Duvarların Ardındaki Deniz


Koyu kahve gözlerini çevrelemiş kızıllık, kaşlarının arasına sızıp geçen yılların getirisi beyazlıklar, alnının sağ tarafına yatmış küçüklüğündeki bir kazanın bıraktığı ince dikiş izi, yorgunluğundan solmuş çehresini destekleyen sadece kenarlarında pembesini koruyabilmiş dudaklar…
Aynadan yansımasına bakan Aziz Bey, dün geceye yoldaş ettiği düşünceden kendini hala kurtaramamıştı. Oğluna nasıl açıklayacağını düşünüyor, kafasında kurduğu yüzlerce senaryonun hiçbiri istediği sona ulaşamıyordu. Ellerini beyaz lavabonun kenarlarına yasladı ve derin bir nefes aldı. Her seferinde aynı şeyleri söylemekten kendisi de çok haz etmiyordu. Ancak dün yaptığı hesaplamalar onu yine aynı çıkış kapısına bırakıyordu. Musluğu açtı ve nasır tutmuş ellerini birleştirip avcunu suyla doldurdu. Suyu bu kez uyanmak için değil, düşüncelerini susturmak için çehresiyle buluşturdu.
Aziz Bey’in eşi Rezzan Hanım, uzun süredir banyodan çıkmayan kocasına seslendi. Aziz Bey adeta yeni uykudan uyanmış gibi hafifçe irkildi. Eşinin yanına, mutfağa girdiğinde çoktan kahvaltı masasının hazır olduğunu gördü. Masanın köşesine yerleşmiş kahverengi, siyah ve beyaz renklerin birlikteliğiyle oluşan sandalyeler fazlasıyla eskiydi. Aziz Bey bir tanesini çekip oturdu ve dalgınca sofraya takılı kaldı gözleri. Rezzan Hanım’ın bu kez bağırarak çağırdığı oğulları Kerem idi. Birkaç dakika sonra Kerem’in de gelmesiyle ailece kahvaltıya başlandı.
Duvarda asılı duran saatin tahta yüzeyini arşınlayan ibreler kalpleri huzursuz eden ince bir sesi de peşlerinden sürüklerken kahvaltı masasındaki çatal, bıçak seslerine karışıyordu. Ne var ki, masada adam akıllı ses yoktu. Aziz Bey, dalgın dalgın tabağına bakıp çatalının ucuyla zeytine işkence çektiriyordu. Oturduklarından beri tek kelime etmemiş sadece tabağındakileri bir o yana bir bu yana ittirmişti. Rezzan Hanım, içinde büyüyen meraka sarılı üzüntüyü daha fazla tutamayıp dudaklarını araladı fakat daha harfleri süzülmeden oğlunun masadan kalkıp evden çıkışını izledi. Sonunda Kerem evden çıktığında Rezzan Hanım oturduğu sandalyesini eşinin yanına yaklaştırıp hala tabağına takılı kalmış yüzünü tutup kendisine döndürdü.
“Neyin var Aziz? Seni bu denli yiyip bitiren ne? Dün gece de yatakta dönüp durdun hep.” Eşinin yeşil gözlerine konuk olmuş endişeyi gören Aziz Bey hafifçe tebessüm etti.
“Seni de uyutmadım değil mi dönüp durmaktan?”
“Ben onu mu diyorum Allah’ını seversen?” Rezzan Hanım’ın kaşları çatılmıştı. Alnındaki kırışıklıklar derin çizgilerle birliktelik kurmuştu.
“Dün gece hesap kitapla uğraştım. Bir türlü işin içinden çıkamadım Rezzan. Bu yaz da oğlanın istediği tatile gücümüz yetmiyor.” Son cümlesi fısıltıyla çıkmıştı dudaklarından Aziz Bey’in.
Rezzan Hanım, destek olmak istercesine elini eşinin sol omzuna koydu. Oğulları Kerem her yaz olduğu gibi bu yaz da babasından karne hediyesi olarak deniz kenarında bir tatil istemişti. Ne var ki Aziz Bey’in her seferinde eksiği çıkıyor ve tatile gidemiyorlardı. İçten içe oğlunu bir tatile dahi götüremediği için üzülüyor ve babalık gibi kutsal görevi yerine layığıyla getiremediğini düşünüyordu. Rezzan Hanım, eşinin elini avuçları arasına aldı.
“Yapma, Aziz. Kendini böyle yiyip bitirmenin kimseye faydası yok. Ne kadar çalışıp çabaladığını görüyorum. Eminim Kerem de bunun farkında ve hoşgörüyle karşılayacaktır durumu. Sen sıkma canını.” Aziz Bey, karısını daha fazla üzmek istemediğinden konuyu kapatmak için başını hafifçe sallayıp ayağa kalktı. Rezzan Hanım da onunla beraber ayaklanmıştı.
“İyi ki yanımdasın, Rezzan’ım.” Eşinin alnından öpüp mutfaktan çıkarken holde dikkatini çeken, koridorun sonundaki depo için kullandıkları odaydı. Aklına gelen fikirle çehresinin rengi değişti. Sanki gözlerindeki uykusuzluk bulutları yerini güneşe bıraktı. Dudaklarına renk, derdine derman gelmişti.
¤¤¤
Rezzan Hanım öğlen için hazırladığı yemeğin altını kapatıp dinlenmeye bırakırken zile basıldı. Rezzan Hanım elini ilerideki beyaz beze silip kapıya yöneldi. Kapıdakinin Kerem olduğunu görünce hemen açıp içeri aldı. O da eşi kadar heyecanlıydı ve Kerem’in tepkisini merakla bekliyordu. Kerem elindeki mavi topu bırakıp banyoya yöneldi. Annesi de onu takip ediyordu. Ellerini yıkayıp aynadaki yansımasından annesinin yeşil gözleriyle karşılaştı. Annesi gülümseyerek ona karşılık verirken Kerem annesine hayranlıkla baktı. Annesinin en çok sevdiği şeylerinden biri de gülüşüydü. Sanki o gülünce hayatındaki tüm karanlık yollar aydınlık kavşaklara ulaşıyordu.
Kerem elini havluyla sildiğinde, Rezzan Hanım elini tutup onu hızlı adımlarla koridorun sonuna yöneltti. Kerem annesinin adımlarına yetişemeyince adeta koşarak ilerlemeye başladı. Koridorun sonundaki depoya geldiklerinde nefes nefese kalmıştı. Tam derin bir nefesi ciğerleriyle buluşturacakken annesinin gözlerini kapatmasıyla aldığı nefes hızla burnundan vücudunu terk etti. Yeniden nefessiz kalan Kerem telaşının üzerine serpilmiş öfke kırıntılarıyla annesine en baştan sormak için çabaladığı soruyu yöneltti.
“Anne, Allah aşkına ne oluyor?” dediğinde Rezzan Hanım gülümseyerek oğlunun kulağına fısıldadı.
“Çok güzel şeyler oluyor, bebeğim.”
Odanın kapısının açılma sesi ile Kerem daha da dikkat kesildi. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Birkaç hışırtı ile yanından birinin geçmesiyle koluna değen hafif rüzgârla iyice merak etmeye başlamıştı. Rezzan Hanım, her şeyin hazır olduğunun işaretini eşinden alınca yavaşça oğlunun gözlerini kapatmış ellerini çekti. Kerem kirpikleri kırpıştırıp odaklanmaya çalıştı. Karşı duvara bakışları çarptığında öylece kalakaldı.
Eskiden beyaz olan duvarın altına masmavi bir dalgalı deniz çizilmeye çalışılmıştı. Annesi hafifçe omuzlarından bastırıp arkadaki sandalyeye oturttu. Kerem şaşkınlıkla karşısındaki duvara yapılmış manzaraya bakıyordu. Duvarın alt kısmından başlayan dalgalı deniz aniden hareketlenir gibi olduğunda Kerem elleriyle gözleriyle ovuşturup tekrar baktı emin olmak istercesine. Hareket etmesini sağlayan şeyin mavi bir ip olduğunu babasının eliyle düzeltmesiyle fark etti.
Aziz Bey, kumsala ya da deniz manzarasına oğlunu götüremiyordu belki ama elinden geldiğince onları oğluna getirmeye çalışmıştı. Bu işi de hakkıyla başardığına inanıyordu. Oysa Kerem onunla hemfikir değildi. Rezzan Hanım heyecanla oğlunun çehresine bakıyor, ifadesinden bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu.
“Ne demek oluyor bu? Alay mı ediyorsunuz benimle baba? Her yıl olduğu gibi bu yıl da gidemiyoruz deseydin daha gerçekçi olurdun.”
Kerem sözlerini öfkeyle dökmüştü ortalığa. Sözcüklerinin her birinin uçuna bağladığı mızrakların hedefi babasıydı. Kahve gözlerinde bir cehennem yanıyordu sanki. Öfkesi ise ateşi harlıyordu. Aziz Bey oğlunun verdiği tepkiyi beklemiyordu ve haliyle şaşırmıştı. Sözleri onu yaralamıştı fakat Kerem’in bir anlık öfkesiyle söylediğini düşünmek istiyordu.
“Ne alayı oğlum? Ben bu şekilde-“ diyen Aziz Bey’in lafını kesen Kerem öfkesini akıtmaya devam etti.
“Bu şekilde ancak beş yaşındaki bir çocuğu kandırıp sevindirebilirsin baba! Ben çocuk değilim! Bu duvarın ardında olmayı hak ediyorum, her sene kandırılmayı değil!” Kerem’in her bir sözünde babası daha da kızarmıştı üzüntüden. Karşısındaki oğlunu tanıyamaz olmuştu. Aziz Bey daha fazla orada duramadı ve hızlıca evden kapıyı çarpıp çıktı.
“Nasıl böyle konuşursun babanla? Adam kaç saattir hayalindekileri biraz olsun sana yaşatmak için uğraşıyor. Keşke bu lafları söylemeden evvel senin böyle iyi bir babayı hak edip etmediğini tartsan oğlum!”
Rezzan Hanım, eşine söylenen şeyleri sindirememiş ve fazlasıyla sinirlenmişti. Oğluna tüm sinirini akıtarak konuşmaya devam etmek için dudaklarını aralamıştı ki kapı çaldı. Oğlu Kerem’e son kez kaşlarını çatarak bakıp kapıyı açmak için odadan çıktı.
Kapıdaki çocuk alt komşuları Gülbeyaz Teyze’nin torunu Eymen’di. Rezzan Hanım kapıyı açtığında Eymen’in her zamanki gibi kocaman gülümseyen çehresiyle karşılaştı. İçeri giren Eymen bir şeylerin ters gittiğini Rezzan Hanım’ın yüzünden anlamıştı.
“Eymen, Kerem koridorun sonundaki odada. Bir şey istersen sesleniver yavrum,” diyerek mutfağa geçti.
Eymen, koridor boyunca ilerleyip odaya girdiğinde Kerem öylece yerdeki kum tanelerine bakıyordu. Yanına gidip oturduğunda kaşlarını hafifçe kaldırmış, karşısındaki manzaraya bakmıştı. Kerem’in kendinden dört yaş büyük Eymen’le güzel bir dostluğu vardı. Kimselerin bilmediği sırlarını yalnızca ikisi bilirdi. Kerem başını kaldırıp etrafı inceleyen Eymen’e kendi düşüncelerini ve olanları anlatmaya başladı. Eymen arada tepki verecek gibi olsa da dostunun sözünü kesmedi ve bitirmesini bekledi. Kerem sonunda konuşmasını bitirmiş, birine anlatmış olmanın verdiği rahatlıkla nefesini bırakmıştı.
“Kerem, ben ne kadar kendimi tutmakta zorlansam da bitirmeni bekledim. Lütfen şimdi sen kulaklarını aç ve beni dinle.” Eymen derin bir nefes aldı. Gözlerini birkaç saniyeliğine kapatıp geçmişin zihnindeki kilitli sandıklarından şimdiki anına dökülmesine müsaade etti. Renksiz dudaklarını hafifçe ıslattı ve acılarının damağında yayıldığını hissetti.
“Biliyorsun, ben annemle babamı üç yaşımda kaybettim. Doğru düzgün o yılları hatırlamıyorum. Tek bir olay hariç: Onları kaybettiğimde yaşadıklarımı, hissettiklerimi… Babaanneme hep sorardım, neden diye. O da bana hep aynı cümleyi söylerdi. ‘İnsanın yaşadıklarını en çok diri tutan acıdır.’ Sonra ne demek istediğini o kadar iyi anladım ki. Birçok duygu yaşardık ama bir gün illaki unuturduk az çok. Oysa acılarla yoğurulan anlar hep taze kalırdı. Baban sana denizi getiremeyince tüm samimiyetiyle onu sana getirmeye çalışmış.“ İkisinin de bakışları karşı duvardaki denize düştü. Eymen bakışlarını çevirmeden konuşmasını noktalamaya çalıştı.
“Bu davranıştaki sevgiye zaman gelecek o kadar ihtiyaç duyacaksın ki, inan bana babana yaptığın haksızlığın yükünü o gün daha çok hissedeceksin. Zaman adil değildir. Pişmanlık, acı, keder, mutluluk, umut… Her birini birimizin avucuna bırakır. Pişmanlık kapını çalmadan, umutların ellerinden kayıp gitmeden, acı kalbinde mesken tutmadan gerçek bir şans olan ailenin değerini bilmelisin. Duvarların ardındaki deniz gelir ama baban geri gelmez.”
Eymen’in bu sözlerinin üzerine on altı yıl devrilmişti. Kerem artık otuz yaşında genç bir adamdı. Şimdi kahvelerine yansıyan deniz, on dört yaşındaki Kerem’e vaat edilmiş olan duvarların ardındaki deniz değildi. Kerem elinde tuttuğu beyaz fincanındaki kahvesinden bir yudum alıp gözlerini kapattı. Eymen’le konuştuktan sonra her ne kadar babasından özür dileyip gönlünü almış olsa da içindeki vicdan azabı babasını kaybettiğinden beri onun peşini bırakmamıştı. Eymen yine haklı çıkmıştı. Duvarların ardındaki deniz gelmişti de babası geri gelmemişti. Kaybetmeden değer bilmeliydi. Kayıpların ardındaki zorunlu başlangıçları yaşamadan insanoğlu sevdiklerinin sevgisine bolca bulanmalıydı.
Her olay bize yepyeni başlangıçlar yaptırırdı. Adaletli olmak için vicdanınızın kapılarını aralamaya, mutlu olmak için mutlu etmeye, âşık olmak için sevmeyi öğrenmeye, bir yolun sonunu görmek için ilk adımı atmaya ihtiyacımız olurdu. Asıl önemli olan ilk adımı nasıl değil, ne zaman attığımızdı. Umutlarımızı sırtımıza alarak mı, mutluluk heybemizi doldurduktan sonra mı? Tek kötü başlangıcımız vardı. Acıyı hamuruna alanlar… Çünkü acıyı hamuruna alan başlangıçtan güzel bir son çıkmazdı.

Önceki / Previous Nasıl Geri Alınabilir Ki
Sonraki / Next Sine