Arkadaşlarımla çılgınlar gibi koşturup doyasıya eğlendiğimiz pırıltılı günlerden biri daha. Karnımız tok, suyumuzu içmişiz, bakımımız yapılmış, ilgilenilmişiz, önemsenmişiz, sevilmişiz. Mutluyuz. O zor günler geride, çok gerilerde kalmış; fakat hatırlaması bile ne kadar acı verici. Bazen konu konuyu açıyor, o günlere geliyor. Üzerimize derin bir sessizlik çöküyor, konuşmak istemiyoruz. Yine de neler yaşandığını, neler yaşadığımızı bir daha yaşamamak adına anlatmak istiyorum. Nerede doğduğumu anımsayamıyorum; ama bir iki yaşlarımda tekneye bindirilip Büyükada’ya getirildiğim günü çok iyi hatırlıyorum. Onlarca atın sıkış tıkış bindirildiği teknede annemi kaybetmiştim. Ne yapacağımı bilemedim, telaşla annemi aramaya başladım. Yanımda duran genç bir abi ‘’Sakin ol, indiğimizde bulursun anneni’’ demişti. İndik. Bizi bağlayacakları, sonradan adının ‘’fayton’’ olduğunu öğrendiğim araçların olduğu yere getirildik. Faytoncu insanlar bize çok sert davranıyorlardı. Onlar sert
davrandıkça, bağırdıkça, vurdukça biz iyice ürküyor ve kaçışıyorduk. İçine düştüğümüz cehennemin nasıl bir yer olduğu çok yakın zamanda daha iyi anlayacaktık. Bir anda kalabalığın içinde annemi gördüm, tüm gücümle koşup yanına vardım. Ona bize ne yapacaklarını sorduğumda, ‘’Merak etme, insanlar bizi sever. Bize daha iyi davranırlar.’’ dedi. Şimdi onun bu sözlerini düşününce, çoğunlukla iyi kalpli insanlara denk gelmiş olduğunu anlıyorum. Deneyimlerinden yola çıkarak buradakilerin de böyle olacağını düşünmüştü. Halbuki biz burada çok kötü insanlarla da karşılaşacaktık. Ben henüz sütten kesilmemiş küçük bir at olarak pek ilgilerini çekmiyordum. Genç ve yaşlı atları alıyor, faytona hazır hale getiriyorlardı. Her şey çok çabuk, çok hızlı olup bitiyordu. Turistler sıraya giriyor, bu faytonlara binerek adayı baştan başa dolaşıyorlardı. Gece olup atlar toplanma yerine gelince ben gördüklerime inanamıyordum. O genç, deli dolu, neşeli atlardan geriye hiçbir şey kalmamış oluyordu. Nalları üzerinde zar zor duran, konuşmaya hali kalmamış bir yığın at. Günler geçtikçe giden arkadaşlarımızın bazılarının dönmediğini de fark etmeye başladık. Herkes konuşuyordu: ‘’Neredeler? Neden gelmediler? Ne olduğunu bilen var mı?’’
Sonradan öğrenecektik ki ya sakatlandığı için adanın ücra köşelerinde ölüme terk edilmiş, ya da yolun ortasında çatlayıvermiş. Çatlayan atları görüp çok üzülen ve bunun hesabını soran insanlar olduğu gibi umrunda bile olmayan, tatlı fayton gezintisine devam edebilmek için yeni kurbanların gelmesini bekleyen insanlar da varmış. Biz bunları gece olup yanımıza getirilen arkadaşlardan öğreniyorduk. Zaman, saatler, günler, aylar… Ne derseniz o işte, çok hızlı akıp gidiyordu. Artık yeterince büyümüştüm gözlerinde, bir sabah beni de faytona bağladılar. O sabahtan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Aç ve susuzdum; çatlamamamız için artık ne su yüzü görebiliyorduk, ne yemek. Güneş tepemizde, her gün yüzlerce insan, yokuş yollar,
kalabalık, bağırtı… Biz insanların binmesini beklerken bazı insanlar yanaşır, bizi severlerdi. Onları unutmuyorum. Bizden bir beklentileri yoktu, çıkarları yoktu, zorbalıkları, itip kakmaları yoktu. Sadece bizi sevmek istiyorlardı. Birkaç ayı böyle zorluklar içinde geçirdim; ama artık dayanamayacağımı hissediyordum. Üstelik bu birkaç ay içerisinde annemi de kaybetmiştim. Güzel günleri umutla beklerken bir yerlerde terk edilip gitmişti annem. Can taşımıyormuş, hiç var olmamış, yokmuş gibi.

 

Ben de artık biteceğim günü bekliyordum. Yapabileceğim bir şey olmadığının farkındaydım, hepimiz çok çaresizdik. Bir adanın ortasında nereye kaçsak bulunur, nereye koşsak yakalanırdık. İşte tam bugünlerde insanların arasındaki bazı konuşmalara kulak misafiri oldum. ‘’Faytonları mı kaldıracaklarmış? Yok daha neler! Bizim geleneğimiz bu. Ada demek fayton demek. Buna izin vermeyiz! İşimiz bu işimiz!’’ gibi pek çok söz. Yanımızdan geçip giden adalıların da gözde tartışma bu konusu olmuştu. Kaldırılmalıcılar, kaldırılmasıncılar, bir kısmı sembolik olarak kalsıncılar şeklinde üç gruba ayrılmışlardı. Çeşitli derneklerden
insanlar geliyor, bizi görmek ve incelemek istiyor, faytoncularla tartışma çıkıyor, olay üstüne olay yaşanıyordu. İlk kez orada değerli olduğumu hissettim. İnsanlar bizim yaşamlarımız üzerine düşünmeye başlamıştı. Bu tartışmalar sürerken kameralar geliyor, mikrofonlar uzatılıyor, adalılara düşüncelerini soruyorlardı. Birkaç kere de bunlara denk gelmiştim. Hâlâ deli gibi çalıştırılmaya devam ediyorduk, hâlâ aç ve susuz bırakılıyorduk; ama bir umut ışığı yanmıştı bizim için. O umut ışığına bağlandık, dayanma gücü bulduk. Kameralara bakıp konuşan bu insanlardan biri şöyle diyordu: ‘’ Atlara iyi bakan insanlar da vardı geçmişte, bunlar bulunup getirilsin. Geleneğimizin yok edilmesini istemiyoruz.’’ İçimden kendi kendime soruyordum, ‘’Bu gelenek dedikleri şey ne ki gözlerinin önünde yitip giden canlara karşı onu tercih edebiliyorlar?’’ Kısa bir süre sonra insanlar tarafından karar verilmişti. Yine nostaljik faytonlar çalıştırılmaya devam edilecekti; ama bizsiz. Elektrikli, temiz, kimsenin canı yakılmadan, yanmadan. Sonrasında geriye kalan atları başka bir alana götürdüler. Burada bize bakan, bizi iyileştiren bir sürü iyi insanla tanıştık. Yalnızca etimiz, kemiğimiz değil; ruhlarımız da iyileşti. Onca yıl acı çeken arkadaşlarımı düşündüm. Annemi düşündüm. Yıllar boyu hor görülmüş, insanlara para kazandırmanın dışında bir kıymet verilmemiş nice arkadaş… Sefalet içindeyken gömüldükleri, bırakılıp gidildikleri, vuruldukları veya atıldıkları her nerelerde iseler, onlara
sesleniyorum. Bizler, sizin torunlarınız ve çocuklarınızız. Artık iyiyiz. Keşke siz de görebilseydiniz bu mucize dolu günleri.

Önceki / Previous MONA LıSA GÜLÜŞÜ
Sonraki / Next ÖLMÜŞ EŞEĞİN PARASI