K24’ten alınmadır.

25 Ekim 2018’de Columbia Üniversitesi’nde “Edward W. Said Anma Konuşması’nı yapan Hisham Matar’ın konuşma metni, Yasemin Çongar tarafından yazarın özel izniyle Türkçeye çevrilmiştir.

Hisham Matar – Misafirler / The Guests

Bazı rüyalar hafızadan silinirken diğerleri niçin kalıcı oluyor, üstelik sadece hafızada bütün canlılıklarıyla korunmakla kalmayıp tarifsiz birtakım vesilelerle niçin hatırımıza geliveriyorlar emin değilim. On yıl önce böyle bir rüya gördüm. Edward Said bizim eski yemek odamızda, çok iyi hatırladığım o mavi halının üzerinde oturuyor. Vakit gece. Sırtını, içinde tabakların, bardakların, fincanların durduğu büfeye dayamış ama rüyada büfe bunlarla değil, kitaplarla dolu. Rüyamdaki Edward Said otuzlu yaşlarının ortasında; benim rüyayı gördüğüm zamanki yaşıma yakın. Yanında, yerden yükselen kitap yığınının boyu göğüs hizasına geliyor. Kucağında bir kitap açık; ne olduğu hakkında hiç fikrim yok. Esasen o yığındaki kitapların hiçbirinin ne olduğunu söyleyemeyecek durumdayım, fakat rüyamda, kitaplar Said’inmiş gibi görünmüyorlardı. Kesinlikle benimmiş gibiydiler. Ve Said’in yüzündeki hem bu kitaplara, onların yüküne ve hazzına, sahip olmanın verdiği şükran duygusunu, hem de kitapların ona hissettirdiği yılgınlığı yansıtan ifade de ona ait bir ifade değildi.

Rüyadaki yemek odası, ailemin memleketimiz Libya’daki diktatörlükten kaçtıktan sonra Kahire’de oturduğu apartman dairesindeki yemek odasıydı. Durumumuz sıra dışı değildi kesinlikle; Londra gibi Kahire de nice Arap sürgünün gittiği bir şehirdi. Ailemin oraya varmasından otuz yıl önce, Edward Said’in ailesi de Mısır’ın başkentine yerleşmişti. Aile fertleri 1948’de birer mülteci hâline getirilmiş, Said’in doğduğu ve büyüdüğü Kudüs’ten kovulmuşlardı. Benim ailemin geçici sürgünü ömür boyu devam ettiyse de, Kahire’deki o günlerde ve ardından çok uzun bir süre, bir iki yıl içinde Libya’ya dönüp Trablus’taki hayatımıza yeniden başlayacağımız yönünde gerçekçi bir umuda sahiptik. Said’in ailesi içinse durum farklıydı sanırım. Onlarınki daha büyük bir trajediydi; yabancı işgalini, ve toprak gaspı yoluyla kaynakların çalınması gibi yaygın sömürgeci uygulamaların yanı sıra, üçüncü bir unsuru daha, toprak üzerinde teolojik hak iddiasını da kapsıyordu ve, bu nedenle, ailesinin yaşadıkları, o yılların genç Edward’ına bile uzun vadeli bir sorun olarak görünmüş olmalı. Çocuk hâliyle Edward’ı, yalnızlığının durgun saatlerinde, şimdi artık yabancılar tarafından işgal edilmiş olan Kudüs’teki yatak odasında düşüncelere dalmış hâlde hayal ediyorum, anne babasıyla kardeşlerinin yatak odalarını, akrabalarının ve birlikte büyüdüğü arkadaşlarının yaşadığı komşu evlerin yatak odalarını zihnimde canlandırıyorum: Bu bir gasp edilmiş evler krokisi. Said’in, kimi yurtsuzlaştırma eylemlerinin sessizce ve kendiliğinden algılanmasına uygun biçimde, memleketinin ve memleketiyle birlikte de kendisinin çok özel bir tür şiddet altında, onları oradan kazıma niyeti taşıyan bir saldırı altında olduklarını kavradığını hayal ediyorum.

Ailemin Mısır’daki hayatının o ilk yıllarında, hafta içi her sabah çok erken bir saatte sokağımızda dikilir, gittiğim Amerikan okulunun otobüsünü beklerdim. Otobüs, büyük ve sarı ve ölçeğe aykırı hâliyle uzaktan her belirdiğinde bana düpedüz inanılmaz görünürdü. Okul şehrin banliyölerinden olan Maadi’deydi. Burası, geniş caddeleri, uzun boylu okaliptüs ağaçları ve bahçe içindeki villalarıyla, Amerika ve Britanya’dan gelenlerin yaşamayı seçtikleri yerdi.

Hisham Matar

Okul arkadaşlarımın çoğu Amerikalı diplomatların, ajanların ve askerî personelin çocuklarıydı. Kahire’ye, Mısır’a ve Araplarla ilgili her şeye karşı garip bir ilgisizlik içindeydiler. Birleşik Devletler’e dönünceye kadar nefeslerini tutmuşlardı âdeta. Günlük sandviçlerimizin yapıldığı ekmek bile Amerika’dan getiriliyordu. Okulum beni bir Amerikalıya dönüştürmek istiyordu, Edward Said’inki ise ondan bir İngiliz yaratmak istemişti. Benim okulum gibi Maadi’de ve benimkine kısa mesafede olan Victoria Koleji, o zamanlar, Said’in sözleriyle, “aslında Britanyalılar gittikten sonra idareyi devralacak olan Arap ve Levanten yönetici sınıfını yetiştirmek için kurulmuştu.” Said’in hayatı ve eğitimi, onu ilk andan itibaren, Arap toprakları üzerindeki Batı hükümranlığı gerçeği ile Arap bağımsızlığının ve egemenliğinin hayali arasındaki fay hattında konumlandırmıştı. Ben, Kahire’deki o Amerikan okulundan sonra okumak için Britanya’ya, sonra da üniversite için Londra’ya geldim. Yıllar sonra burada, 2009’da Said’le ilgili o rüyayı görmemden birkaç ay sonra, Columbia Üniversitesi’nde, tam da Said’in —doktorasını, tesadüf bu ya, Joseph Conrad üzerine yaptıktan sonra— İngiliz Dili ve Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü’nde bir iş bulup 1963’ten 2003’teki vakitsiz ölümüne dek akademik kariyerinin tamamını geçirdiği yerde, bir konferans vermeye davet edildim. Konuşmamı yaptım ve bir yıl sonra, hâlen her sene sonbaharın bir bölümünü Manhattan’da geçirerek ders vermeyi sürdürdüğüm Barnard Koleji’nde —Columbia Üniversitesi’nin beşerî bilimlerde uzmanlaşmış kadın koleji— bir görevi kabul ettim. Dolayısıyla o rüyayı hem o sırada yaptığım işle ilgili olarak kendimle sürdürdüğüm içsel bir konuşmanın parçası hem de, aynı zamanda, Edward Said’in üniversitesinde ders verdiğim sömestrlerdeki hayatıma— okumak, öğrenmek ve öğretmekle geçen bir hayata— ilişkin bir kehanet sayıyorum.

*

Belki de hayal gücümün ya da bilinçaltımın veya rüyalarımızı kaleme alan şey her ne ise onun, o rüyanın kahramanı olarak Edward Said’i seçmesi tesadüf değildi. Hayatımın o günlerinde özgürlük arayışındaydım. Genişlik duygusunun hasretini çekiyordum. Ve Said, o günlerde benim gözümde, bugün de olduğu gibi, dağarcığı alışılmadık denli geniş olan bir düşünürdü. İçinden geldiğim kültür ve içinde yaşadığım kültürden sıklıkla bir zıtlık ya da çatışma çerçevesinde —benim doğru, ilginç ya da yararlı bulmadığım görüşlerle— söz edilen çekişmeli bir dönemde büyürken, Said’in çalışmaları bana hem bu rahatsızlığın analizini sunuyor hem de daha geniş bir yelpazeye bakmak için açıkça çağrı yapıyordu. İnsanın zihnini meşgul eden ve merak duyduğu konuların, kültürel aidiyetlerince peşinen belirlenmiş olmaktan ziyade, bir hümanistin kişisel tutku ve ilgileriyle de şekillenebileceğini gösteriyordu. Said’in aklı ve iştahı bana büyük bir güven verdi. Başka bazı düşünür, şair ve sanatçılarla birlikte Said de, bütün bir sanat ve düşünce tarihinin çok sahici ve dolaysız bir biçimde bana ait olduğuna kanaat getirmemi sağladı. Onun tavrı yaratıcı sorgulama cesaretine yönelik sürekli bir övgüyü kapsıyordu, dolayısıyla da meraksızlığın ve önyargının sınırlamalarına karşı düpedüz bir hakaretti.

Şarkiyatçılık’ı ilk okuduğum zamanı çok net hatırlıyorum. Üzerimde entelektüelden ziyade psikolojik bir etkisi olmuştu. Bir kültürün diğerine hükmetmek için kullandığı o karmaşık taktikler ağını ve mitlerin, o vakitler genç bir adam olan bana kavranması imkânsız görünen ve bu yöndeki yarım yamalak her girişimin de delilik veya bâtıl inanç ya da daha beteri mübalağa ile suçlanma riskini beraberinde getirdiği o gölgeli hayaletlerin, bu projenin nasıl da ayrılmaz bir parçası olduğunu su yüzüne çıkarmıştı. Said çarpıtmalarla dolu dallı budaklı bir sisteme dayanan bir rejimi teşhir ediyordu ve bunu böylesine sarsılmaz bir sebat ve berraklıkla yapması beni derinden etkiliyordu. Kelimenin tam anlamıyla nabzımı hızlandırıyordu.

Hâlâ üniversitedeydim ve Said gibi yazarları ancak arada sırada okuyordum. Küçük kitaplığımın bir bölümünde, Aristoteles ve İbn Rüşd, Schopenhauer ve Spinoza ve Kierkegaard vardı. Bazen de, Said’in de düzenli yazarlarından olduğu London Review of Books’u alırdım. Fakat en çok ve daha doğal bir ilgiyle okuduğum şeyler şiir ve romanlardı. Birilerinin beni hatırladığı duygusuna kapılmaktan kaynaklanan o tarifsiz teyit hissini yaşadığım, kendi deneyimlerimden kesitlere, kendi bilincimin yansımalarına rastladığım yerler onlardı. Şiir ve kurmaca bir zihniyeti, bir duygu ve düşünce alanını temsil ediyordu. Şiirin ve kurmacanın, benim kişisel kavrama hırsımla bir ilgileri vardı.

O sıralarda ziyadesiyle ilgimi çeken ve sonraki yıllarda da dönüp bakmaya devam ettiğim yazarlardan biri Joseph Conrad’dı. İnsanların birbirine denk düşmeyen kaderlerine, insanî arzuların karşı koyulmaz gücüne, âmirâne bir açıklamanın yokluğuna, hakikatle insan aklı arasındaki tutarsızlıklara, aldatmanın tabiatına, kefaret ihtiyacına, ve belki de bunların hepsinden daha yakıcı biçimde —ki bu bir tema olmaktan ziyade Conradvari bir tavırdır— ancak Conrad’ın yazısının gizli derinliklerinde hissedilen ve, inanıyorum ki, onun en uçucu ve en akışkan düzenlemeleri, geçici bir idraki ve günlük hayatın inceliklerini dahi kelimelerde yakalama ihtiyacının belirtisi olarak kendini gösteren dil endişesine olan düşkünlüğü…

İşin garibi, beni Edward Said’le tanıştıran Joseph Conrad olmuştu, tersi değil. Conrad’a olan tutkum, onun büyüsüne kapılan başkalarına yöneltmişti beni ve, tabii, Said’in de Conrad’ın yapıtlarına hiç azalmayan bir ilgisi vardı. Conrad’ın mektuplarıyla kısa hikâyelerinin incelenmesine odaklanan doktorası, Said’in ilk kitabıydı, Joseph Conrad ve Otobiyografide Kurmaca adını taşıyordu. Filistinli akademisyen, bunu izleyen kırk yıl boyunca Conrad üzerine yazmayı esasen hiç bırakmadı. Said’in son döneminde yazdığı anı kitabı Yersiz Yurtsuz bile, onu dolaylı biçimde romancının hayatı ve eseriyle, ve kurmaca ile otobiyografi arasındaki o müphem mesafeyle ilişkilendiriyor. Said için Conrad pes sesli bir notaydı, kullanmayı pek sevdiği o tasvirle kendisinin “cantus firmus”u[1], senfoninin melodik yapısıydı. “Hiç kimse,” demişti Said, “kaybolmuşların ve yönünü yitirmişlerin kaderini [Conrad’dan] daha iyi temsil edemez.” Conrad, başka kimseyle sürdüremediği türden bir konuşmayı sürdürebileceği gizli bir fail veya gizli bir ortak sunuyordu Said’e. İki adamın biyografilerinin birçok ortak özelliği vardı: işgal edilmiş bir anayurt, anadilden sürgün edilmiş olmak, yurt edindikleri ülkelerde her ne kadar bu ülkeler onları yabancılaşma ve yersizlik duygusundan tümüyle koruyup iyileştirememiş olsa da elde ettikleri istisnai başarı. Aynı zamanda çok daha mahrem bir şeyi paylaşıyorlardı: yeni tanışılan birine hızla anlatılabilmeyi imkânsız kılacak denli karmaşık olan maceralarla dolu birer yörüngeleri ve kendileri hakkında kısa konuşmayı zorlaştıran hayatları vardı —hâliyle de bu konudan sonuna kadar uzak durmak işlerine geliyordu. Mesela, benim hayatıma bakın. Nereden geldiğim ve yaşadığım yerler konusunda kafanızı karıştırmış olmam muhtemel. Ve eğer sözü uzatmamayı aklıma koyup kendimi elimden geldiğince iyi anlatmaya çalışacak olursam —mesela, New York şehrinde doğduğumu ve üç yaşındayken ailemle Libya’ya döndüğümüzü ve dokuz yaşında Kenya’ya, sonra da Mısır’a ve on beş yaşında Britanya’ya yerleştiğimi ve son sekiz yıldır sonbaharlarımı Manhattan’da geçirdiğimi size söylersem— muhtemelen böyle bir seyahat rotasına yol açan nedenler konusunda yeni soruları kışkırtmış olurum. Başka deyişle, işin özüne gelmemiz biraz daha uzun zaman alacaktır. Ve işin özüne geldiğimiz zaman bile, ben kendimi tuhaf biçimde parçalanmış ya da geçici hissetmeye devam ederim, tıpkı Conrad ile Said’in, farklı nedenlerle, dünyadaki yerlerini deneyimlediklerini sandığım gibi.

*

V.S. Naipaul Conrad’ı “toplumu olmayan yazar” olarak tarif edip, onun kendisini herhangi bir yer hakkında söz sahibi yapamayacak kadar “dağınık deneyimlere sahip olduğunu” söylerken bütünüyle haksız değildi. Kuşkusuz, aynısı Edward Said için de söylenebilir. Aradaki fark ise, Said’in bir toplumu olmasa bile, bir halkının ve aziz bir davasının olmasıydı —ki bunlar, bir düşünüre yardımı dokunabilecek, onun eserine ahlakî bir otorite katabilecek olan, ancak bir sanatçı açısından illâki faydalı, hatta hayırlı bile olmayabilecek değerlerdir. Conrad’ın yönünü yitirmişlik ve yabancılaşmaya ilişkin söylemini daha vurucu kılan bir şey varsa, o da herhangi bir yerin ya da konumun sağlamlığına duyduğu güvensizlikti.

Said için, fikirsel açıdan oryantalizm, yani bir kültürün diğeri hakkında sahip olduğu yerleşik kabuller manzumesi bir tiyatroydu, bir performans mekânıydı, onun “hayalî coğrafya” adını verdiği şeydi. Bunlar Joseph Conrad’ın yabancısı olduğu meseleler değildi. İnsan onun sıklıkla handiyse manik düzeyde bir anlama ve anlaşılabilirlik iştahı taşıyan sayfalarındaki huzursuzluğu hissediyor. Conrad yanlış anlaşılmaktan ya da hiç anlaşılamamaktan endişe ediyordu. Bazı şeyleri anlatmamanın doğuracağı tehlikelerin farkındaydı. Bazı şeyleri anlatmamak, kuşkusuz, içerden olanların ayrıcalığıdır. Eğer siz ve ben aynı çevreye mensupsak birbirimiz tarafından anlaşılmak için çok fazla şey söyleme ihtiyacı duymayız: “Tam da öyle”, “Tabii ki”, “Aynen”; en sık kullandığımız sözlerden bazıları bunlar olabilir. Bir şeyleri bildiğinizi varsayamadığınız durumlar ise sizi, Conrad’ın son romanı Zafer’in başkarakteri Axel Heyst için söylediği gibi, “büyülü bir adam”a dönüşmek konusunda hem çekingen hem de arzulu kılar. Büyülü olmak demek, tıpkı Heyst’in yaptığı gibi, birçok şeyi öngörebilmek/varsayabilmek demek olmalıdır. Conrad da Said de dilin, tanıklığı ve kültürü içinde barındırdığına inanıyorlardı; dilin amaçlarından birinin bizi teşhir etmek, bize söylediğimizi sandığımızdan biraz daha fazlasını söyletmek olduğu, ve konuşan kişinin varsaydıklarının ve zannettiklerinin, her zaman kendisi hakkında, konuştuğu konudan çok daha fazla şey anlattığı hususunda Freud ile hemfikir gibiydiler.

Said eleştirmenin temel görevinin kavramak, Conrad’ın maharetinin ise ruhunu “varoluşun engin manzarası” karşısında bütünüyle teşhir etmek olduğunu yazarken, eleştirmenle sanatçı arasındaki tezadı fark etmektedir. Öyle görünmektedir ki, Conrad kavrama ön şartını gerçekleştirmeksizin yoluna devam etmeye mahkûmdur. Birçok sanatçı gibi, o da rotasını tam bilmeksizin seyahat etmiştir. Oysa Said, birçok eleştirmen gibi, haritayı dikkatle okumak ve daha önce gidilmiş yolların üzerinden geçerek, gidilecek yönü aydınlatmak zorundaydı. Oryantalizm belli bir tarihsel düzenin incelenmesiydi, ama aynı zamanda bir yön bulma ve belki de yönünü yeniden bulma çabasıydı, 20. yüzyılın son yarısında Arap âleminin tartışmalı tarihsel konumunun nasıl tespit edilebileceğine ilişkindi. Bu iki figür, Conrad ve Said, romancı ve eleştirmen, birbirine zıt yönlerde hareket ediyorlardı. En acayip yerlerde karşılaşmışlardı. Buradan onlara bakarken, insan onların bir geleneği paylaştıklarını görmeden edemiyor; şerefli serserilerdi onlar, —sabit mesleklerden ve kimliklerden kendilerini sakınıyorlardı— ya tabiatlarından ya da kökenleri ile kendilerini buldukları yer arasındaki aşılması imkânsız uçurumdan ötürü, sonsuza dek misafir kalmaya kararlı adamlardı.

*

Conrad’ı düşündüğüm zaman, denizi veya Kongo’yu veya Siyam’ı değil Londra’yı, ergen yaşta tek başıma oraya vardığım andan itibaren kendi evim yaptığım şehri düşünürüm. O ilk günü çok iyi hatırlıyorum. Yaşayacak bir yer arıyordum. Zamanım kısıtlıydı. On yedi yaşındaydım ve üniversiteye başlamak üzereydim. Yaz sonuydu ve hava güneşliydi. Daha önce hiç yapmadığım bir şeyi yapıverdim. Bayswater Yolu’nda yürürken gömleğimi pantolonumun içinden çıkardım, düğmelerimi açmaya başladım ve göğsüm çıplak kalıp gömleğin kumaşı arkamda kanat gibi uçuşmaya başlayıncaya kadar hepsini açtım. Şehrin gösterdiği hüsnükabul ve kayıtsızlıkla ilgili bir şey, sokaklarının kırışıklıklarına gizlenmiş nice sır, vadettiği ihtimaller kendimi cüretkâr ve cesur hissetmemi sağlamıştı. 1980’lerin ortasıydı. Londra Arap entelektüel hayatının merkezlerinden biriydi. Hayat tahammül edilemeyecek kadar sınırlayıcı veya tehlikeli bir hâl aldığında memleketlerinden kaçan şair ve romancıların geldiği yerdi burası; aynı zamanda, sansürden kurtulmak ve kişisel risklerin en aza inmesi sayesinde Arap gazeteciliğinin de serpilip geliştiği yerdi. İki Arap gazeteci burada öldürülmüştü ama bu nadir rastlanan, düşük ihtimalli bir olaydı. Bu nedenlerle, benim on yedi yaşındaki zihnimde Conrad buraya sığınmış herhangi bir yazardı sadece; Londra’nın bir sırdaşlık şehri olduğunu, mahremiyet ve ketumiyetle alakalı olduğunu, dillendirilen ve dillendirilmeyen kodlardaki küçük farklılıklara ve inceliklere düşkün olduğunu, içerdekilerin şehri olduğunu ve bu yüzden de kimi içine alacağı, kimi senaryonun dışında bırakacağı konusunda dikkatli olduğunu biliyordu. Polonyalı genç denizci Joseph Conrad, başkente 1880’lerde, benim ilk gelişimden bir asır önce, vardığında burası ona öyle görünmüş olmalı. O da şehrin büyüsüne kapılıverdi. Şehir onun güvenini kazandı. Tuhaf bir şekilde, imaya ve belli belirsiz jestlere yatkın olan kendi ruh hâliyle uyumlu göründü ona. Yirmili yaşlarının ortasına varmıştı ve daha o zamandan ham iddialardan ya da belki iddianın hiçbir çeşidinden hoşlanmıyordu. O zamana dek başından çok şey geçmişti. Babasını Polonya’nın bağımsızlık davası uğruna kaybetmişti, memleketinden koparılmıştı, denizde birkaç yıl geçirmişti ve, en azından bir kez kendini öldürmeyi denemişti. Rusçanın ve anadili Lehçenin yanı sıra iki dil daha öğrenmişti: Fransızca ve İngilizce. Londra’ya vardığında bütün bunlar geçmişti başından, onca dolaşmadan sonra bu şehir ona, daha sonra yazacağı üzere, şöyle görünüyordu:

insan eseri olan kudreti sayesinde cennetin kaşlarını çatmasına ve tebessüm etmesine aldırmayan devâsâ bir şehir… Orada her hikâyeye yetecek kadar yer, her tutkuya yetecek kadar derinlik, her sahneye yetecek kadar çeşitlilik, beş milyon hayatı içine gömmeye yetecek kadar karanlık vardı.

Londra saklanmak için iyi bir yerdi ya da genç Conrad’a ve onun hayaletlerine öyle görünmüştü — zira buraya hayaletleriyle birlikte geldiğini hatırımızda tutmalıyız: annesinin ve babasının hayaleti, ulusal egemenlik rüyası ve, aynı zamanda, geçmişteki bütün benlikleri —Polonyalı aristokrat; önce Fransız, sonra İngiliz ticarî gemilerinde denizci; kaçakçı; yeteneği ve şerefli kişiliğiyle tanınan saygıdeğer kaptan— beraberindeydi.

Otuzlu yaşlarının ortasına vardığında Conrad denizlerden kopmuş kendini edebiyata adamıştı. Londra’da geçen tek bir roman yazdı —Gizli Ajan ama şehre çok yakın oturuyordu ve son günlerine kadar da Kent’teki kır evinde yazmaya devam etti. Üretkenliği olağanüstüydü. Rafımda duran, yirmi dört cilde ulaşmış bütün eserlerine bakınca, Conrad’ın pazar günleri dışında her gün ortalama olarak, nihai şekline ulaşmış bir sayfa yazı yazdığı anlaşılıyor. Kurmaca dışı yazıları ve çok sayıdaki mektubu da düşünülünce, günde bin ile iki bin kelime arasında yazdığı ortaya çıkıyor.

Edward Said’in günlük yazı üretimi de buna yakın bir kelime sayısına ulaşıyordu, ancak o, romancı Conrad’dan farklı olarak, bir söyleşisinde öne sürdüğü üzere, hiçbir zaman şu üç musibetten mustarip olmamıştı: yazar tıkanıklığı, kararsızlık ve depresyon. Bütün hayatı boyunca ve otuz yıllık yazarlığı süresince de şiddetli biçimde Conrad’ın başına dert olan bu üç beladan söz etmeyi Said’in tercih etmesi ironik. Fakat belki, iki adamı da bu kadar yorucu bir çalışma temposunu sürdürmeye yönelten şey huzursuzluklarıydı. İnsan ikisinin de bir yankı odasında çalıştıkları, bunun da yerleşmeye karar verdikleri dil ve yerler üzerinde hak iddia edememelerinden kaynaklı olduğu hissine kapılıyor.

Benim son otuz yılda yaptığım gibi İngiltere’de yaşamış ve burayı kendi evi yapmaya gayret etmiş hiç kimse için bir sır değil bu: Sonradan İngiliz olmak imkânsızdır. Bu imkânsızlığın, özellikle Conrad’ın duyarlılığı açısından hem acımasızca hem de çekici olduğunu düşünüyorum. Bunun onu çileden çıkardığı zamanlar da olmuştur sanırım. Burada yaşayabilir, burasının vatandaşlığını alabilir, edebiyatını değiştirebilirdi ama hiçbir zaman asimile olamazdı. Fakat aynı zamanda, bir yere asla minnet duymamanın da bir rahatlık, özel bir tür özgürlük olduğunu hayal edebiliyorum.

En iddialı romanı olan Nostromo’nun metni üzerinde çalıştığı dönemin sonlarına doğru Conrad, kurmaca eserlerini yazarken kullanmayı sevdiği ziyadesiyle ince kâğıtla Polonyalı bir tanıdığına mektup yazmıştı. İngilizce yazıyor, yetiştirilme biçimine, Polonya’daki kısa hayatına, denizcilik günlerine ve ardından bir İngiliz romancıya dönüşmesine ilişkin ayrıntıları anlatıyordu. “Denizde de karada da,” demişti, “İngiliz bir bakış açısına sahibim ben ama bundan İngilizleştiğim sonucu çıkarılmamalı. Öyle olmadı. Benim durumumda homo duplex[2] birden fazla anlama sahip.”

Samimiyetsizlik ve ikiyüzlülük Conrad’ı ilgilendiren meselelerdi. Yokluğu tek bir yerde bulabilecekmişçesine yazıyordu. Londra’da geçen romanı Gizli Ajan’da, casus ve hikâyenin başkarakteri olan Adolf Verloc’un kimliği açığa çıkar. Artık gerçeği karısı Winnie’den saklayamaz. Kocasının gerçek kimliğiyle ve yaptığı işin trajik sonuçlarıyla yüzleşen kadın teskin edilemez bir hâldedir. Fakat kocasına soru sormaz. Ne sitem eder ne de sorgular. Bu tip tepkilerin, içinde iletişimin tesellisini ve çözüm ümidini barındırdığının farkındadır. Bunlar yerine, iletişim kurmayı tümden reddeder. Taş gibi nüfuz edilemez, boş bir sayfa gibi katı bir hâl alır ve Verloc da bunun azabını çeker. Ne yapacağını bilemez. Günlerinin büyük bölümünü ikili bir hayat sürerek geçiren bir adam olarak yaptığı en büyük hatanın, salt kendisi olduğu için sevilebileceğine inanmak olduğunu düşünür. İnsan sadece kendisi olduğu için sevilmek uğruna ne yapmalıdır? Bunun önündeki engeller nedir? Ve bir insan sadece kendisi olduğu için sevilmediğinde ne olur? İnsanın neler için sevilmesi uygundur? Ne tür bir aşkla yaşayabiliriz? Arzu ve samimiyetsizlik, memleket ve yabancılaşma meseleleri Gizli Ajan’ın içinde gezinir. Aynı konular, Said’in “[Conrad’ın] hikâyeleri arasında en ıssız olanı” diye söz ettiği “Amy Foster” adlı öyküde yeniden karşımıza çıkar.

“Amy Foster” gemiye kaçak binmiş Doğu Avrupalı bir yolcuyu anlatır, Amerika’da yeni bir hayata doğru seyahat ederken bindiği gemi İngiltere’nin güney sahillerinde kaza yapar. Görünüşe göre kazadan tek kurtulan odur. Kent bölgesindeki bir köyde karaya çıkar —yorgundur, saçı sakalı uzamıştır ve İngilizce konuşamamaktadır. Köyün sakinleri ondan şüphelenir ve düşmanca davranırlar. Ancak bir zaman sonra traş olur ve birkaç İngilizce kelime öğrenir, köylüler de ona tahammül göstermeye başlarlar. Hatta âşık bile olur, oralı bir çiftçinin kızı olan Amy Foster’la evlenir. Bir oğulları doğar. Yabancı, oğluna bu diyarlarda alışılmış olandan biraz daha fazla sevgi gösterir ama bu tür aşırılıklarına da tahammül ederler. Bir gün fena hâlde hastalanır. Ateşler içinde yatar. Anadilinde sayıklamaya başlar. Amy Foster onun bu anlaşılmaz dildeki halüsinasyonlarına tahammül edemez. Yabancı uyruklu kocasının içine şeytan girmiş olabileceğinden şüphelenir. Amy Foster’ın oğlunu kaptığı gibi, Gizli Ajan’daki Adolf Verloc misali salt kendisi olduğu için sevilebileceğine inanma yanılgısına düşmüş olan hasta göçmeni terk etmesinden hemen önce, Conrad şöyle yazar: “Şimdi artık içindeki tek duygu annelik içgüdüsü ve anlaşılmaz bir korkuydu.” Bu, kendisini anlamalarını sağlayamayan ve sürekli olarak tercüme edilmeye muhtaç, tercümenin kaçınılmaz biçimde mükemmellikten uzak olan araçlarından mustarip bir adamın hikâyesidir. Son saatlerinde ateşler içinde söyledikleri bize hiç tercüme edilmez. Conrad adamın ne demeye çalıştığını bize söylemez, sanki her kaçak yolcunun ağzının söylenmemiş sözlerle dolu olduğunu, bütün yoklukların tek bir yerde toplandığını anlamamızdır amaç.

Bu öykü Edward Said’i derinden etkilemiştir. Öykünün ona “Conrad da benzer bir şekilde ölmekten korkmuş olmalı, teskin edilmeksizin, yalnız, kimsenin anlayamadığı bir dilde sayıklayarak…” diye düşündürttüğünü yazar. Ben de aynı korkuların Said’in kafasını meşgul edip etmediğini merak ediyorum. Ailesinin yurtsuzlaştırılmasının ve Filistin’den sürgün edilmesinin hikâyesinin —ki bu Filistin’in de hikâyesidir— kalıcı bir hikâye olmamasından duyduğu üzüntüyü sık sık ifade ederdi; bu hikâyeyi anlatmaya devam etmesi gerekiyordu, zira İsrail projesi bir yönüyle de Filistin halkına ve tarihine dayanak oluşturan anlatısal yapının yıkılması eylemi olagelmişti. Başka halkların ve ulusların hikâyeleri birtakım karinelerden destek alırken, Filistin’in hikâyesi özellikle de o dönemin Amerika’sında tartışmalı bir anlatıydı. Başka deyişle, Filistinliler sadece kendileri için sevilmeyi veya değer verilmeyi bekleyemezlerdi, işgal altında yaşayan bir ulus olma belası sözlerine inanılmamasını mümkün kılıyordu. Sadece var olmakla dahi tartışmalı bir zemine sıkışmışlardı.

*

Conrad’ın eserlerinden, özellikle de “Amy Foster” öyküsünden etkilenen diğer bir yazar ise Britanyalı filozof Bertrand Russell’dı. Russell, Kent’in ücra bir köşesinde, esasen “Amy Foster”ın geçtiği yere çok yakın bir yerde yaşayan gizemli yazarla mektuplaşmaya başladı ve birbirlerine yazmaya başlamalarından kısa bir süre sonra da Conrad’ı ziyaret etmek üzere Londra’dan trene bindi. Buluştuklarında, ziyadesiyle güzel bir İngilizceyle yazan bu adamın koyu bir Doğu Avrupalı aksanıyla konuştuğunu görmek onu şaşırttı. Anlatılanlara göre, Conrad’ın Britanya’da kaldığı süre uzadıkça aksanı da daha koyu, daha düğümlü bir hâl almıştı, sanki zaman geçtikçe yabancılığını daha fazla göstermek istiyordu ya da duyduğu hasretti bunun sebebi —zira bu konuda hiç yazmamış da olsa, zaman zaman anadiline özlem duymadığına inanmak imkânsız. Edebiyatla ilgilenilen bir evde büyümüştü. Babası Dickens ve Shakespeare’i Lehçeye tercüme etmişti. Fakat karşılaşmaları, bu ilk izlenimin ötesinde bir bütün olarak Russell’da iz bıraktı. Bu ziyareti bariz bir coşkuyla anlatacak ve bunu hemen, Londra’ya dönüş trenine biner binmez, sevgilisi Lady Ottoline Morrell’a yazdığı mektupta yapacaktı. Esasen iki adamı tanıştıran da, edebiyatçıların katıldığı davetlere ev sahibeliği yapan ve sanatçıları himayesine alan Morrell’dı. “Conrad’dan dönüş yolundayım,” diye başlar Russell mektubuna. “Harikulâdeydi. Onu çok sevdim & ve sanırım o da beni sevdi. Çalışmaları & hayatı & hedefleri & diğer yazarlar hakkında epeyce konuştu.” Yıl 1913’tü; Conrad elli beş, Russell ise elli bir yaşındaydı. İki adam da çekingen ve beceriksiz hissetmişlerdi kendilerini. Sonra Conrad misafirini yürüyüşe çıkarmış ve suskun anlarında Russell aralarında güçlü bir mahremiyetin kurulduğunu hissetmişti. Şöyle yazar:

Eserlerinde ne bulduğumu ona söyleyecek cesareti topladım —görünür gerçeklerin temeline inmek için şeylerin derinliklerine eğilip bakıyordu. Onu anladığımı hissetmiş gibiydi; sonra sustum & bir süre sadece birbirimizin gözlerinin içine baktık & sonra yüzeyde yaşayabilmeyi ve farklı yazabilmeyi diler bir hâlde olduğunu, artık korkmaya başladığını söyledi. O anda gözleri, insanın onun sürekli bir mücadele hâlinde olduğunu hissettiği içsel acı & dehşeti yansıtıyordu. Sonra yazmaktan yorulduğunu & yeterince yazdığını düşündüğünü söyledi, ama sonra konuşmaya devam edip bunu yeniden söylemesi gerekti.

Burada tuhaf bir şey olur. Conrad Russell’a, konuşmalarında ya da yazdıklarında çok az yer verdiği bir konudan söz etmeye başlamıştı. Pek tanımadığı bu İngiliz’e o hiç dillendirilmemiş konuyu, Polonya’yı anlatmaya girişmişti. Ve bir kez başladıktan sonra da duramamıştı. Hatıralarını anlatıyor ve bunu büyük bir zevk ve canlılıkla yapıyordu. Belki de sihirli biçimde yeni dostunu oraya, kendi başlangıcını yaptığı yerlere götürebilmek istiyordu. Yürüyüşten döndüklerinde Conrad hâlâ konuyu değiştirmemişti. Ailesinin siyasî şiddet, ölüm ve sürgünle parçalanmasından önce, 1860’larda, Varşova’daki hayatını yansıtan fotoğraflarla dolu bir albümü çıkarıp gösterdi. Trende oturmuş, kendi memleketinin tam göbeğinde olan Russell ise, Conrad’ın kendisine “her şeyin nasıl da rüya gibi göründüğünden & bazen nasıl da, keşke hiçbir kökleri, gelenekleri ve bağlantıları olmayacağını hesaba katarak hiç çocuk yapmasaymışım diye düşündüğünden” söz ettiğini yazıyordu.

Conrad’ın yüzeyde yaşayabilme dileği can yakıcı ve ironik. Dışardan biri olarak, eseri derinlere inerken bile kendisi bir bakıma zaten hep yüzeydeydi. Belki de o ender çıplaklık ânında Russell’a itiraf ettiği şey farklı bir kişiliğe sahip olma isteğiydi, yurdundan kopmuş diğer bir yazar olan Jean Rhys gibi ya da belki mantıklı herhangi bir insan gibi, tercih yapmak zorunda kalırsa, yazmaktansa mutlu olmayı tercih edebilmekti. Bundan on bir yıl sonra, evinde öldü, karısı ve tek oğlu yanı başındaydı. Virginia Woolf haberi duyunca bir anma yazısı kaleme aldı. Yazı şu satırlarla başlıyordu: “Misafirimiz, aniden, düşüncelerimizi toparlama ve cümlelerimizi hazırlama fırsatı tanımaksızın bizi terk etti; onun böyle vedasız törensiz gidişi yıllar önce, bu memlekette yerleşmek üzere esrarengiz biçimde buraya gelişiyle uyumlu.” Woolf burada İngilizlerin o tuhaf ve inatçı hastalığını sergilemektedir, bir adam kırk yıl boyunca onlarla yaşayabilir, gelmiş geçmiş en parlak İngilizce metinleri kaleme alabilir ve hâlâ orada sadece konaklayan bir misafir olarak kalır. Fakat Woolf bütün züppeliğine rağmen —ki bu tavrı mesela James Joyce gibi İngiliz olmayan başka yazarlar hakkında yazdığında da göstermişti— Conrad hakkında doğru olan bir şeyi zekice ortaya koymaktaydı. Garip bir şekilde o kendisi misafir olarak kalmak istemişti. Belki de yaşayacağı memleket olarak İngiltere’yi seçmesi ve Polonyalı arkadaşına mektubunda yazdığı gibi İngiliz bakış açısını benimsemesi bir yönüyle de tamamen asimile olmak veya kulübün bir üyesi hâline gelmek konusundaki isteksizliğinin sonucuydu. Woolf’un zamanlama meselesini —“düşüncelerimizi toparlama ve cümlelerimizi hazırlama fırsatı tanımaksızın”— gündeme getirmesi de anlamlıdır, zira misafir olmanın bir özelliği de odur ki, insan ne kadar gayret gösterirse göstersin, bir yere zamanında varıp zamanında ayrılmayı nadiren başarır. İnsan, misafir olarak, hissedilir bir şekilde ev sahibine tâbidir. Ve giderek keskinleşen aksanı gibi, Conrad’ın metinleri de değişiktir. Tâbiyetin izlerini taşıyan bir dildir bu. İngilizcedir ama İngiltereli değildir. Gariptir. Cümleleri tuhaftır. Conrad ülkesindendir ve tabii böyle bir ülke yoktur. Conrad’da hayranlık duyduğumuz şey bir yönüyle de, ki Virginia Woolf’un ilgisini çeken de bu olmalıydı, “törensiz” biçimde, geçmişin eski aile fotoğraflarında dağılmış hâlde kaldığı, sadece yarım yamalak hatırlanan ve çevredekiler için muhtemelen pek bir anlam taşımayan anılarda dile getirilebildiği, geleceğin ise belirsiz ve köksüz bir diyar olduğu, ihtilafını çözememiş ve çözemeyecek olan topraklarda durup kendi tuhaflığından olağanüstü şeyler üretebilmiş olmasıydı. Misafir olmak, insanın kendini, olmuş bitmiş, şimdi geride kalan ve ebediyen tercümeye muhtaç olan şeyler ile önündeki perişan, yeni feragatler gerektiren ve hayatın yaşanacak bir şey olmaktansa tarif edilip şekillendirilecek bir projeye dönüşme riski taşıdığı günler arasında tutsak hissetmesidir. Misafirler yalnız olduklarına, bir şeyin kenarında durduklarına, başka hiç kimsenin kendileri gibi olamayacağına inanırlar. Edward Said, “Sürgün bir kıskançlık hâlidir” diye yazmıştı. “Başardığınız şey tam da kimseyle paylaşmak istemediğiniz şeydir…” Conrad’ın kendi deneyimini karşılaştırabileceği, onun gibi İngiltere’ye gidip, romancı olmuş başka bir Polonyalı yoktu. Said bizatihi varoluşuyla, İsrail Başbakanı Golda Meir’in 1969’da ortaya attığı, yazarlar dâhil Filistin’in sözcülerinin katledilmesi politikasıyla paralellik taşıyan bir açıklama niteliğindeki “Filistinli diye bir şey yoktur” iddiasına ters düşen bir yazardı. Romancı Ghassan Kanafani’nin arabası kendisi ve genç yaştaki yeğeni içindeyken havaya uçurulmuştu. Bir yıl sonra İsrail Özel Kuvvetleri, şair Kamal Nasser’i öldürdüler. Bu eylemler Said’in yaşayıp çalıştığı New York’ta pek az tepki çekmişti. Filistinlilere sadece yurtlarında değil, dünya sahnesinde de misafir ve hayalet muamelesi yapılıyordu.

Misafirlerin yeri eşiktir. Sınır çizgisinde dururlar. Dönüp dönmeme noktasındadırlar, insanın başını döndüren, sersemletici bir yerdir bu, burada yolunuzu kaybetmeniz kolaydır. Conrad’ın Batılı Gözler Altında romanındaki Razumov karakteri, kendini dönüştürme ihtimaline kafa yormaya başlamıştır. “Yaklaşan değişim ve değişimin ezici mantığı onu büyülemişti.” Öyle inanıyordu ki, “Bir sistem içinde sıralanan düşüncelerde hiçbir yanlışlık bulunmaz. Yanlışlık: Yaşam için gerekli ihtiyaçların, gizli korkuların, yarım olgun hırsların, kendimize karşı duyduğumuz gizli bir inançsızlıkla karışık gizli bir kendine güvenin, umuda beslenen aşkın ve belirsiz günlerin getirdiği korkunun derinliklerinde yatar.” [3]Belki de misafirlik her an olduğundan başka bir şeye dönüşebilecek hâlde olmak demektir.

*

Conrad’ın aksanında olduğu gibi, Said de Amerika’da kaldığı süre uzadıkça daha çok Arap gibi konuşuyordu sanki. İki adamın da yerleştikleri yerler yazarlıklarının yörüngesinde rol oynadı. Mesela Conrad eğer “Amy Foster”daki talihsiz kaçak yolcunun kaza yapan gemisinin gittiği gibi Amerika’ya gitmiş olsaydı farklı kitaplar yazacaktı, zira insan Conrad’ın, diyelim ki San Francisco’da yurtsuzluğundan vazgeçebileceğini ve, evet, denizler ve diğer şeyler hakkında ama aynı zamanda Amerika hakkında da kitaplar yazacağını hayal edebiliyor. Ben, onun mesela Karanlığın Yüreği’ni Kaliforniya’da yazdığını hayal edemiyorum. Ve sanırım bu, Conrad ve Karanlığın Yüreği kadar, yüzeyin kaygan olduğu, yeni gelen bir kişinin tutunabilmesinin ziyadesiyle zor olduğu İngiltere hakkında da bir şey anlatıyor bize. Benzer şekilde Said’in, mesela Cambridge’de, Bertrand Russell’ın yıllarca ders verdiği yerde ders vermeye gittiğini hayal etmek de güç. Onu orada Conrad üzerine kitabını, ya da düzyazı metinlerin ilk satırlarını inceleyerek, oradaki yarı-bilinçli jestlerin ima ettiği şeyleri belirlemeye çalışan harikulâde edebiyat eleştirisi kitabı Başlangıçlar’ı yazarken hayal edebiliyorum. Hatta onu, hatıratı Yersiz Yurtsuz’u yazarken bile gözümde canlandırabiliyorum, ki bu elbette Said’in yaşamış olacağı İngiliz hayatının etkisiyle farklı bir kitap olurdu. Fakat onu [Cambridge’de] Şarkiyatçılık’ı ya da nedensel bozukluklar ve onların siyasî ve kültürel sonuçları üzerine mükemmel bir inceleme olan, Batı medyasının Müslüman âlemine ilişkin haberlerinde sık sık kullandığı otomatikleşmiş zorbalık stratejilerini anlatan Medyada İslam’ı yazarken hayal etmek güç. Demek istediğim şu ki, gerek Edward Said’in Amerika’da ve belki daha sıcak bir şekliyle de New York’ta —İsrail’in uluslararası hukuk ve insan hakları ihlallerini eleştirdiği için ölüm tehditleri almış ve bir keresinde de üniversitedeki ofisine Molotof kokteyli atılmıştı— karşılaştığı duygusal politikalar gerekse dış politika stratejileri, onun adaletsizlikle ikiyüzlülüğü teşhir etme arzusunu keskinleştirmiş ve kuvvetlendirmişti. Conrad da Said de yerleştikleri ve onlara farklı biçimlerde duyarsız ve düşmanca davranan yerlerde beklenmedik bir teşvik unsuru da bulmuşlardı.

Ve bence Conrad’ın ve Said’in bizim için hayatî önemlerini korumalarının kalbinde bu yatmaktadır. İkisinin de farklı bir umudu vardı: Conrad sanatın imkânlarına ümit bağlamıştı; Said ise sürgün ve yurdundan koparılma deneyiminin, bizatihi misafir olma hâlinin, günümüzün yurtsuzlarını geleceğin gereklilikleri karşısında daha hazırlıklı kılacağından, gündelik tercüme eylemlerine mahkûm olan —kendilerini yabancı geleneklere, davranışlara ve dile tercüme eden ve dolayısıyla kasıt ile ifade arasındaki, gizli duygu ve onun aldığı görünür şekil arasındaki eşiği sürekli geçip duran— göçmen ve sürgünlerin sırtlarındaki bu yük sayesinde, yarın avantajlı bir hâle geleceklerinden ümitliydi. Bunun doğru olduğunu düşünmek istiyorum ama bundan emin değilim. Bence açık olan şey, farklı yaklaşımları ve duyarlılıkları ile eserleri arasındaki ayrımlar bir yana, hem Conrad hem de Said’in doğrudan doğruya bugün kendimizi içinde bulduğumuz gündeme hitap ediyor olmalarıdır: savaşlar, insanların yurdundan edilmesinin ve göçün devâsâ boyutu —ve göçmenlere yönelik düşmanlık— ve âdeta şeylerin yüzeylerinin çatlayıp kırıldığına tanıklık ediyormuşuzcasına muazzam bir parçalanma çağında yaşadığımıza ilişkin o dillendirilmemiş farkındalık. Geleceği oluşturacak olan parçalar şu anda muğlak ve bize güven vermiyor. Conrad ve Said’in yazdığı her şeye nüfuz etmiş olan da bu güvenilmezliktir. Ve, en azından kendini müteşekkir hisseden bu okura öyle görünüyor ki, bu iki adamı, farklı kültür ve zamanlarda doğan Joseph Conrad ve Edward Said’i sadece İngiliz dilinde değil, mahrem anlarında da buluşturmuş olan şey tarihin muzip bir cilvesidir.

Ekim 2018

Konuşmanın tamamını buradan izleyebilirsiniz:

Önceki / Previous Hısham Matar - The Guests: Edward W. Saıd and Joseph Conrad (Memorıal Address, Columbıa University, 2018)
Sonraki / Next Tragedya / Tragedy