Bir süredir karımın neye benzediğini hatırlamıyorum. Hayır, kendisi ölmedi. Boşanıp uzun yıllar birbirimizi görmemiş de değiliz. Yani, henüz. Ayrıldığımızdan da pek emin değilimÇünkü teorik olarak hâlâ aynı evde yaşıyoruz. Fakat son üç aydır aynı anda evde olsak da onunla hiçbir şekilde karşılaşmadığımızı söyleyebilirimŞöyle ki; işten gelip evin kapısını açtığım zaman aynı anda yatak odası kapısının kapandığını ve arkadan kilitlendiğini duyuyorum ya da mutfağa girdiğimde aynı anda onun banyoya girdiğini. Baktığım yönde ardıma düşen gölge gibi asla aynı anda aynı yerde bir araya gelemiyorduk.  

Birkaç kere bu durumu tersine çevirmeye çalıştığım olduEvdeyken sesin geldiği yöne doğru koşuyordum fakat gördüğüm tek şey ya kapanan bir kapının yüzü ya da odaya attığı son adımından geriye kalan topuğunun görüntüsü oluyordu. Bazen de uçuşan sabahlığının üstündeki desenlerin bazı detayları  

Oysa mutluyduk diye hatırlıyorumNeden birden böyle olduğunı inanın ben de bilmiyorum. Fakat ortada bir sorun olduğu aşikâr. Onunla konuşmak, karşılaştığımızda sorunun ne olduğunu sormayı çok istedim fakat karşılık olarak alabildiğim tek şey üzerime kapanan kapılar ve kapıyı kilitleyen anahtarın tıkırtıları oluyorSöylediğim bir şeye mi kızmıştı acaba? Ya da yaptığım? Sorun ben miydim ondan bile emin değilim. Bu yüzden onunla konuşmayı bekliyorum. Ben de diğer herkes gibi eylemlerimi ve yol açtığı sonuçları, biri bana söylediğinde ya da gösterdiğinde anlayabilenlerdenim.  

Geçtiğimiz son üç aydır karımla aynı ev içerisinde aynen bu şekilde yaşadık ve ben bugün artık onun yüzünü unuttuğumun farkına vardım. Gözlerimi kapatıp onu düşünmeye çalıştığımda yalnızca buğulu bir camın arkasından bakan bir çift göz görebiliyorum. Kime ait olduğu belli olmayan bir çift göz. Yüzünün diğer detaylarını doğru şekilde seçemiyorum bileResmi tamamlamak için diğer detayları yalnızca hayal edebiliyorum. İki göz, bir burun, kaşlar, kulaklar ve upuzun esmer saçlar. Yoksa kumral mıydı? Kızıl olamazdı. Zihnimde bunları bir araya getirip resmin tamamına baktığımda tanımadığım bir kadının suretiyle göz göze geldiğimi hissediyorum. Böyle bir kadın var mıydı acaba? 

Bu akşam, eve geldiğimde durumun daha da vahim olduğunu gördüm. İşten erken çıkmış, biraz kafa dağıtmak, efkarımı dağıtmak adına meyhaneye gitmiştim. Bir büyük rakı, birkaç acı meze ve nemli gözlerle dinlenilen Müzeyyen Senar şarkılarıyla geçen birkaç saatin ardından sarhoş oldum. Kafam dağılmıştı ama adımlarım ve cümlelerim de aynı oanda yalpalamaya başlamıştı. Fakat eve gittiğimde sarhoşluğumun anahtarların kapıyı açamamasıyla bir ilgisi yoktu. Anahtar yuvasına uyuyordu. Yalnızca kapıyı açamıyordu. Birkaç denemeden sonra pes edip apartmanın dışına çıktım ve yukarı, evimizin dışarı bakan penceresine doğru bakışlarımı yönelttim. Işıklar yanıyordu ve tavana birisinin hareket eden gölgesi yansıyordu. Birkaç saniye sonra ise tüm ışıklar söndüGerisi pimapen çerçeveli bir karanlıktı. 

Sokağın ortasında, ne yapacağını şaşırmış bir şekilde şaşkınlık içerisinde pencereye bir süre daha bakmaya devam ettim. Birkaç dakika sonra, soğuk hava yavaş yavaş vücudumu ısırmaya başladığında durumu kabullenip bu gecelik başımın çaresine bakmam gerektiğini düşündümBu saatte uyandırıp “Selam! Karım beni sepetledi, bu akşam kanepeni bana kiralayabilir misin?” diyebileceğim pek arkadaş tanımıyordum. Anahtarlarım en azından apartman kapısını açıyordu ve orası sıcaktı. Bu yüzden sırt ve bel ağrıları riskine rağmen merdivenlerde uyumayı gözüme kestirmiştimDışarıda soğuktan donmamak bundan daha önemliydi. Kapıyı açtığımda gözüm ister istemez kapı boşluğundan içeri atılan fatura zarflarına, broşürlere ve kartvizitlere ilişti. Sarhoşluğumu dizginleyip zar zor dengemi sağlayarak aralarında otel yazısını gördüğüm broşürü aldım. Broşürün altında telefon/faks numarası ve adres bilgisi vardı. Merdiven basamağından iyidir diye düşünerek telefonumu çıkarıp aradımSarhoş kafayla yalnızca son iki hanesi farklı olan telefon ve faks numarlarından doğru olanı tuşlamaya çalıştım.  

İyi geceler. Nasıl yardımcı olabilirim? 

Doğru olanı tuşlamışım. 

İyi geceler. Boş odanız var mı? 

“Bu gece için mi efendim? 

Şimdi için.” 

Kontrol edeyim…” 

Birkaç saniyelik sessizlikten, hıçkırıklarımdan ve dijital hışırdamalardan sonra telefonun karşısındaki yanıt verdi. 

Evet beyefendi. Yerimiz var. Sizi bekliyoruz.” 

Bir şey diyemeden telefon suratıma kapandı. Kartvizitteki adres buraya uzak. Açık havanın sarhoşluğuma iyi geleceğini düşünerek yürümeye karar verdim. Yaklaşık kırk beş dakika yürüdükten sonra anca otelin bulunduğu bölgenin meydanına varabildim. Kartvizitteki adresi takiben semt meydanından bir ara sokağa daldım ve yokuş aşağıya doğru yola koyuldum. İlerledikçe sokaklar biraz daha karanlıklaştı ve binalar birbirilerine biraz daha yakınlaştı. Karşılıklı yakınlaşan binalar hem yolu hem de gökyüzünü dar bir koridora çevirdi. Yollar bomboştu. Ne sokak lambalarında ne de binaların göz yuvalarında ışık vardı. Bir anlığına sokağın başına ve sonuna baktığımda etrafımda veya dışarıda en son ne zaman bir insan gördüğümü hatırlamadığımı fark ettim. Meyhane de boştu. Bir de üzerine karımla yaşadıklarımız… Sokakta yalnızca iki yanımda boylu boyunca uzanan askeri nizama uygun sıralanmış binalar var. Tüm bunların ortasında derinliği belirsiz bir kuyudan içeriye doğru salınıyormuşum gibi yavaş yavaş silikleştiğimi hissediyorum.  

Bu uzun sokakta birkaç dakika yürüdükten sonra ışıkların sokağı aydınlattığı bir yeri belli belirsiz görüyorum. Sanırım aradığım otel burasıydı. Eski bir binaydı. Her ne kadar yenilendiği aşikar olsa da ahşap yapısını korumuştu. Ucunda asma kilidin sarktığı otel kapısından içeriye girdim. Giriş bölümü geniş bir alana sahipti ve tavanı da epey yüksekti. Sağda resepsiyon bankosu, hemen karşımda odalara çıkan merdivenler, sol tarafta ise otelin bekleme alanı ve bar vardıGörünürde ise yine kimse yoktu.  

Resepsiyon bankosuna yaklaştığımda, arkaya yaslanıp ayaklarını bankoya uzatmış ve gözlerini sıcak bir havluyla kapatmış bir adamın durduğunu gördümYaka kartında Muharrem yazıyordu. Masanın üzerinde birkaç telefon, el broşürü, zil ve adamın havluyu ıslatmak için kullandığını tahmin ettiğim kahverengi sıvıyla dolu bir tas vardı. Zile bastım. Adam, bir eliyle gözündeki havlunun kenarını kaldırdı ve tek gözüyle bana baktı. Havluyu alıp tasın içine attı ve tası masanın altına kaldırdı. Biraz kendine çeki düzen verdikten sonra konuşmaya başladı. 

Buyrun?” 

Gözleri kanlanmış, göz damarları ağaç dalı gibi çatallaşıp yayılmıştı. 

“Yaklaşık yarım saat önce telefon etmiştim. Hatırladınız mı?” 

“Hayır.” 

Daha yarım saat önce konuşmuştuk beyefendi. 

“Hayır.” 

Nasıl yani? 

“Konuştuğunuz kişi sanırım Muammer Bey’di. Diğer çalışanımız. Ben Muharrem. Size ben yardımcı olayım.” 

Bir odaya ihtiya—“ 

Bir dakika. Şimdi gördüm! Kendisi buraya not bırakmış.” 

Masaya tutunup sandalyesini arkaya doğru iterek anahtarların bulunduğu raflara doğru kaydıUfak bir anahtar dolabının içerisinde doğru olanı ararken resepsiyon duvarına çerçevelenmiş resmi evrakların arasında duran bir adamın fotoğrafı dikkatimi çekti. Siyah çerçeveli gözlüğü belirgin elmacık kemiklerine kadar dayanan, saçları geriye doğru jilet gibi taranmış bir adamın fotoğrafıydı bu. Papyonu yamuk ve bakışları durgundu. Daha doğrusu bakışı durgundu. Çünkü gözlerinden biri kahverengi, diğeri maviydi. Normal bir mavi göz gibi de değil. Gözüne mavi bir mürekkep damlatılmış gibi lekeler vardı. 

 “Kendisi otelimizin sahibi olur.”  

Resepsiyondaki adam, aradığı anahtarı bulmuş bir şekilde sandalyesini tekrar iterek masaya doğru geri gelmiş ve duvarda bir şeyi dikkatlice izlediğimi görmüştü.  

Gözü neden böyle?” 

“Kendisinin bir gözü camdandır.” 

“Nasıl yani?” 

Vallahi herkes başka bir hikaye anlatıyor kendisiyle ilgili. Kimisi doğuştan diyor, kimisi küçükken geçirdiği bir kaza sonucu olduğunu söylüyor. Doktorlar kaybettiği gözünün yerine camdan bir göz takmış. Ben de söyleyenlerin yalancısıyım.” 

“Kendisi nerede?” 

Bilmiyorum. Kendisini burada hiç görmeyiz. Buraya gelmez yani. 

Elindeki anahtarı önüme bıraktı. 

“407 numara. Dördüncü kat. Yedinci oda. Asansörümüz çalışmıyor. Resepsiyonu aramak için telefonda sıfırı, hat almak için dokuzu tuşlamanız yeterli. İyi geceler.” 

Bir eliyle sağ gözünü oyarcasına kaşırken diğer elini ileri uzatarak bana merdivenleri gösterdi. Masanın altındaki sıcak kahverengi sıvının olduğu tası çıkardı ve arkasına yaslanarak içindeki havluyla tekrar kaşınan kan çanağı gözlerini kapattı. Oysa telefonda sesi çok kibar geliyordu.  

Merdivenler spiral olarak döndüğünden dolayı çıkmak epey yorduOtelin her katı sağ ve sol olmak üzere iki uzun koridordan oluşuyordu. Tüm katlar otelin girişinde de olduğu gibi epey sessiz. Boş yer olduğunu söylemek için kontrol etmek zorunda kalmışlardı ama sanki otelde benim dışımda hiç kimse yok gibi. Dördüncü kata geldim. 401, 402, 403, 404, 405, 406 ve 407. Kapı açıktı. İçeriye girip kapıyı kapattım ve ceketimi bir yana kendimi de yatağa fırlattım. Uyumak istiyordum ama hem vücudumdaki alkolün etkisini kaybetmesinden dolayı ağrıyan başım hem de karımın beni sepetlemiş olduğu gerçeğini kabullenememekten uyuyamadım. Pencereyi açıp bir sigara yaktım. Ve sonra bir tane daha. Komodinin üzerindeki telefon elimdeydi ve iki sigaralık vakit boyunca karımı aradım. Açmadı. Telesekretere mesajımı ilettim. En azından bu gece nerede olduğumu ve iyi olduğumu bilmesini istedim. Biraz düşününce bunu bilmek isteyeceğinden emin olamadım. Ve bu da üçüncü sigaramı yakıp sessizce dışarıyı izlemem için başka bir nedendi. 

Dalıp gitmiş bir şekilde sigaramı tüttürürken o sırada birinin koridorda yürüdüğünü duydum. Adım sesleri yaklaştı ve durdu. Kapının altındaki boşluktan, bir gölgenin kapımın önünde durduğunu net bir şekilde görebiliyordum. Oda servisi veya oteldeki bir başka birisinin olabileceğini düşündüm. Fakat ne kapıyı çaldı ne de bir ses çıkardı. Gölge, birkaç saniye durduktan sonra tekrar hareket etti ve uzaklaştı. Kapıyı açıp koridora baktığımda da hiç kimse yoktu.  

Tekrar otelin telefonuna sarıldım. Bu sefer 0’a bastım. Birkaç çalıştan sonra telefon açıldı. 

“Resepsiyon!” 

“Muharrem Bey bir şey soracağım.” 

“Ben Muammer. Muharrem Bey diğer çalışanımız.”  

Burası artık ciddi anlamda sinirlerimi bozmaya başlıyor. 

“Nasıl yardımcı olabilirim?” 

“Oteliniz dolu mu?” 

“Anlamadım efendim?” 

“Otelde benden başka kalan birileri var değil mi?” 

“Evet, otelimiz bugün ağzına kadar dolu efendim.”  

“Peki Teşekkür ederim.” 

Biraz sakinleşmeye, en azından hava almaya ihtiyacım vardı.  

“Bir şey daha…” 

“Buyrun efendim.”  

Girerken otelin barını görmüştümBar bu saatte açık mı?” 

Bar 24 saat açık efendim. 

Bu çocuğu, otele girerken gördüğüm diğer çocuktan daha çok sevmiştim. Telefonda sesi kibar geliyordu. 

“Teşekkürler. 

Ceketimi giyip hızlıca odadan çıktım. Odanın kapısını açtığım anda koridorun diğer ucunda bir kapının kapandığını duydumDéjà vu. Kaderin acı bir tekerrürü. Üzerinde çok durmadan merdivenlerden aşağıya doğru hızlı adımlarla indim. Giriş bölümündeki resepsiyon bankosunda hiç kimse yoktu. Muammer ya da Muharrem artık her ne zıkkımsa burada değildi. Yalnızca otel sahibinin mürekkep sıçramış gibi görünen mavi cam gözü, tüm otelin giriş bölümünü seyrediyormuş gibi orada duruyordu. Otelin barı gerçekten de açıktı. Üstelik bar taburesini oturmuş başka birini bile buldum. Beyaz saçlıhafif tombul ve gözlüklü ihtiyar bir adam, kollarını bar tezgahında kavuşturmuş bir yandan gözlüğünün altından gözlerini ovuşturuyordu. Bara doğru yaklaştığımda kafasını kaldırıp beni fark etti. Önündeki yarısı içilmiş şarap kadehini tutup başını hafiften sallayarak selam verdi. Yanına gittim.  

“Müsaade var mı?” 

“Tabii.” 

Aramızda bir tane boşluk olacak şekilde yandaki bar taburesine oturdum. İçkiye ihtiyacım vardı ama etrafa bakındığımda bizden başka hiç kimsenin olmadığını gördüm. Adam, kendi şarap şişesini önüme uzattı. Ben de barın hemen arkasında asılı duran kadehlerden bir tanesini alıp doldurdum. Teşekkür etmek adına bardağımı bardağıyla tokuşturdum. 

Az daha benden başka hiç kimsenin olmadığına inanmaya başlıyordum.” 

Adam öksürükle karışık kısa bir gülücük attı. Bir süre sessizce şaraplarımızı yudumladık. Zaten rakıyla dolmuş olan bünyeme şarabın çok da iyi geldiğini söyleyemem ama zihnimi dizginlemeye yettiği için şikayetçi değilim. Mest olmanın verdiği rahatlamadan mıdır bilmiyorum. Rahatlamıştım. Rahatlayınca da dilim çözülmüştü. Muhabbet etmek istiyordum. Havadan sudan muhabbet açmaya kalkıştıysam da pek başaramadım. Ben de ihtiyara kısaca son üç ayda yaşadıklarımdan ve bu akşam buraya gelene kadarki süreyi anlatmaya başladım. Karımı. Onu görememeyi. Kapı dışarı edildiğimi. Tüm bunların neden olduğunu anlamlandıramadığımı. Anlattıkça içimi döküyor, döktükçe kadehimi yeniden dolduruyordum. İhtiyarın dinleyip dinlemediğini bile bilmiyorum. Anlatmayı bitirdikten sonra birkaç saniye sessizlik oldu. Ardından ihtiyar bana dönerek Şu fotoğrafı gördün mü?” diye sordu. Anlamak için o sırada parmağıyla işaret ettiği fotoğrafa baktım. Tam karşımızda, barın arka tarafındaki içkilerin durduğu rafın ortasında çerçevelenmiş bir fotoğraf vardı. Siyah kemik çerçeve içerisindeki fotoğraf, ağaçların sık olduğu bir ormanın içinde düşmekte olan bir ağacı gösteriyordu. 

Eğer sana dünyanın uzak bir noktasında, tam da şu anda bir ağacın düştüğünü söyleseydim bana inanır mıydın? 

Bu nereden çıktı şimdi? 

Bilmem. İnanmazdım herhalde. 

Peki bu, sırada gerçekten’ bir ağacın düşmediği anlamına gelir mi? 

“Hmm… Olabilir. Ama gerçekten düştüğü anlamına da gelmez. Yani bunu bilemeyiz. 

Evet. Fakat burada –tekrar işaret ederek fark ettiysen fotoğrafı her kim çekmişse tam da oradayken bir ağaç düşüyor. Ve kendisi bunu görüyor.“ 

Şarabından bir yudum daha alıp ağzının kenarından akanları ceketinin manşetleriyle sildi. 

Sence onun yüzünden mi düştü? 

Nasıl yani? 

Şöyle düşün, ormandasın ve bilmem kaç yıldır orada sapasağlam duran bir ağacın tam da sen oradayken düştüğüne tanık oluyorsun. Ağaç belki de bu fotoğrafı çeken kişi ona baktığı için düştü. Ya da ağaç o sırada kendisine bakan biri olduğunu fark ettiği an düşme kararı aldı. Bazen öyle anlar gelir ki buna sadece sen tanık olursun. Başka kimse görmez. Anlatsan da gerçekleştiği an kadar gerçek olmaz. Böyle anlarda hep şey düşünürüm, acaba ben gördüğüm için mi gerçekleşti bu. Bazı gerçekler sırf sen ona tanık oluyorsun diye deği—”  

  İzninizle size saygısızlık etmek istemem ama neyden bahsettiğinizi gerçekten anlamadımBunların size anlattıklarımla ne gibi bir ilgisi var üstelik?”  

Özetle şunu demek istiyorum genç adam. Karın belki de sana görünmek istemiyor olabilir.” 

Bu lafın ardından birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Ne diyeceğimi bilemedim. Bakışlarımı önümdeki şarap bardağıma dikerek sessizliğe gömüldüm. İhtiyar elini omzuma attı.   

Neyse genç adam. Geç oldu. Gözlerim de kapanmaya başladı artık. Ben yoluma bakayım.” 

Üstünü başını düzeltti ve otelin merdivenlerini tırmanarak gözden kayboldu. Şimdi, barda tek başımaydımİhtiyarın söyledikleri, kafamda tekrar tekrar ve ağır ağır yankılanmaya devam etti. Kadehi kafama diktim ve kalan şarap şişesini alıp odama çıkmak için merdivenleri çıkmaya başladım. Arkamdan birsinin “İyi geceler efendim.” diye seslendiğini duydum. Kim olduğunu göremedim. Merdivenleri tırmanırken “İyi geceler Muammer veya Muharrem.”  diye seslendim.  

Odaya geldiğimde sabah olmak üzereydi. Hava lacivertin aydınlık bir tonuna sahipti ve ışığı da sanki odayı koyu bir yorgunluğa boyuyordu. Sigara paketimdeki son sigaramı da yakıp şişenin dibinde kalan şarabı kafaya diktimUyku. Bana şu an iyi gelecek tek şey uykuydu. İhtiyarın söyledikleri kafamdaydı. Ne kadar uyuyabilirdim bilmiyorum. Yatmaya hazırlanıyordum ki koridorda tekrardan aynı ayak sesini duydum. Aynı gölge kapımın önünde yeniden durdu. Tam kapıyı açmak için doğrulmuştum ki o sırada çalan telefonun sesiyle irkildim. Telefonu açtım. Bir yandan kapının altındaki gölgeye bakmaya devam ediyordum. 

“Eve gel. 

Telefondaki karımdı. Cevap vermek için şaşkınlığımın geçmesini bekledim. O sırada bir şey kapımın altından odanın içine doğru yuvarlandı. Bir elimle telefonun ahizesi hâlâ kulağımdayken diğer elimle yuvarlanan şeyin ne olduğuna bakma için eğildim. Elimle yeri biraz yokladıktan sonra aradığımı bulmuştum. 

Ve karım tekrardan konuştu. 

Seni görmek istiyorum.” 

Bulduğum şey beyaz ve yuvarlaktı. Misketten biraz daha büyüktü. Döndürüp baktığımda, üzerine sanki mürekkepten damlamış gibi küçük mavi lekeler bulunan camdan bir göz olduğunu fark ettim.

Önceki / Previous MANDEVİLLA
This is the most recent story.