BİRİKİM DERGİSİ

Modernleşme olarak adlandırılan sürecin, esasında, farklı toplumların birbirleri ile kurduğu ilişkiler çerçevesinde ele alınması gerektiği ileri sürülür. Modernite, der Arif Dirlik, bir obje veya cisim değil, bir ilişkidir. Bu ilişkiler içerisinde, bilhassa, endüstriyel, teknolojik ve ekonomik gelişmeler yer alır; ve bu gelişmeler, toplumların kodlarının tekrar ve tekrar yeniden yazılmasına yol açar.[1] Modernleşme, başka bir deyişle, küresel eklemlenmelerden mütevellit, toplumların sahip olageldiği geleneksel yapıların sarsılarak yerlerini yeni -henüz rastlanılmamış- kültürel ifadelere bırakmasıdır. Bu dönüşüm elbette, “bir anda” olup tamamlanmamış, bilakis, beraberinde karmaşık bir ilişkiler ve süreçler manifoldunun ortaya çıkmasına neden olmuştur. Manifold kavramı ile anlatılmak istenenyazının ilerleyen bölümlerinde eşzamanlılık üzerinden somut bir şekilde gösterileceği üzere, bir “bütünlüğe” sahip olması gerekmeyen materyal bir dizilim, kavramsal bir sarmaşma, ve hissî (affective) bir çiftdeğerleşme, bocalamadır.

Bu manifoldun bir bütünlüğe sahip olduğu fikri, ereksel bir kapitalizm ve kendi başına hüküm gücü olduğu varsayılan mistik bir küreselleşme anlayışından kaynaklanır.[2] Zira, bu madde, kavram ve hissiyat manifoldu, modernizm denilen karmaşık tarihsel sürece maruz kalmış toplumlarda belli başlı tipolojiler ve dikotomilerin ortaya çıkmasına imkân sağlamıştır. Bu kavramlardan en belirgin olanı, “kitle” ve “kültür” kavramıdır.[3] Modernleşmenin yaşandığı hemen hemen her coğrafyada, altı oyulan geleneksel yapılarla birlikte ortaya çıkan “düzensizlik” ile mücadele edebilmek için toplumda “kitle”/“halk” ile “kültür” arasında yaşanan bir bölünme peydah olmuştur. Bu dikotomide, “kültür”, “içeride kalanı”, yani “özgürlüğü” -Kant’ın söylediği şekliyle, kendimiz tarafından maruz bırakıldığımız ergenlikten kurtulmayı- simgelerken, “halk” veya “kitle”, “dışarıda kalanı”, yani, pervasız ve sorumsuz bir şekilde hareket eden birtakım “ilkel” kuvvetlerin birbirleri ile amaçız ve prensipsiz bir mücadele halinde olduğu “gündelik hayat”ı tasvir etmek için kullanılır.[4]

Bu kısa tarihsel analizden sonra Türkiye’ye gelecek olursak, bahsi geçen akortsuz manifold, Türkiye’de de benzer şekillerde tecrübe edilmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’de “içeride” ve “dışarıda” kalan iki ana pratikten bahsedilebilir: linç ve aşağılama. Bu şu demektir. Nasıl ki Türkiye’de linç ve mahalle baskası, daha sıklıkla, “taşra”da ve “eğitimsiz” ve/ya “dindar” eğilimleri daha baskın olan (yani “halk” veya “kitle” olarak adlandırılan) kesimlerde görülen bir “uygulama” ise, benzer şekilde, “halk aşağılamak” da, genellikle, “şehir”de ve “eğitimli”, ve/ya “seküler” kesimde görülen bir tutum, tepki ve eylemdir. Yazının ilerleyen bölümlerinde göreceğimiz üzere bu kavramlar, günümüzde artık, yukarıda anlatıldığı şekliyle bir “içeri” ve “dışarı” stabilitesini kaybetmiş olsa da, bu tarihsel dikotomi, analize başlamak için uygun bir zemin sağlayacaktır.

Linç ve aşağılama dikotomisi akıllara bir takaddüm sorunsalı getirebilir: “tahammülsüz” ve “cahil” insanlar kendilerine benzemeyenleri linç etti de sonrasında bu duruma cevaben bu “kitle”ye tepkili şehirliler mi peydah oldu; yoksa, önce “aydınlık” ve “eğitimli” insanlar, “küstah” ve “malutmatfuruş” tavırlarıyla insanları aşağıladı da buna tepki olarak mı “halk” tahammülsüzleşti. Analize “içeri”nin  veya “dışarı”nın doğruları ile başlamak yerine, bizzat bu dikotomilerin yaratıldığı süreç içerisinden katılmak, bu çeşit öncüllük sorunsallarını aşmamızı sağlayacaktır.

Hasılı, tarih bilimi, çoktantır, lineer mantıkla işleyen, politik amaçların arkasına saklandığı bir “asıl arama” vazifesini bırakarak her şeyin “ortadan” başladığının ve “orta”nın da, yalnızca, karmaşık bir sebep-sonuç ve anlam analizi ile idrak edilebileceğinin farkına vardı. Bu bağlamda, “halk” ile “üst orta-sınıf (elit?)” diyebileceğimiz iki kesim arasındaki husumet de, birbirine ardaşık değil, bilakis birbiri ile aynı anda –eşzamanlı- değerlendirilmesi gereken bir durumdur.

Bu birbiri ile müşterek şekilde ortaya çıkan ve genişleyen husumetin seküler tarafta nasıl cerayan ettiğine bakacak olursak, internetin günlük hayata girmesi ile birlikte ortaya çıkan tuhaf bir fenomenden söz etmek mümkündür.[5] ‘80 sonrası eğitimli ve seküler neslin bir ifadesi olan bu fenomen, “komikli vidyo” fenomeni. Bu bağlamda, izin verin bu nesli, “komikli vidyo nesli” olarak adlandırayım. Elbette, bu demek değil ki, bu neslin (veya herhangi bir neslin) tüm anlamsal derinliği, “komikli vidyo” gibi tek bir fenomen ile açıklanabilir. Aynı şekilde, bu analiz ile ortaya konulacak saptamaların altında da herhangi bir “gereklilik” olduğu söylenemez. Dahası, insanı dahil eden herhangi bir tezde bir “gereklilik” olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu yazı ile uygulanan hermönetik bir çabadır. Bu nedenle, saptamalar da gerekliliği değil, gerçekliği olduğu ileri sürülen deneyimlerin birer yorumundan ibarettir.

Öncelikle, “komikli vidyo” nedir?

“Komikli vidyo” fenomeni, esasında, şaşkınlığın dışavurumudur. Bu şaşkınlık ise, kişinin, bir başkasının “dünyadan habersiz olabilme” ihtimali karşısında deneyimlediği dağılmışlık, karışmışlık ve ne tepki vereceğine karar verememe durumudur. Peki, hakkında yeteri kadar bilgilenilememiş, habersiz kalınmış o “dünya” neresidir? İnsan yaşadığı “dünya” hakkında nasıl habersiz kalabilir?

Bu soruyu cevaplayabilmek için, öncelikle, hepimizin birlikte yaşadığı bir “aynı dünya”dan bahsetmediğimizin farkına varmamız gerekiyor. Bahsi geçen, hakkında habersiz kalınan “dünya”, eğitimli, seküler ve şehirli insanın münakaşasız, olduğu gibi kabul ettiği “dünya” -yani yukarıdaki kısa tarihsel analiz ile işaret ettiğimiz- teknoloji, endüstri ve ekonomi ile yeniden inşaa edilmekte olan “modern dünyanın” bir yüzüdür. Dolayısıyla, esasında “tek bir dünya”dan bahsetmek, somut bir karşılığı olsa da (yani doğa bilimlerinin bir objesi olarak dünya gezegeni), insanın içinde ikamet ettiği “anlam dünyası” açısından karşılığı olmayan bir soyutlamadır. En nihayetinde, takdir edersiniz ki, bilimsel bir kavram olarak dünya gezegeni henüz icat edilmemişken de “dünya”da yaşam vardı. Yaşanan şaşkınlığa dönecek olursak; şaşkınlık, dolayısıyla, şehirli insanın, kendi modern dünyası ile “öteki” geleneksel dünyalar arasında ortaya çıkan mesafeyle kurduğu ilişkinin aldığı bir haldir aslında -yani “şimdi” ile “geçmiş” arasındaki tarihsellik ile.

Senkron bozukluğu

Teknik bir jargon ile açıklamak gerekirse, komikli vidyonun “komik”liği şehir ile taşra insanı arasındaki “senkron bozukluğu”ndan kaynaklanır. Peki nedir bu senkron bozukluğu?

Senkron bozukluğu, aynı mekânda var olan insanların farklı zamanlarda ikamet etmeleri demektir. Yani, kronolojik olarak aynı tarihe sahip olan insanların (misal 10.04.2020), tarihsellik açısından farklı zamanlarda yaşamasıdır.[6] Bu tuhaf durum, Almancada Gleichzeitigkeit des Ungleichzeitigen ifadesi ile nitelendirilir. Gleichzeitigkeit, eşzamanlılık demek; dolayısıyla, karşımızda, “eşzamanlı olmayanların eşzamanlılığı” şeklinde çevrilebilecek bir ifade var.[7]

Karmaşık görünebilir ama aslında anlatmaya çalışılan durum son derece “sıradan” bir durumdur. Son zamanların en çok konuşulan “komikli vidyo”larından “Laiklik elden gidiyeah”a incelenir ise, kolaylıkla anlaşılacaktır ki, kendisi ile röportaj yapılan şahıs, röportajı yapan muhabir ile aynı zamanda ikamet etmiyor. Evet, koordinat olarak aynı yerde, kronolojik olarak ise aynı tarihteler; ama bunlara rağmen, “ev”leri aslında çok farklı zamanlar. Aynı şekilde, vidyonun ilerleyen anlarında röportaja müdahil olup “Sen dişlerini fırçalamayı öğren,” diyen kadının ortaya çıkarmak istediği de işte tam olarak bu: eşzamanlı olmayanların eşzamanlılığı (sen, diyor, dişlerin fırçalanmadığı bir zamanda-n-sın). Nasıl harabeler insana başka bir zamandan seslenirse, benzer şekilde, bazı insanlar da bazı insanlara başka zamanlardan seslenebiliyor.[8]

Bu bağlamda, “kültür şoku” olarak adlandırılan deneyim, insanın başına yalnızca yabancı ülkelerde gelebilecek bir teması kapsamıyor. Bilakis, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, gelenek ile yeninin (geçmiş ile şimdinin) yanyana olduğu ülkelerde, yani, sıkça verilen bir örnek olarak, İsveç gibi senkronizasyonu tamamlamamış ülkelerde, kültür şoku, gündelik hayatın yadsınamaz bir parçasıdır.

Komikli vidyoyu komik kılan işte bu senkron bozukluğu, “kültür şoku”, eşzamanlı olmayanların eşzamanlılığıdır. Peki ama bu durum neden komiktir? Zira, ilk olarak, nasıl ki şaşırtıcı olan her şey komik değilse, senkron bozukluğunun da güldürmesi için herhangi bir gereklilik yok. İkinci olarak ise, tarih boyunca, her ulus senkron bozukluğuna gülmüş değildir (ki “ulus-devlet” demek senkronizasyon demektir). Bilakis, kısa iki örnek vermek gerekirse; ilk olarak, “eşzamanlı olmayanların eşzamanlılığı” konseptini öne süren Alman düşünür Ernst Bloch, Nasyonel Sosyalizm’i mümkün kılan şartları bu konsept ile açıklar. Bu sürecin sonunun pek de “komik” olmadığı bilinir. İkinci olarak ise, birçok Batı Avrupa ülkesinde yaşamış biri olarak, bu “komikli vidyo” fenomeninin Hollanda, İsveç, Belçika, Almanya gibi “gelişmiş” ülkelerde bir karşılığı olmadığını rahatlıkla öne sürebilirim. Bu durum, özellikle Almanya için tuhaf bir muhteviyata sahip. Zira Almanya, bugün, nüfusunun kayda değer bir bölümünü oluşturan Türkler ile birlikte eşzamansızların eşzamanlılığına sahip bir ülkedir. Ne var ki, bu senkron bozukluğu, ilişkinin “Alman” tarafında, genel itibarıyla, komik olarak değil, bilakis, yabancı, tuhaf, garip, hatta ve hatta, meş’um ve tekinsiz olarak hissedilir.

Neden komik?

Eğer senkron bozukluğu ile gülmek arasında bir gereklilik ilişkisi yok ise, o halde anahtar soru şudur: Güldüğümüz nedir? Bu vidyolarda rastladığımız ağır aksanlı Türkçe mi; doğru bir şekilde bir araya getirilememiş cümleler mi; doğru bir şekilde bir araya getirilmesine rağmen, bilime, akla ve mantığa doğrudan ters düşen fikirler mi; yoksa birtakım meseleleri konuşurken gösterilen çekinmezlik, sıradanlık, utanmazlık ve pervasızlık mı? Kendi trajedimize mi, yoksa ortadaki saçmalığa ve absürtlüğe mi gülüyoruz? Örnekler çoğaltılabilir, sebepler çeşitlendirilebilir.

Hasılı, senkron bozukluğundan trajedi de, saçmalık da, nefret de, komedi de çıkabilir. O halde mevzu, yani senkron bozukluğunun nasıl cereyan ettiği, esasında, bir “değer” meselesidir.

Şen kahkahalardan zevk çığlıklarına

Dünya henüz bu kadar küreselleşmemiş, internet henüz hayatın olmazsa olmazlarından biri haline gelmemiş, Atlantik okyanusu fiber-optik kablolarla saniyenin binde biri gibi bir süreyle aşılamazken, komikli vidyonun “Türkiye’ye özgü” bir fenomen olduğu iddiası ortada dolaşırdı (“böyle insanlara bir tek Türkiye’de rastlarsın” vs. gibi). Bu, tarih boyunca modernleşme sürecini deneyimlemiş hemen hemen her coğrafyada rastlanan bir müstesnalık (Sonderweg) hissiyatıdır. Gelgelelim, Türkiye’nin erken-internet döneminde, “komikli vidyolar” karşısında gözlemleyebileceğimiz bu müstesnalık aynı zamanda son derece paradoksal bir tavır idi. Zira kişi/toplum, böylelikle, bir fenomenin, aynı anda hem yalnızca bizzat kendisi olduğunu, hem de kendisinden çok farklı olduğunu iddia edebiliyordu. Öte yandan, bu paradoks, bu içinden çıkılmaz çelişki, mevzubahis fenomene belli bir “değer” vermeyi de mümkün kılıyordu. Gülüyorduk ama iğrenmiyorduk; eğleniyorduk ama aşağılamıyorduk. Zira, onlar da “bizden” biriydi. “Bizim” gibi olabilir idi.[9]

Bu durum zamanla değişti. Dünya türlü teknolojik araçlarla eklemlenmeye devam ettikçe, anlaşıldı ki, “bize özgü” sandığımız bu komikli vidyo fenomeni ve bu vidyoları komik kılan başka zamanların insanları, aslında, “gelişmek”te olan, “gelişmiş” veya “gelişmeye geç kalmış” her ulusta gözlenen bir fenomen imiş.[10] Bu “tuhaflıklar”, böylelikle, bir ulusun “kendi” tuhaflıkları olmaktan çıkıp, küresel ölçekte gözlemlenebilir taslaklar haline geldikçe, “bize özgülük” ve müstesnalıktan kaynaklanan paradoksun mümkün kıldığı “sempati” de yerini yavaş yavaş, “çelişkilerin aşıldığı” bir “antipati” ve “kibire”; şen kahkahalar ise yerini, istihza ve nefretle atılmış zevk çığlıklarına bıraktı. Bu şekilde, bir fenomenin, “ulusal” yüzeyden (müstesnalıktan) küresel düzleme hareketi, niceliksel bir genişleme degil, niteliksel bir dönüşüm anlamına geliyor.[11]

Artık “birbirimize” gülmüyorduk. Senkron bozukluğu, senkron savaşına dönüştü. “Geçmiş başka bir ülke”dir, der kimi tarihçiler; “başka bir ülkeleşme” tamamlandı. Artık komikli vidyolarda, güldüklerimiz “bizim” dilimizi konuşan ama bize benzemeyen insanlardı. Aynı koordinatlar ve tarihte var olan, farklı insanlardık. “Bizim” gibi olamazlardı. Politikleşme galebe çalmıştı. Sınırlar çizilmişti. Başka bir deyişle, yukarıdaki örneği hatırlayacak olursak, nüfus bakımından tersine kurulmuş bir Almanya haline gelmiştik (seküler açıdan bakılacak olursa, tabii).[12]

“İç Savaş”

Farklı zamanlar arasında yaşanan bu kopuş, beraberinde yeni bir “iç savaş” türünü getirdi. Komikli vidyolar da, bu bağlamda, bu savaşın bir organı haline geldi. Bu şekilde, “komikli vidyo” nesli, sosyal kariyerlerini ve insan kapitallerini, bu senkron bozukluğundan beslenerek kurmaya başladı. Artık “komikli vidyolar”, “halk”ı aşağılamak için kullanılıyor, atılan kahkahalar ise, “komikli vidyo” neslinin kendini “iyi” (şehirli, eğitimli, gelişmiş ve seküler) hissetmesini sağlıyordu.

Tabii ki, bu değişim ne Türkiye ne de Türkiye’deki tek bir “tarafla” sınırlıdır. Doğası gereği küresel olan bu sürece katılan (ki katılmamak mümkün mü) tüm “taraf”lar gibi, “halk” da, artık senkron bozukluğunu kendisinin değişmesi (yetişmesi, kültürlenmesi, tahsil görmesi vs.) için yeterli bir motivasyon olarak görmüyor, bilakis, aynı şehirli kesim gibi, yaşadığı zamanı, “yaşanması gereken tek zaman” olarak kabul ediyordu. “Biz”in sonuna gelmiştik. Yalnızca Türkiye’nin değil, ortak İnsanlık ideasının da. Yukarıda değindiğimiz, “içerisi” ve “dışarısı” dikotomisi yerini adacıklara, Fransız sosyolog Michel Maffesoli’nin deyimi ile “yeni-kabilelere”, bırakmıştı.[13] Artık yalnızca seküler kesimden izlenip, rasyonel bir eleştiri ile düzeltebileceğimiz ve ne hikmet ise, tam kalbinde bulunduğumuz için imtiyaz sahibi olduğumuza inandığımız “ortak bir dünya ve insanlık” yoktu (ki zaten böyle bir şey hiç olmuş muydu?). Artık her yer “taşralaşmıştı”.[14]

***

Özetle, “komikli vidyo nesli”nin içinden geçtiği süreç (ve, elbette, bu neslin aynadaki aksi olan “öteki taraf”), farklı zamanların “bir aradalığı”nda yaşanan bir değişime, teknik bir terim ile, ontolojikleşmeye, katılaşmaya işaret ediyor. Artık “biz” yok; yalnızca irili ufaklı “onlar” (veya “biz” -fark etmiyor) var. Herkes bir taş kadar sabit ve değişmez. Ve herkes, ikamet ettiği zamanı, zamansız, bitmeyen, sonsuz, nihayetsiz kılma uğraşında, hayatını ötekini aşağılayarak, ötekinden nefret ederek geçiriyor. Bu şekilde tüm zamanlar, modernizmin, Peter Osborne’un “zamanın politiği”[15] dediği dinamiğinde yerini alıyor. Farklılaşmak istedikçe aynılaşan tuhaf bir sürecin içerisinde, eşzamansızlıklardan kurtulmak için tek-zamansızlaşmaya doğru evriliyoruz. Kahkahanın evrenselliği yerini istihzaya, zulmün evrenselliği ise hınç duygusuna bırakıyor. Ve biz tüm bunlarla uğraşırken, asıl dünya, yani gezegen, de tüm haşmetiyle üzerimize katlanıyor.


[1] Bkz. Arif Dirlik, Modernity in the Age of Global Capitalism (New York: Routledge, 2016); Sanjay Subrahmanyam, “Hearing Voices: Vignettes of Early Modernity in South Asia, 1400– 1750”, Daedalus 127, sayı. 3 (1998): 99–100. Ayrıca bkz. Charles S. Maier, Leviathan 2.0: Inventing Modern Statehood (Harvard: Harvard University Press, 2014).

[2] Frederick Cooper kitabında bu yaklaşımları eleştirir: Colonialism in Question: Theory, Knowledge, History (London: University of California Press, 2005).

[3] Kitle kavramı üzerine bkz. Gustave Le Bon, The Crowd: The Study of the Popular Mind (Mineola: Dover Publications, 2002). Yine bu kavram üzerine, Almanya odaklı, mükemmel kültürel çalışma için Ishay Landa, Fascism and the Masses: The Revolt Against the Last Humans, 1848-1945 (New York ve Londra: Routledge, 2018).

[4] Bu konuda çığır açan bir eser olarak: Andre Sartori, Bengal in Global Concept History: Culturalism in the Age of Capital (Chicago: The University of Chicago Press, 2008).

[5] Hermönetik çember içerisinde, sürece “yukarıdan” bakabilmenin imkânı olmadığı için, fenomenlere belli bir “yer”den ama o yere (olabildiğince) katılmadan -yani bir çeşit epoché ile- yaklaşmak mümkündür.

[6] Bu farkın derinlemesine analizi ve ortaya çıkardığı bin bir türlü problematiğin araştırılması fenomenoloji biliminin temel araştırma alanlarından birini oluşturur.

[7] Bu kavram, aynı zamanda, Reinhart Koselleck’in tarih teorisinin merkezindedir; bkz. Futures Past: On the Semantics of Historical Time, çev. Keith Tribe (New York: Columbia University Press).

[8] Şunu not etmek gerekiyor. İnsan, harabe gibi, doğa bilimlerine konu olabilecek bir obje değildir. Bu nedenle, insanı içine alan bir analiz, farklı bir metodoloji izlemelidir. Bu yazıyla amaçlanan da, bu farklı hermönetik-sosyal metodun bir uygulamasıdır.

[9] Benzer bir paradoksu, Homi Bhabha, Fransızların yerlileri medenileştirme çabalarında da gözler. Fransızlar, hem yerlilerin kendileri gibi medeni (Fransız) olamayacaklarını, hem de eğitildikleri takdirde kendileri gibi medeni olabileceklerini iddia eder. Bkz. Homi Bhabha, The Location of Culture (Londra: Routledge, 1994).

[10] Bu bağlamda, “gelişme” kavramının kifayetsizliği de ortaya çıkmış oluyor. Zira ABD ve İngiltere gibi ülkeler “gelişmiş” olarak kabul edilse de, birçok Batı Avrupa ülkesinin aksine, sahip olduklar toplumsal yapı, “gelişmemiş” veya “gelişmekte” olan post-kolonyal ülkelerle büyük benzerlikler gösterir.

[11] Bkz. Sebastian Conrad, What is Global History? (Princeton: Princeton University Press, 2016) ve Samuel Moyn ve Andrew Sartori (ed.), Global Intellectual History (New York: Columbia University Press, 2013).

[12] Elbette, ortadaki manifoldun -yani olmuş ve olanın- hepsini bu tarihsel değişim ve kavramlar dizilimi ile açıklamamız mümkün değildir. Başta da belirtilmek istendiği gibi, bu analiz, holistik değil, belli kavramsal ve hissî sınırlar “içerisi”nde bir gerçekliğe sahip olduğu iddia edilen kısmi bir analizdir -holistik olmayan tarih anlayışı için bkz. J. Kuukkanen, Postnarrativist Philosophy of Historiography (Londra: Routledge, 2015). Pratik anlamda bu şu demektir. Elbette erken-internet dönemi olarak adlandırılan süreçte de, kibir, antipati ve nefret gözlemlemek mümkündür. Ne var ki, eğer ortaya çıkan her fenomen, ortaya çıktığı yer ve zaman bağlamında eşşiz ise, bu dönemde ortaya çıkan bu fenomenler de kendi usulleri (modality) üzerinden anlaşılmalı ve günümüzde yaşanan halleriyle karşılaştırmalı olarak analiz edilmelidir.

[13] Mevzubahis yeni-kabileleşme için bkz: Michel Maffesoli, The Time of the Tribes: The Decline of Individualism in Mass Society, çev. Don Smith (Londra: Sage Publications, 1996).

[14] Bkz. Dipesh Chakrabarty, Provincializing Europe: Postcolonial Thought and Historical Difference (Princeton: Princeton University Press, 2000).

[15] Peter Osborne, Politics of Time: Modernity and Avant-Garde (Londra: Verso, 1995).

 

Kaynak: Birikim Dergisi

Önceki / Previous Postmodern Anlatıların Üstkurmaca Dünyasında Yazar ve Okur – Emrullah Çelik
Sonraki / Next The Neighbors' Window - Oscar Winning Short Film