Biraz sonra anlatacağım hikâyenin kahramanı sizlersiniz. Anneniz, ablanız, kardeşiniz, arkadaşınız, sevgiliniz… Örselenmiş vicdanlarınızın arkasına gizlenerek rol yapmak yerine gözünüzü kulağınızı dört açın ve beni dinleyin. Bu hikaye benim hikâyem, bizim hikâyemiz, kilometrelerce uzaktaki, dünyanın bir diğer ucundaki kadınların hikâyesi. Okuduğunuz her cümlenin sesini sonuna kadar açın ve haksızlık karşısında susmamak için söz verin kendinize. 

     Elinde tuttuğu kitabın sayfalarında inleyen cılız ses Deniz’in masmavi gözlerinde iri damlalara dönüşüp göz pınarlarına yapışıp kaldı. Hayır, ağlamamalıydı, ağlamayacaktı. Titreyen elleriyle ilk sayfayı açtı ve okumaya başladı. Kalın, büyük harflerle yazılan ilk cümle şöyleydi: KISILAN VİCDANLARIN ARASINDA YAŞAMAYA MÂHKUM EDİLMİŞ TÜM KADINLARA” Kelimelerin üzerine bastırdığı parmaklarını gevşetip mahcup bir ifadeyle ezdiği harfleri okşamaya başladı ve okumaya devam etti: “Karanlık bir dünyaya açtım gözlerimi. Doğduğumdan beri üzerime yapışan suçluluk duygusuyla sevilmeyi bekledim hep. Annemin doğuramadığı erkek evlattım ben. Kursakta kalan buruk bir sevinçtim. Ben doğmadan önce kibirden bulutları delen, gönenen başlar ben doğduktan sonra yerin bin kat altında saklanmak, kaybolmak, yok olup gitmek istedi. Babamın ateş saçan gözlerinde şefkat ararken yine o gözlerde bana yönelen nefreti, pişmanlığı, acımasızlığı gördüm. Önceleri nedenini kavrayamadığım bu ötelenme zamanla canımı acıtmaya başladı. Bu tanıdık gözlerdeki yabancı bakışların kusurlu, eksik, yanlış gördüğü tek şey bendim. Neyse ki üşüyen kalbimi ısıtabildiğim bir okulum vardı. Kitaplar bambaşka dünyaların sınırsız kapılarını açıyordu bana. Elimdeki karneyi sevinçle havaya kaldırdığımda mutluluğuma ortak olan tek kişi annemdi. Ceplerimden taşan rengârenk şekerlemeleri yerken yanlarından geçtiğim iki kadının sesiyle irkildim. “ Kız kısmı böyle uluorta yiyip içmez. Ayıp ayıp! Boğazına sahip çıkamayan… Tövbe tövbe!” Anlam veremiyordum. Bebekleri soru işaretleriyle dolmuş gözlerimi kadınların öfkeli bakışları arasından kurtararak yoluma devam ettim. Yol boyunca düşündüm. Ayıp, yasak, günah kavramları sadece kadınlar için mi vardı? Neydi bizi erkeklerden aciz koyan, onları bizden üstün kılan neydi? Bunları düşünmeden edemiyordum. Gergin birer yay gibi iki yana kıvrılmış dudaklarımı sıkarak üzüntümü saklamaya çalışıyordum. Etrafım demir parmaklıklarla örülürken henüz on iki yaşındaydım. Sevincimi, heyecanımı, çocukluğumu o gün, o sokakta suratıma acıyla bakan meraklı gözlerin vicdanına teslim etmiştim. Yüzümün tam ortasına kırbaç gibi şaklayan o sözler zihnimde yinelenip duruyordu. “Kocaman kız oldun, ne işin var sokakta, gir içeri alırım ayağımın altına!” Ayşe, bahar ve nicesi aynı kaderi paylaştı benimle. Karşı çıkmak bir yana insanlar bu yanlış ve hastalıklı eylemleri benimsemişti. Zihinlerinde kök salmış zehirli düşünceleri durmadan çoğaltıyorlardı ve doğruluğundan zerre şüphe duymuyorlardı. Aslında hepsi çarpık düşüncelerinin birer esiriydi. Bedenimde meydana gelen değişimlerin sorumlusu ben değildim. Yine de suçlu gibi hissediyordum kendimi. Belirginleşen vücut hatlarım hastalıklı birer uzvumdu sanki. Üzerimde gezinen sapkın bakışların kararlı bekleyişi ansızın karşıma çıkıyor, kıskıvrak yakalıyordu beni. Peşimden gelen adımların sancısı çoğaldıkça boğazımdaki düğümler bir bir çözülüyor, titreyen kirpiklerim  gözyaşına boğuluyordu.  Öyle özlemiştim ki okulumu. Siyah önlüğümü, kırmızı kurdelelerimi, parlak pabuçlarımı… Büyük bir hevesle kitaplarıma kavuşmayı beklerken bir çift gözün esiri olmuştum. Kaçacak bir yer arıyordum ama kıpırdayamıyordum. Seçilmiş bir eşya gibi bekliyordum sadece. İçinde kaybolduğum kiralık, beyaz gelinliğin üzerine kaç kız çocuğunun hüznü, çaresizliği sinmişti kim bilir. Duygularım pıhtılaşmış, kaskatı olmuştu. Hiçbir şey hissedemiyordum artık. Bu bir boyun eğiş, kabulleniş miydi yoksa?  Annemin küçücük bedenimi sarıp sarmalayan o şefkatli sesi, yavrusunu koruyamamanın çaresizliğiyle acılı, bakışlarıysa sessizce benden özür diliyordu.” Deniz, sayfalardan yükselen çığlıkların sesine daha fazla dayanamadı. Devam etmek istemiyordu ama karşısında ısrarlı gözlerle okumasını bekleyen annesini kıramadı. Okumaya devam etti. “ İçine hapsolduğum demir parmaklıkların bir adım ötesine geçemiyordum artık. Dünya bir avuç yerden ibaretti benim için. Sırtımda geçmişin ağır yükleri, ayaklarımda zincirlerle yaşamamı bekliyorlardı benden. Sevmeye, seçmeye, istemeye hakkım yoktu. İşlerini kolaylaştıran cansız bir nesne gibiydim. Kendiyle olan iç hesaplaşmalarında mağlup olan eşimin adını kıskançlık, sahiplenme koyduğu hastalıklı eylemlerin ortaya çıkardığı sonuçlar en çok beni yaralıyordu. Kimi zaman dolaptaki kıyafetlerimi kesip parçalayarak kimi zamanda ağza alınmayacak kelimelerin zehrini yüreğime akıtarak çıkarıyordu öfkesini. Bazen de ettiği hakaretlerin zehirli okları aldığı alkolün etkisiyle dili ve dişleri arasında sıkışıp  kalıyor, sonunda pes edip sızıyordu olduğu yere. Olup biten ne varsa duvarların ötesine geçemeden, oracıkta kalıyordu. Yıllar sonra bir kızım oldu. Adını Deniz koydum. Gözlerinde denizin kokusu vardı. Hiç bilmediğim o koku yavrumun gözlerine baktıkça çekip aldı beni boğulduğum karanlıklardan. Yıllardır sevilmeyi bekleyen yüreğime sımsıkı sarıldı gözleri. Çok şey borçluydum onlaraBu yüzden zalimlere karşı hiçbir zaman durulmasın istedim dalgaları. Kısılmış vicdanların arasında yaşamaya mahkûm olmuş tüm kadınların sesi olsun istedim.  

    Deniz, gözlerindeki yaşlarla  koşup sarıldı annesine. Saçlarını, yüzünü ve kalbini okşadı incitmeden. Öldüğünden habersiz kayıtsızca gülümsüyordu fotoğrafta. Annesi ve  diğer masum kadınların sesi olmaya yemin etmişti Avukat Deniz. Kitabın arka kapağındaki küçük bir not ilişti gözüne. Okumaya devam etti. “Vicdanının Sesini Duymayan Tüm Zalimlere” “ Ben anneniz, ablanız, kardeşiniz, sevgiliniz… Titreyen sesimdeki öfkeyi, acıyı, çaresizliği hissedin taşlaşmış kalplerinizde. Gözbebeklerimize değen kinayeli bakışlarınızın altındaki kararlı, sinsi bekleyişlerinize son verin artık. Size ait olmayan tebessümlerimizi sahiplenmeyi bırakın. Sokakta, otobüste, bakkalda gördüğünüzde başımızı yere eğip bir adım geride durmamızı beklemeyin bizden. Güçsüz, eksik ve yanlış olan tek şey zihniyetleriniz. Çıkardığınız kaosun içinde kaybolan benliğinizi bulun önce. Kısılmış vicdanlarınızın sesini de sonuna kadar açın ve yaşamak için verdiğimiz mücadeleyi görün artık! 

Bunları da Sevebilirsiniz

Wise words from Philip Pullman, who received the Astrid Lindgren Memorial Award in 2005: Children need art and stories and poems and music as much as they need love and food and fresh air and play. If you don’t give a child food, the damage quickly becomes visible. If you don’t let a child have fresh air and play, …

Share

İlkyaz ile her ay öncelikli olarak üç genç yazarı tanıtıyoruz sizlere. Bir öykü veya birkaç şiirden oluşacak bu eserleri İlkyaz gönüllüleri olarak İngilizce’ye çeviriyor ve dünya kamuoyuyla tanıştırmak için çabalıyoruz. Nisan ayından seçilen yazarları aşağıda bulabilirsiniz! Bir seneyi aşkındır seçtiğimiz isimlerin yazılarını her ay dünyanın farklı bir yerinde konumlanan PEN merkezinden birinin o ülkenin diline …

Share

Edebiyat: Sadık’ın En Bilinen Hikayesi / Sadık’s Most Renown Tale/ L’hıstoıre la Plus Connue de Fıdèle Her şiirinde tanrılardan bahseden ve evine haciz geleceğini öğrenen fakat bir türlü haczedilmeyen ve bir kulağı duymayan Sadık’ın en bilinen hikâyesi “Bilmem ki ne olur en çok olacağını bildiğim ne ise bilirim en çok o olur” Vücudunda ufak kurak …

Share
Önceki / Previous Susarış
Sonraki / Next Yaşatmanın Reklamı