TÜRKÇE

Bir Akşamüstü

-Yaz kızım, sanık işlemiş olduğu şahsa hakaret suçundan ötürü 9 ay süre ile hapse mahkûm edilmiştir.

-Yapmayın hâkim bey, ben annemin karnında bile 9 ay bekleyemedim.

-Terbiyesizlik yapma, hücre hapsi de alırsan annenin karnını mumla ararsın.

-…

 

Kitabın Sol Tarafı

 

Koskoca binalara manto giydirirlerken biri de şu soğuk kış günü bana acıyıp bir manto giydirmedi, diye serzenişte bulundu. “Amacım yalnızca kışın başımı sokacak kadarlık bir suç işlemekti, biraz fazla kaçırmışım…” Onu duymayan ve duymayacak, tek suçları hayatlarında bir kez yanından geçmek olan insanlara içinden haykırdı; “Bana suç işleten sizlersiniz, günahım sizin boynunuza, koca koca binalara manto giydirmeye uğraşacağınıza sokakta kalmışlığıma donuk gözlerle bakıp geçmeseydiniz böyle olmazdı.”

Koğuştaki herkes onu göz süzgecinden geçirirken Âdem de tek tek süzdü koğuş sakinlerini. Bitmeyen selamlaşmalardan, karanlıklardan karanlıklara yol olan hayat hikâyesini yine ve yeniden anlatmaktan bıkmıştı. O yüzden gözlerini kimsenin gözüne değdirmeden yeni yatağına uzanıverdi. Kerahat vaktiydi, üstelik ikindi de kaçıyordu ama unutmuş gibi yaptı. “Zaten bir sürü suçum ve günahım var, günaha bağışıklık kazandım, bundan da bir şey olmaz” diye aklamaya çalıştı uykuya dalan gözlerini.

Yatağından “Anne” diye bağırarak fırladı. Koğuştaki herkes ona baktı, ilk gün için hiç de iyi bir intiba bırakmamıştı. Morali bozuldu. Uykusundan eser kalmamıştı. Volta atarak yeni habitatını tanımaya başladı. Koğuşun içindeki lavaboda ateş basan yüzüne su çarptı. Onu böyle sersemleten rüyasına dair hiçbir şey hatırlamıyordu.

Burada bulunmasına neden olan olay gözlerinin önünden geçti. Arabaların kaldırımlarda kol gezdiği, yayaların yollara düştüğü bozuk şehir düzeni yıllardır olduğu gibi dururken o gün onun sinirlerini hoplatmıştı. Karnı açtı, hava soğuktu, üstüne üstlük yürüyeceği kaldırımda meymenetsiz bir araba yolunu kesmişti. Harami, diye bağırdı arabanın sahibine. “Sizin bu yaptığınıza haramilik denir, yol kesiciler. Sizin yüzünüzden ne şu daracık kaldırımlarda adım atılacak yer oluyor, ne yollarda sabırsız kornanızı duymadan yürümemize imkân!”

“Sonrasında biraz abartmış olabilirim, onlar da belki çaresiz, bu kalabalık içerisinde duracak yerleri yok ama yine de ne de iyi söylemişim be!” dedi. Kafasında yaptığı muhasebe sonucu haksızlığa uğradığına kanaat getirmişti. Her zaman kendini haklıya çıkartan Âdem’in muhasebesi, matematik bilmeyen cühelanın muhasebesi kadar isabetli olmuştu.

Meczup olduğu başından tırnağına kadar belli olan bir mahkûm konuşmasını bebek sesine çevirerek şişko bir balinanın başkahraman olduğu bir masal anlatmaya başladı. Herkes bu masalı defalarca duymuş olduğundan kimse onun sonuna kadar açılmış sesini dinlemiyor, koğuştaki uğultulu konuşmalar bu deli tellala eşlik ediyordu.

Oturduğu yerden ayağa kalktı. Etrafındaki her şey dönüyordu. Duyduğu garip masaldaki balıklar gibiydi insanlar, etrafında dönüp duruyorlardı. Kahkahalar, inlemeler, ünlemler duyuyordu. İyi huylu tümör huy değiştiriyor olsa gerekti. Tümörünün yerini MR görüntüsünden kestirebildiği kadarıyla ve zonklayan ağrısının yordamıyla sol kulağının üzerine birkaç defa vurdu, yoksa etraf dönmeyi bırakacak gibi değildi. Fakat vurmalara bana mısın demeyen beyni ince belli bir çay bardağına atılmış toz şekeri karıştırır gibi karıştırdı etrafını. Madem öyle gelsin beyaz tavan.

Çektiği tüm çileleri unutmuş gibiydi. Ne yani 9 ay değil mi? Sadece bir akşam vakti kadar mı? Bu kadar mı kaldım bu çilehanede? Gidiyor muyum artık? Saldılar mı beni? Af mı çıktı? Peki ya balina, balinaya ne oldu? Başının üstüne dikilen masalcı daldığı hayali süpürdü. Balinayı mı soruyorsun? Balina çok yorulmuş aramaktan, yalnız ölmüş.

 

Kitabın Sağ Tarafı

 

Şükür ki mantolanmış bir hapishaneye geldim, sıcak olur burası, diye geçirdi içinden. Koridorlardan gardiyan eşliğinde yürüdükten sonra ranzaların çarpık kentleştiği bir koğuşta buldu kendini. Sesinin en kalın tonunda Selamun Aleyküm diye seslendi. Selamını alanlar için toptan bir baş selamı daha verdi.

Boş bir ranza bulduğuna sevindi. Kendisine verilen nevresimleri alt kata askeri nizamda dizdi. Ne üst komşumu rahatsız ederim, ne rahatsızlık çekerim diye düşündü. Işıklar açık olduğunda da uyuyabilirim, ne güzel, üst kat bana gölgelik yapar, diyerek hiç yoktan yere sevindi.

Rüyasında annesini gördü. Annesi mutfakta arkasını dönmüştü, ocakta yemek yapıyor olsa gerekti. Anne, diye seslenecek oldu ama ciğerlerinden nefes çıkmadı. Tekrar denedi, dudakları bağlanmış gibiydi. Annesinin yanına gitti. Annesi ona gülümsedi. Bir sürü günahlar işlemiş, hayatını kendi elleriyle dağıtmış bir adam değildi rüyasında. Annesinin masum çocuğuydu. Annesi bir eliyle yandan beline sarılan çocuğunun başını okşarken diğer eliyle de yumurtayı tavanın kenarına vurup bir kâseye kırdı. Yumurtadan iki sarı çıktı. Aa bak, onlar da ikizmiş, dedi annesi. Kâsedeki yumurtayı domates, soğan ve sarımsağın pişmekte olduğu tavaya aktardı. Âdem, annem neden doğrudan tavaya kırmıyor ki yumurtayı, diye içinden geçirdi. Annesi oğlunun içini biliyordu. “Hayatta temkinli olmak lazım oğlum. Yumurtanın bozuk olup olmadığını bilmeden onu tavaya kırarsam binde bir ihtimalle de olsa bozuk çıkarsa bunca diğer katığı ziyan eder. Hepsine hemencecik yayılır, onları da mundar eder. Muhtemelen bozuk yumurta kokusunu duymadan beni anlamayacaksın ama kötü şeyler deneyimlememek için hâlihazırda bunu tecrübe etmiş birinin sözlerine kulak ver, olur mu? Bir seferden ne olur, deme, daima yumurtaları ayrı bir kâseye kır. Tamam mı?” Annesi bunları der demez Âdem’in kollarında sis oldu, havaya karıştı. Âdemin kolları havada asılı kaldı. Tava kızdıkça kızıyordu. Sanki Âdem’in gelecekteki vurdumduymazlıklarına, tedbirsizliklerine sinirleniyordu. Âdem ne yapacağını bilemedi. “Anne” diye bağırmak istedi ama ciğerlerinde güç bulamıyor, diyaframı kıpırdamıyor, ses tellerinden hava geçmiyordu. İçi anne kelimesi ile dolup taşmıştı, o da tava gibi kızarıyor ama bir türlü dudaklarından anne kelimesi dökülmüyordu. 

Yüzüne çarptığı su onu kendine getirmişti. Olup bitenlerin kısa bir muhasebesini yaptı kafasında. Muhasebesi bitince etrafındakileri yavaş yavaş incelemeye başladı. O esnada çınlamayı bir saniye bile bırakmayan kulakları bir masala takıldı. Bir varmış iki yokmuş, iki yokken üç olur mu? Üç de yokmuş. Yalnız, bir okyanus varmış, iki değil, üç de değil, koskoca dünya da yalnızca bir okyanus varmış. Bu okyanusta da kilometrelerce yüzen ama yüzmesine rağmen devasa yağlarından bir türlü kurtulamayan şişko yalnız bir balina varmış. Alacalı, turunculu palyaço balıkları yanaklarını şişirip “Bon oboron tökuyom, nö kodor bolok yörsöm yöyöm yönö dö doymoyorom!” diyerek onu taklit edermiş. Bu tiplemeyi duyan diğer balıklar gulu gulu gülermiş. Balinanın elinde değilmiş ki, mizacı buymuş, yemeden duramıyormuş işte. Şişko balina bu alaylara çok üzülür, ağlarmış. Sular seller gibi, şakır şakır, şırıl şırıl, foldur foldur ağlarmış. Ağlarmış da şu engin okyanusta bir balık bile anlamazmış onun ağladığını. Anlasalar belki duracaklar, özür dileyip teselli edecekler ama nasıl anlasınlar bu okyanus dehlizinde dağılan gözyaşlarını? Okyanus bir derya, geniş mi geniş fakat balinayı anlayan yok. Balina kendi gibi şişko bir balık bulma arzusuyla gece dememiş gündüz dememiş aylarca gezmiş tüm okyanusu. Sonunda…

Sonunu duyamadan hiç bitmeyen kulak çınlamasının sesi giderek tüm odayı kapladı. Arka planda hayatının fon müziği olan çınlama birden bire tüm seslerin önüne geçti. İyi huylu bir tümör varmış kafasında. Bir tümör ne kadar iyi huylu olabilirse artık, kötünün iyisi. Yine de şükretmek lazım… Küçük yaşında annesinden onu kapıp götüren tümör şimdi onun için gelmişti. Vaktiydi de belki. Kış için burada kalmak tamam ama baharın güzel havalarını dört duvar arasında geçirmek istemezdi Âdem. 

Beyaz ne güzel renkti. Annesini de beyazlara sarmışlardı sonsuzluğa yollarken. Annesi belirdi gözlerinin daldığı beyazlıkta. Kitap okuyordu oğlunun başucunda. Uyuklamaya başlayan oğlunun göz kapakları arasında görünüp kaybolup duruyordu. Uyku biraz olsun ağır basmasaydı ya; baksaydı doya doya annesinin güzel yüzüne. Annesi elinde kalın bir kitap tutuyordu; çocuk kitabı olmadığı apaçık bir kitap. “Onlar onu gördükleri gün sanki dünyada sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” diye okudu annesi.

Bu yazdığımız kitabı dürmeye gelen melek Âdem’e seslendi, meczup bilmiyordu hikâyenin asıl sonunu, balina şimdi çok daha büyük bir okyanusta kendinden bile daha şişko balinalarla yüzüyor. Orada hiçbir üzücü söz işitmiyor. Orada huzurlu.

ENGLISH

Translated with the author’s approval by Ege Dündar and Irmak Ertaş

An Afternoon

– Type it in, the defendant has been convicted to 9 months of prison due to committing the crime of defamation.

– Don’t do this, your Honour. I couldn’t even wait nine months in the womb of my mother.

– Do not disrespect me. If you receive solitary confinement too, you will hanker after your mum’s belly. 

– ….

 

The Left Side of the Book 

While they even wrap enormous buildings with coats, no one took pity on him to be coated on this cold winter day, he reproached. His goal was to commit a petty crime that will be enough for him to be sheltered through the winter, he must have overdone it. He screamed at people that do not and will not hear him, whose only crime was to pass him by once in their lives. They are the ones that make him commit crimes; His sins are on their shoulders, rather than working ceaselessly to coat up massive buildings, if they had chosen not to ignore him being left out in the street with their frozen stares, this would not have happened. 

As everyone in the ward eyed him from head to toe, Adem stared at the residents too, one by one. He was tired of endless greetings and telling his life story leading from one darkness to the next again and again. So without enduring eye contact with anybody, he laid down on his new bed. It was kerahat time, and the time for mid-afternoon prayer was about to end, but he pretended to have forgotten. He tried to excuse his sleepy eyes by thinking that he is in a swamp of many crimes and sins by now anyways, that he gained immunity to sin, and this one will not make much of a difference. 

He jumped out of bed, shouting “Mama”. Everyone in the ward looked at him for the first day. He had not left a good first impression. He got demoralized. There was no trace of his sleep left. He began to discover his new habitat by pacing up and down. He splashed water on his fiery face on the sink inside the ward. He did not remember anything about his dream that made him so dizzy. 

The events that resulted in his being in here passed by his eyes. The derelict order of the city, where cars dwell on payments and pedestrians spillover on the roads, stood as it was for many years but shot up his nerves on that day. He was hungry, the air was cold, and on top of it all, an inauspicious car had crossed over his path on the pavement he was walking. “Waylayer”, he shouted at the owner of the car. “What you are doing here is called being waylaying, you highwayman. It is because of you that in these narrow pavements, there is no space to walk without your impatient honks!” “I may have overreacted after that, perhaps they are also helpless, without space to stand by in the congestion, but I’m glad that I said what I said.” he thought. Following this consideration in his own head, he concluded that he had been treated unfairly. Adem’s reasoning, which always resulted in self-justification, was only as correct as of the accounting of a man ignorant of mathematics. 

His ears caught a speech of a convict, whose derangement was clear from head to toe – in a baby voice, he started telling a tale that a whale was the protagonist. Since everyone had heard this tale numerous times, no one listened to his loud voice. The commotion of conversations across the ward accompanied this crazy town crier.  

He got up from where he sat. Everything around him spun. People were like fish in the strange tales he had heard, circling around him ceaselessly. He heard laughter and moans in exclamations. The benign tumor must be changing its mood. In an attempt to stop the pain, He struck the upper side of his left ear a few times – the nearest spot he could grope the tumor’s place from the MR image. Otherwise, the spinning would not cease. However, his brain, disregarding his efforts, kept messing him up, like powdered sugar added to a slim-waisted Turkish tea glass. Then came forth the white ceiling. 

He seemed to have forgotten all the pain he has suffered. So what, wasn’t it nine months? Is it as long as an afternoon? Did I stay only that long in this dungeon of suffering? Am I leaving now? Did they release me? Did I get parole? What about the whale? What happened to the whale? The storyteller standing above his head swept away the dream he had dived into. Are you wondering about the whale? The whale gave out from searching and died alone. 

The Right Side of the Book 

 

Thank god I arrived at an insulated prison; it will be warm inside, he thought to himself. After a walk through the corridors accompanied by the guards, he found himself in a ward with irregularly urbanized bunk beds. In his deepest voice, he said, “Selamun Aleykum.” He made sure to give another assuring nod to the ones who responded.

He was glad he found an empty bunk. He folded the bedsheets they gave him carefully and very properly. “I wouldn’t bother the bunk above, and so they wouldn’t bother me either. Plus, I can sleep when the lights are on too, the bunk above would break the light.” he thought and felt comforted.

He saw his mother in his dream. She was in the kitchen, most probably cooking something. He attempted calling out to her, but his voice was trapped in his lungs. He tried again, but it was as if his lips were sewed together. He went beside her, and she smiled at him. He was not the sinful and self-destructive man he is today in his dream. He was his mommy’s innocent child. As his mother caressed his hair with her one hand, she cracked the egg open on the edge of the pan with the other and poured it into a bowl. It was a double-yolked egg. “Look, they are twins too!” said his mother. She poured the egg in the bowl into the mixture of tomatoes, onions, and garlic, which were already cooking in the pan. Adem wondered why she didn’t add the egg directly to the pan in the first place. His mother knew him very well. She said, “It’s good to be cautious in life. If I put the egg directly in the pan without knowing whether it’s still fresh, it would ruin all the other ingredients too. It would spread in-between them. You will probably understand this when you get to know the smell of a bad egg, but to prevent the possibility of this, please listen to someone who’s been there before, would you? Don’t get lazy and keep the eggs separate at first, ok?” As soon as his mother stopped talking, Adem’s arms became misty. His arms stood still in mid-air. The pan was heating up. It was as if the pan was getting furious by the minute, to Adem’s future carelessness and imprudence. He did not know what to do. He wanted to scream, but his lungs were weak, his diaphragm was stiff, and air could not pass through his vocal cords. He was full of the word “mother” inside, and he blushed like the pan but still could not manage to say it.

The water he dashed on his face made him feel better. He evaluated what he went through in his head. When he finished, he began studying the people around him. All of a sudden, his constantly ringing ears got caught up with a tale being told. Once upon a time, there was not a twice. If there is no twice, could there be a thrice? There was no trice. There was only an ocean. And in this ocean was a lonely and fat whale who swam for kilometers but still could not get rid of its chubby belly. Clownfish would puff their cheeks and make fun of it, “I am a phatty, no mutter huw much I eaaaat I am stull hunghhry.” All the other fish who hear of this mocking would laugh mouthfuls. But the whale could not help it – it just could not stop eating. The chubby whale would get very upset, and it would cry as it heard these slurs. He would cry – whurry, and splashy. He would whine, sure, but no other fish recognized that he was weeping. If they could understand, maybe they would stop and apologize or comfort him. But how could they notice his tears in this great ocean? The ocean was huge, but there was no soul here who understood the whale. At last, the whale traveled day and night all around the ocean to find another chubby whale like itself, who would understand it. And at last…

Before he heard the end, the ringing in his ear filled the whole room. The soundtrack of his life, which is the ringing tone in his ear, overruled everything. There was a harmless tumor in his brain. A “harmless” tumor, whatever that is… the lesser evil. The tumor, which took his mother away when he was a child, came back for him. Maybe it was time. It was all right to stay here for the winter, but he would not prefer spending the beautiful spring days here between these four walls.

Adem liked the color white. They covered her mother in white when they sent her to eternity. He saw his mother on the wall he was staring at. She was reading a book next to her son. He was fading out from his eyes, which were getting heavier with sleep. He wished he was not sleepy so he could keep looking at the vision of his mother. She was holding a hardcover book in her hand. It was not a book for children. She began reading, “Those who saw her, thought that they came to the World only to stay for an afternoon or a mid-morning.

The angel, who came to take this book we are writing, called out for Adem. The poor guy did not know the real ending to the tale. The whale is now swimming with chubbier whales in a greater ocean. It does not hear bad words anymore. It is at peace there.

 

Bunları da Sevebilirsiniz

CLICK HERE FOR THE WHOLE PODCAST The Red Shoes JULY 20, 2017 Download Hans Christian Andersen’s classic and violent tale is looked at through the lens of the man who wrote it, and the 1948 film which changed the way we see it today. From Denmark to dance via the Devil we explore the iconic …

0 46
Share

Bu kaçıncı hicran saymadım bile Nicedir yatmadım tebessüm ile Ne geceyi günden ayırabildim Ne canımı tenden ayırabildim “Nerden bu ızdırap, bu keder?” deme! Geçmişin gölgesi çöktü üstüme. Bir ağaç, bir masa; her şey bir anı… Dostunu geçtiği yollardan tanı. Bir gece yarısı, sohbetin dibi… Gündüzün derdinden sıyrılır gibi… Gelecek kaygısı, az biraz para… Mutlu bir …

0 36
Share

telaş dolu rüzgarların, yüzleri okşadığı yalnız günler hatırlıyorum. toplanın eski dünyanın ölüleri! dinleyin yirmi birinci asrın salgınını. dinleyin on günde, nasıl ipotek koyduğunu şehirlerin, ömürlere. -i- mezar taşlarından para çekilen bir çağda, charonion gondolunu satmak, kararını aldı sonunda. işler kesat, ruhlar cimri. ekmek parasını dahi çıkaramazdı zavallıcık. tak etmiş olacak canına, satılığa çıkardı bir sitede. …

0 219
Share
Önceki / Previous Türkiye'nin Eksik Kalan Ruhu
Sonraki / Next Genco Erkal’ın Youtube’dan yayınladığı Sivas 93 Tiyatro oyunu