my cove  

Man shot him asleep 

I’ve sworn, your blood won’t be left in vain 

Mankind, my hand is on your lapel 

They did what they said. They attacked in a daredevil rage, like an unstoppable deluge, like a disaster they struck. Mankind became unable to go to their fields alone unable to reap the harvest. But once it started, this war, started be blinding; Big Wolves lost the ability to hunt or to reproduce. . Hate grew, grew and grew… As hatred grew, famine reigned, reigned and reigned… You go figure who is right and who is wrong.  

One of the mankind could no longer endure this state of affairs. He said let me damned if I don’t find this Big Wolf’s nest and root them all out, let me be damned, if I don’t end the hunger of our offspring. 

One night, he said goodbye to his son,  daughter and loved ones. Wrapped in a thick felt. He burned his stove, opened his curtains and window wide and started waiting for Big Wolf while at the same time drinking his coffee and praying in case this was his last one. 

Chance has it, a mother unable to withstand her babies cries; took every risk and went downtown that night. She said,  “My baby’s hunger and wailing; my heart is fading, the apple of my eye is shrivelling in front of me. Either I die in the city and not witness the pain of my offspring; or I’ll return with a hunt and make my children happy.” 

When she arrived in the city and saw the Mankind sitting by the fire through an open window she rushed and threw him on her boat and started running for the mountains without thinking. Though shouts, swearing and stones pursued here it was futile.  After all, she was a mother. She didn’t hear anything, the stones didn’t reach her. On the other hand, she was saying to herself,  “Oh what else can you get? I’ll milk this person for my children, and I’ll  feast on my neighbors with their meat.” 

But mankind was cunning. He was wrapped such a thick felt so that the nails couldn’t sink into his skin. Plus he hid all his knives inside 

Finally the journey was over.The Big Wolf, with her prey on her back, arrived at the cove where her cubs were near starving to death. She immediately unpacked to make her cubs happy; as soon as she opened it, the person hit the big wolf in the neck. Then he strangled all the sleeping pups one by one. As much as he had the power that night, he traveled all the dens one by one. He slit the big wolves’ throats with their pups sleeping in their homes. 

That’s how our elders told us the story of the first war, the first cheat and the first massacre unfolded said Granny. The voice of the boy who was now sounding curious rather than afraid asked: 

-What happened to the Big Wolves? 

Big wolves say they’re extinct that night, old timers say my dear son. And more ancient folk say, “They’re gone out of fear but are not extinct, waiting the time for revenge.” 

If you go down to the village coffeehouse, you’ll hear another rumor about the Big Wolves. And this rumor, like it’s tellers,  is like smoke; near invisible but just felt. They’re within everyone in public and don’t speak out loud. Their backs are hunched with the weight of the secret they carry. They look like they’re wearing their clothes to protect themselves from being seen and not the cold. They act like smoke; quiet and undefined.  Light struggles to pin their shadows against the wall. In that big coffee house, beside the fire, where everyone exists in their shadows, they near disappear into the shadows. 

You sit in awe at your corner, and experience the last flutters of a story that dries up your palate. While those rumours slip in from the bottom of the wall. And when it comes to you, they whisper right under your ear, as if they’re not really talking to you, but knowing well they’ll be heard, and heeded not with your ear but with your heart. They whisper; because they are convinced that a whisper will reach much further than a yell and is more credible: 

“In fact, the Big Wolves are neither extinct nor in exodus from fear. They await the time for revenge perhaps but they’ve never left from within us all. .” 

Which is right, who’s right? You have a think about that and do tell us. 

 

Translated by: Ege Dündar 

*Turkish saying signifying, make it or break it 

**Kişioğlu/Mankind roughly translates to Person as per=kişi and son=oğlu, however due to the past and future tense not being gramattical, mankind was used instead. 

 

 

Önceki / Previous Bir Değil İki Kavak / Not One But Two Poplars
Sonraki / Next “GENÇLİK DÜŞLERİNİZİ KORUYUN!” ÖZGÜRLÜK ŞAİRİ SCHILLER VE 22 YAŞINDA KALEME ALDIĞI “HAYDUTLAR”