Bir fincan çay alıp oturdum karşısına ihtiyarın. İhtiyar dediğime bakmayın aslında kendisi 78 yaşında ama gençliğinde çok çalıştığı her halinden belli çakı gibi bir adamdı. Gözleri daha önce hiçbir seyyahın uğramadığı yerler kadar derindi. Bakışlarında neden olduğunu bilmediğim yahut bilmek istemediğim bir anlam ve yüzünde ise bir melodram vardı. Elleri; ihtiyarlıktan olsa gerek; ara ara titriyor, bunu her hissettiğinde onları bir yerlere sabitlemek istiyordu. Gözlüklerinin üstünden kısa bir süre ne istediğimi sorar gibi baktıktan sonra neden orada bulunduğumu hatırladı.  

 “Tabi ya röportaj için gelmiştiniz. Biraz soluklanın da anlatayım.” dedi öksürüp sesini düzelterek.  

 Anlatacağı her şeyi harfiyen biliyordum. Buna rağmen bu öyküyü ilk defa dinleyecekmiş gibi gözlerimi gözlerinden ayırmadan “dinliyorum” diyebildim. 

“Ellili yılların başıydı. Ben daha on-on iki yaşlarındayım. Okullar açılalı epey olmuş, babam beni okula salmıyor diye dertleniyor ama sesimi de çıkaramıyordum. Çadırların arasında bir köşede pusmuş kara kara düşünüyordum ki elçinin yani tarla sahibine hesap vermekle mükellef kişinin bana doğru yaklaştığını gördüm. Önümde koca bir pamuk çuvalı,  beni çuvalın arkasında fark etmez diye düşündüm. Yanlış düşünmüşüm. Konu para olunca bu elçiler iğne deliğinden dünyayı görürler. Elçi aniden babama: “Mehmet Efendi oğlun çalışmayacaksa ona yevmiye yok.” diye bağırdı. Babamın sinirle açılıp kapanan burun deliklerini ve etrafa attığı sert bakışları fark ettim. Bizim zamanımızda babamızın bir şeyi izah etmek için konuşmasına gerek yoktu. Bakışından; aç mı, sinirli mi, mutlu mu, borcu mu var, her bir şeyi anlar ona göre davranırdık. Akşam yemeğinde sofrada kimi yanına oturtursa onun başını okşamış sayardık. Sevgisini gösteremezdi. Ama biz sevdiğini bilirdik. Daha doğrusu hissederdik. O gün de o bakıştan hem babamı zor durumda bıraktığımı hem de paraya ihtiyacımızın olduğunu anlamıştım. Kalkıp canla başla Çukurova’nın uçsuz bucaksız pamuk tarlalarında pamuk toplamaya başladım. Beni böyle hırsla işe sarılmış görünce daha çok sinirlendi.” Madem böyle it gibi çalışacan ne diye laf işittiriyon “dedi. Boynumu büktüm. Gözlerim doldu, görmesin diye yere eğdim yüzümü. Neme lazım görse bir fırça da o yüzden yerdim ” dedi ve duraksadı. Gözleri dolmuştu. Bu defa ona kızacak kimse olmamasına rağmen yüzünü yine yere eğdi. Birkaç dakika sessizliğin ardından dingin ses tonuyla anlatmaya devam etti ihtiyar.
“O sene haziran ayının başında babam bir eşek almıştı. Daha hayrını görmeden eşek sen sağ ol. Borca da almıştık ya. Bize de ölmüş eşeğin parasını ödemek için eşeğin yerine  çalışmak düştü. Babamla beraber anam, bir de küçük kardeşim Ahmet geldi o sene tarlaya. Kardeşim küçük olduğundan anam onu bir yere bırakamazdı. Zavallı kadın lohusalığını bilmeden tarlada tırpanda oradan oraya vururdu kendini. Öğlen ara verirdik yemek için. Yemek dediğim de işte şekerli suyun içine doğranmış birkaç parça kuru ekmek. Ama nasıl tatlı gelirdi o yorgunluğun üstüne. Tasın dibindeki erimemiş şekeri azıcık daha suyla karıştırır kafama dikerdim. Sonra çalışmaya devam ederdik. Akşam olup yevmiyelerimizi alacağımız zaman babam hemen duracağım yeri biraz yükseltir, beni de adamdan saysınlar da büyük adam parası versinler diye uğraşırdı zavallı. Elçi bazen yutar bazen yutmazdı bu numarayı. Paramızı alıp çadıra dönerdik. Hepsini kuruşu kuruşuna babamın avucuna sayardım. O paradan kendime ayırmayı zerre miskal kadar geçirmezdim aklımdan. Ama gece çadıra dönüp anamın hazırladığı yer döşeğinde uykuya dalmadan önce tek bir şeyin hayalini kurardım. O zamanlar yeni çıkmıştı o göstergeli saatler. Köyde, bir ağanın bir de Rıfat hocanın oğlunun kolunda vardı onlardan. Okula da getirirlerdi bazen. Ben ise haftalık dergiyi bile alamaz, öğretmenden dayak yerdim. O saatten nasıl alacaktı ki babam? Bendeki de hayal işte. “ 

 Uzunca bir süre sessiz kaldı. O günleri tekrar yaşıyor gibiydi. Eski günleri mi özlemişti, fukaralığına mı kızgındı anlaşılmıyordu yüzünden. Bazen kafasını sağa sola sallayıp tebessüm ediyor, sonra aniden aklına kötü bir şey gelmiş gibi kaşlarını çatıyordu. Her halini aklıma kazımaya çalışıyordum bu ihtiyarın. Yüzünün tüm ayrıntılarını, damarları belirgin ellerinin titrek duruşunu… Her anı belleğimin en derinine nakşetmek istiyordum. Uzunca süren sessizliği bozan yine kendisi oldu.
“Dergi için miydi bu röportaj?” dedi
“Evet efendim” dedim kararsız bir sesle.  Anlatmaya devam etti.
“O sonbahar boyunca çalışıp ölmüş eşeğin parasını çıkardım neyse ki. Köydeki tüm yaşıtlarım bir zaman benimle “ölü eşek” diye dalga geçtiler. Okul hayal olmuştu artık. Bıyıklarım falan da terlemeye başlamıştı. Dediler ki bitişik köyde bir atölye var bir de usta. Onun yanına var, bir zanaat öğren iyisi mi. Kalktım gittim öteki köye. Buldum Rasim ustayı. Usta ama ne usta… Şimdikiler gibi hava cıva değil. İşi bana bir güzel öğretti amma severek amma döverek. Öğretti işte. Onun yanında dört kış geçirdim, koca delikanlı oldum. Aynı köyden bir de kız buldular bana. Tazecik, ay gibi bir kız. Tek göz bir eve evlendik. İlk başlarda her şey iyiydi. Çalışıyordum ama köyde ne iş olurdu ki? Birinin kapısı takası kırılsın da gideyim iki kuruş para kazanayım. Çoğu yaşlıdan el emeği de almazdım. Geçim derdi iyice sarınca o seneler Almanya’ya işçi olarak giden ağabeylerimizden de güç alarak kalkıp Almanya’ya gittim. Almanya hiç anlatıldığı gibi değildi. Köyünden kalkıp dilini kültürünü bilmediğin bir yere gitmek kolay mı? İki ayrı işte çalıştım. İşime tam zamanında gider, yevmiyemi tam almaya çalışırdım. İlk zamanlar en büyük hayalim bir an önce  paramı biriktirip dönmekti. Senede iki defa memleketime gidip sevdiklerimle hasret gideriyor sonra geri dönüyordum. Sonra ne olduysa işte… Oralara çok mu alıştık nedir? Memleketten iyice kopmaya başladım. Hafta aşırı yazdığım mektuplar aylar sürmeye başladı. “ 

Tam bunları anlatırken içten içe bozuluyordum ama fark ettirmemeye çalıştım. İhtiyar konuyu anlatmaya devam etti.  

“Bir gurbetçi olarak memleketten kopup Almanya’ya yerleşme hikâyem bu işte. Orada kendime yeni bir hayat kurdum. Adına hayat denirse tabii. Keşke gâvur ellerin büyülü rüyasını memleketime değiştiğim o güne geri dönebilseydim. En başa sarabilseydim. Sarabilmek ne mümkün? Neden sonra  “paranı da kazandın dön yurduna” diyenler çıktı ama araba devrilince yol gösteren çok olur ” dedi.  

 Pişmanlıkları vardı. İçimdeki acıyı dindirmeye yetmezdi belki bu pişmanlık ama annemden defalarca dinlediğim bu hikâyeleri sahibinin ağzından duymak beni hem sarsmış hem de yaralarımın üstünü bir daha açılmamak üzere kapatmıştı. Bu hikâyenin köşe yazım için yeterli olacağını söyleyip müsaadesini istedim. Titrek elini sıkarken gözlerime uzunca baktı. Bu defa gözlüklerinin üstünden değildi üstelik. Hoşça kal dedim içimden. Elleri ellerimden kayıp giderken yanında götürdüğü tüm çocukluğuma da hoşça kal dedim. 
 

 Arkamda bıraktığım ihtiyar adam, bu hikâyeyi bir zamanlar bırakıp gittiği karısından yani annemden defalarca dinlemiş olduğumu hiç bilmedi. Tıpkı o göstergeli saati koluna hiç takamadığı gibi. Terli avucumda tuttuğum paketin içinde o zamanların göstergeli saatinden olmasa da ona aldığım bir saat olduğunu  hiç bilmedi. Ölmüş bir çocukluğun anılarıyla baş etmenin, ölmüş bir eşeğin parasını kazanmaktan daha zor olduğunu bilmedi. Koluna hangi saati takarsa taksın, takılı kaldığı tarihi ona gösteremeyeceğini bilmedi. Öylece masada kaldı babam. Ve babam olduğunu hiç bilmedi. 

Önceki / Previous Büyük Ada'dan
Sonraki / Next MANDEVİLLA