TÜRKÇE

Öykünün yazarı Meliz Elendil’in illüstrasyonudur. (@kasasagiart)

Bazen üzülürken, bir yandan da çektiğim acıdan zevk aldığım oluyor. İçimde bir yerlerde, Dünya’dan Satürn’e kadar olan uzaklıkta, bir değerlendirme ofisi var. Bu ofisin varlığını hissediyorum, deneyimlerimin not edildiği sırada klavyeden çıkan sesleri duyuyorum, hangi duyguyu ne kadar yoğun hissettiğimi gösteren bir göstergenin bir buhar treni gibi bağırışını da duyuyorum. İçimi duman kaplıyor, göz gözü görmüyor. Oksijen nemleniyor. İşte o zaman acı çekiyorum.

O acı içimde dört dönerken, soğukkanlı bir ruhun arkada karnını doyurduğunu resmen
görüyorum. Acıya kollarını açıyor, bir nevi aşkla selamlıyor onu. Buharını annemin henüz
pişirdiği kekin dumanını içine çeker gibi bir iştahla çekiyor içine. Dudaklarını yalıyor. “İşte bu…”
diyor sonra. “Öyle güzel oturacak ki bu boşluğa…”

“Ne boşluğu?” diye soruyorum. Midesini gösteriyor.

“Sen acıya açsın, çünkü güç istiyorsun.” diyor. Onun yıllardır içimde büyütmeye çalıştığım
hayata karşı gücüm olduğunu fark ediyorum nihayet. Buharın ardından aç gözlerle bakıyor
bana.

“Nasıl gidiyor, doyacak gibi misin artık?” diyorum. Çünkü her acı bana daha fazlasını
kaldıramayacakmışım kadar zor geliyor.

“Eh işte,” diyor diliyle dişlerinde kalan küçük parçaları da yakalayarak. “Büyüdükçe porsiyonlar
da büyüyor tabi…ama doymak derken neden bahsettiğine göre değişir.”

“Nasıl yani?”

“Bak…Yemekten farkı yok aslında. İki seçenek vardır, açık büfeden sadece doyacağın kadarını
almak ya da midenin dolup dolmayacağını umursamadan herşeyi tatmak istemek. Yani göz
doyması, anlatabildim mi? Kendi gücünü nasıl doyuracağına kendin karar veriyorsun.”

Başımı salladım. Bacaklarını midesine yer açmak istercesine uzattı. Sonra eliyle yanına
oturmamı işaret etti. Oturdum. Bacaklarım küçük bir kız çocuğu gibi havada kaldı. “Sen,” dedi.
“Sen ne yediğini bilmeden yiyorsun, sadece mideme atıyorsun birşeyleri ama çoğunun besin
değerini bilmeden yapıyorsun bunu. Çektiğin acıyı, edinmek istediğin güce göre
ayarlayamıyorsun. Plansız acıların var. Ha ben her türlü yerim, hepsi de bana oradan buradan
birşeyler katar ama, sonuç dengesiz şişen bir balon gibi ucube birşey çıkabilir.”

“Bugünkü nasıldı peki?”

Gülümsedi. “Bugünkü tam yerine oturdu.”

“Sevindim…”

Bir süre sessiz kaldık. Değerlendirme ofisi hiç durmadan çalışıyordu. Dünyada algıladığım
herşeyi saniyesi saniyesine kaydedip onları hayvanat bahçesinde, kafesin ardında bekleyen
maymunları andıran açlıklarıma pay ediyorlardı. Güç, ellerini bütün vücudunun üstünde
dolaştırmaya başladı, bu sırada vücudundan pembe, jöle kıvamlı bir nesne çıkıyordu. Onu garip
bir tutkuyla izledim. Gözlerim pembe jölenin çıktığı her noktayı takip ediyordu. Sağ elini sol
omuzundan aşağı doğru süzdü, sonra her parmağını teker teker, ineğin memesinden süt sağar
gibi sağdı. Ardından diğer kolunda aynı şeyleri tekrarladı. Jöle yeteri kadar birikince onu havaya
bırakıp buharın taşımasına izin verdi. Jöle yavaşça ilerledi ve sivri dişli üç adet köpek tarafından
saniyeler içinde parçalanıp yutuldu. Pembe parçalar hızla gözden kaybolurken, içimde orgazma
yakın doyumda bir titremenin dolaştığını hissettim.

“ Güzel değil mi?” Güç çapkın bir tavırla dudaklarını araladı. “Az önceki senin acıdan ve
gücünün artmasından dolayı duyduğun zevkti.”

“Kısa sürdü.” dedim.

“Zevkler çabuk tüketilir.” diye cevap verdi. “Yine de kabul et, seni acıya sürükleyen ve beni
doyuran aslında o pembe jöleye duyduğun arzu. Bir nevi döngü bu.”
İçimdeki titremenin artçıllarını kasıklarımda duyarken başımı yana yasladım.
“Ne zaman doyacaksın?” diye sordum.

“Yığmaktan vazgeçip biriktirmeye başladığında.” diye cevap verdi.

“O zaman jölesiz kalacakmışım gibi hissediyorum.”

“Zevki araç olmaktan amaç olmaya çevirdiğinden.”
İç geçirdim. Her şeye bir cevabı vardı. Normal, onun böyle olmasını ben istiyordum. Fakat
garipti ki, Güç onu doyurdukça bana yabancılaşıp kendine ait bir kişiliğe bürünüyordu.

Aniden içeriye yığılan safran kokulu kelebeklere başımızı çevirdik. Dengesizce oraya buraya
uçuşuyorlar, ofiste paniğe sebep oluyorlardı. Güç kelebeklere alaycı bir tavırla bakıp bana
döndü. Gözlerinde parlak, oyunbaz bir ifade vardı. Anlamıştı, ne düşündüğümü ve ne
hissettiğimi saklayamamıştım.

Sonra gözlerini benden ayırmadan alnını benimkine yapıştırdı. Nefeslerimiz birbiriyle
kesişiyordu, safran kokusunu birbirimizden alıp veriyorduk. “Korkuyorsun.” dedi. “Korkundan
duyduğun acının lezzeti için ayırdığım bir yer var içimde, hemen sol üstte…”

Sonra ağzını bir balıkçıl gibi sonuna kadar açtı, küçük dilinin ardındaki bademciklerin iki perde
gibi açılışını, yemek borusunun karanlığının ardındaki midesini gördüm. O kadar yediriyor
olmama rağmen bomboştu, ne kadar eşya koyarsam koyayım bir türlü dolduramadığım dev bir
oda gibi. Tereddüt etmeden elimi boğazından içeri soktum, küçük dilinin ıslaklığını ve
bademciklerinin titreşimini tenimde hissederken iyice yemek borusundan aşağıya indim.
Parmaklarımı sola doğru çevirip biraz ilerlediğimde, Güç’ün gözleri ile benimkiler kesişti. Doğru
yere dokunduğumu söylemek istercesine gözlerini bir kez kapatıp açtı. Ne zaman doyuracağımı
bilmediğim o noktayı, pek birşey hissetmeden parmaklarımla turladım, ardından kolumu
yavaşça Güç’ün midesinden çekip aldım.

“Nasıl yapacağımı bilmiyorum.”

“Nasıl yapacağını bilmediğin için duyduğun endişe, nasıl yapacağını öğrenmeye başladığında
duyduğun heyecan, nasıl yapacağını öğrendiğinde hissedeceğin özgüven. Bunların hepsi için
midemde yer var.” dedi.

“Çöpçü.” diye geçirdim içimden. Hemen ardından “Hayır aslında çöp öğütücüsü.” diye düzelttim
kendimi.

“Ne sandın, sen bir çöplüksün.” dedi gülerek.

“Ne zaman boşalacağım peki?” diye sordum. “Yığmaktan vazgeçip biriktirmeye başladığında.”
diye cevap verdi.

ENGLISH

Meliz Elendil’s illustration for her short story (@kasasagiart)

Sometimes when I’m in pain, I seem to enjoy the suffering I am experiencing. Somewhere within me, at a distance between Earth to Saturn, there stands an evaluation office. I feel the presence of this office; I can hear the sound of keyboards clicking as experiences are being archived; I can hear the indicator, showing the intensity of my emotions scream like a steam train. Steam fills my body, vision is gone. Oxygen gets humid. And that’s when I feel pain.

As that very pain surrounds me, I can almost see a cold blooded soul fill its stomach. It opens it’s arms, welcomes it in a loving manner. It inhales the steam hungrily, like it’s coming from my mother’s freshly baked cake. It licks it’s lips and says, “This is it…This will fit right into the gap.”

“What gap?” I ask. It shows it’s stomach and says, “You are hungry for pain, because you want power.” I realize, at last, that it is literally my power to live, which I tried to feed and grow within me for years. It looked at me with hungry eyes, from behind the steam.

I ask, “How is it going, are you fulfilled?” Because every pain I experience makes me struggle like I will not be able to take even a little bit more. “Not really,” it says as it clears the leftovers from it’s teeth. “As I grow, portions grow too… But it depends on what you mean by fulfillment?”

“How come?”

“See, it is not much different than eating. There comes two options, to get as much as you need from the open-bar or to taste everything from the bar, regardless of your point of fulfillment. You decide which one to choose for yourself.”

I nodded. It spread it’s legs in an effort to make room in it’s stomach. Then it asked me to sit beside it. I sat down. My legs didn’t touch the ground, like a little kid. “You,” it said, “you eat unconsciously. You just throw things to my stomach without knowing it’s nutritional values. You fail at balancing the pain you are under to the power you seek for. You are full of unplanned
sufferings. I will eat whatever you give me, I don’t distinguish. But I might end up like an eerily filled balloon, all freaky.”

“How was today’s pain?”

He smiled. “Today’s was right on.”

“I’m glad…”

We kept quiet for a while. The evaluation office was constantly active. They archived every little thing I perceive in the world and fed them to my animal-like hunger. Power, began touching it’s body, extracting a pink jello-like object out of its pores. I watched it with an awkward passion. My eyes followed each and every point the pink jello squeezed out. It glided it’s right hand from the top of it’s left shoulder and then milked it’s finger one by one, as if it was milking a cow. Then it repeated this routine with the other side. When there was enough jello, it left it in the air and steam carried it in midair. It moved slowly and then three dogs shattered it into pieces and swallowed it. As the pink parts disappeared rapidly, I shuddered inside, almost as fulfilling as an orgasm.

“It’s good, right?” Power parted it’s lips in a naughty manner. “What you felt was the pleasure from the pain and power it brought with it.”

“It didn’t last long,” I replied.

“Pleasures whittle of quickly,” it answered. “But admit it, what drags you towards pain and what feeds me is the desire you have for that pink jello. It’s like a cycle.”

As I felt the orgasmic shudders of before come back in waves, I gently laid my head to the side.

“When will you be full?” I asked.

“When you stop piling them up and start collecting,” it answered.

“But then I feel like the pink jello would disappear.”

“That’s because you see pleasure as a purpose instead of a channel.”

I heaved. It had an answer for everything. Which was normal, I wanted it to be like that. But weirdly enough, as power fed it, it grew away from me and began to form another identity for itself.

All of a sudden we turned to look at the saffron scented butterflies that piled up inside. They flew from side to side, unbalanced and caused a riot in the office. Power, looked at the butterflies in a wry manner and turned towards me. I could see a glimpse of playfulness in it’s eyes. It understood; I couldn’t hide my thoughts and feelings.

Then, without parting it’s eyes from mine, it came towards me and leaned it’s forehead on mine. Our breaths collided, we exchanged the saffron smell. “You are afraid,” it said. “I have a gap reserved for the pleasure you feel from the suffering fear brings; it’s on the top left…” Then power opened it’s mouth wide like a kingfisher, I saw it’s tonsils open like curtains right behind the uvula and the stomach attached to the dark hallway of the esophagus. It was empty, even after everything I fed it with. It was like a giant room which I fail to fill despite everything I throw inside it. I stuck my hand inside it’s throat without hesitation. As I felt the dampness of the uvula and the vibrations of the tonsils, I kept on pushing forward. When I finally turned my fingers to the left and proceeded, Power’s eyes met mine. It blinked once, like it was trying to approve I have come to the right sport. I touched around that spot without feeling anything and then plucked out my arm out of Power’s stomach with quite a struggle.

“I don’t know how to do it.”

“The worry you feel because you don’t know how to do it, the excitement you feel when you
figure out a way to do it, the confidence you will build when you finally do it. I have room for all
of these in my stomach.”

“Hoarder.” I thought to myself. “No, actually a garbage disposer.” I corrected my point.

“What did you expect? You are a hoarder,” it said with a grin.

“When will I be clear?” I asked. “When you stop piling and start collecting.” Power answered.

Önceki / Previous Borges, Calvino, Eco – Üstkurmaca Felsefeleri
Sonraki / Next Behçet Çelik