Özgür Taburoğlu- 23 Ekim 2020 cuma

Oğuz Atay, hastanedeki son günlerinde bile, ömrü vefa etseydi yazmak istediği Türkiye’nin Ruhu adlı roman taslağı üzerine notlar alır. Eserini tamamlayabilseydi, günlüğünden anladığımız kadarıyla, iç dünyalarını biraz terk edip dışarı çıkmaktan çekinmeyen kişiler yaratabilirdi belki de. Eser, beşeri ve sosyal bilimlerle karışık bir anlatı olurdu muhtemelen. Günlüğünde, yeni anlatısında Bir Bilim Adamının Romanı‘nda denediği yazıya daha fazla dayanacağını dile getirmesinden bunu anlarız. Ayrıca Oyunlarla Yaşayanlar piyesi de yazılmadan kalmış satırlar hakkında bazı kehanetler barındırır. Roman, bir tutunamayanın zihninde dönüp duran dağınık fikirlerin dışavurumu veya bilinç akışı olmaktan öte, kendisiyle beraber ülke insanını da anlatan, içini tanıdıkça dışarısını da anlayabilen, manzaraya daha hâkim insanların dramı olurdu belki de.

Bir Bilim Adamının Romanı, yazarın yapıtındaki genel izleğe, üsluba pek uymasa da, Atay günlüklerinde bu metni, Türkiye’nin Ruhu romanı için önemli bir hazırlık aşaması gibi anlatır. Romanda içeriye kapanmış fert ile dışarıya kapatılmış halk adamları arasındaki irtibatı kurmanın ve tarif etmenin yollarını bulmayı umut eder. Bir Bilim Adamının Romanı’nda anlatılan Mustafa İnan, bilim insanı olmanın yanında bir halk adamıdır; içeride, iç dünyasında yaşayan bir Tutunamayan değildir kuşkusuz. Kitapta çizilen resme göre onunki gibi bir başarı istisnai niteliktedir. Doldurduğu yer, genelde Cumhuriyet seçkinlerine ait bir alandır. Kadrolaşan bürokrasi, akademi, bilim çevreleri içinde Mustafa, bu haksız rekabetin ortasında, düşe kalka kendisine yer edinir. Üstelik “uzun soluklu” çalışmayı bilmeyen bir kalabalık içerisinden gelse de, önüne çıkan engelleri iradesiyle aşar. İrsi bir destek yoktur arkasında. Newton’ın başarı tarifinde olduğu gibi, kendisinden önceki “devlerin sırtına binerek” bir yerlere gelmez.

Atay’daki halk romantizmi her eserinde belirgin şekilde ortaya çıksa da, Türkiye’nin Ruhu’nda, yarı aydınların, devlet memurlarının, siyaset dünyasının seçkinlerinin veya burjuva yaşam tarzının ayırdığı halk insanıyla tutunamayan türünden insan sınıfını buluşturmayı umar. Alman romantikleri gibi, yalnız adam ile etnik bir topluluk beraberce ifadesini bulsun ister. İkisinin arasına giren bir başka sınıfın hazır öğretilerinden kurtulmuş Türkiye ruhunu ve şimdiye kadar “yaşaması öğretilmemiş” olsa da bu ruhu saklayan insanları tarif etmek ister. Birbirlerinden uzak durmalarına sebep olan art niyetli bir kadro aradan çekilince, onlar arasında kalıcı bir bağın kurulmasını diler. Dışarıdaki insanı tarif etmek için bilimsel tahayyüle de başvuracağının işaretlerini verir: “İnsanlarımız, bazı madenler gibi çabuk ısınır ver çabuk soğurlar” (2012: 21).

Türkiye’nin Ruhu, kendi bilincine ve iç mekânlara kapanmış Selim, Hikmet, Coşkun gibi tutunamayan kimseler ve dışarıda yaşayan halk insanlarının tanışıklığı için, yazılarak yeniden icat edilmesi gereken bir hikâyedir. Bu ruhun parçası kavramların, tarih, kültür, toplum, din, devlet, halk, aydın, birey gibi kelimelerin de yeniden tanımlanması gereklidir. Selim, Hikmet gibi adamların iç dünyalarını vicdani seslerin rehberliğinde yoklarken dış dünyayı yeniden anlatan Atay için, sözgelimi tarih, coğrafya veya “düzensiz bir din bilgisi” yeniden terkibe varmaya başlar; “tahriften ibaret tarihi” ikincil bir tahrifat içinden yazar. Böyle bir tarihi tekrar tarif edemezse o ve anlatı kişileri yersiz kalırlar. Örneğin Ankara’da dolaşan Selim ve Turgut, bu “yapay” kenti yeniden anlatarak kendi dünyalarında parsellere bölmeye çalışırlar. Ulus, Kızılay, Gençlik Parkı veya Çankaya sırtları yeni keşfedilmiş manzaralar gibi tasvir edilmedikçe var olamaz. Selim, peyzajı, tabiatı, insani yapıları kendi anlayacağı şekilde yazmadan zihnine yerleştiremez. Böyle kurucu bir yazı eylemi içinde dışarıdaki “sefil” görünüm kaybolur. Bir romantik gibi içeriden bakarak anlatmazsa, kendi iç manzarasıyla boyadığı dışarısını ifade etmezse kapalı bir dünyada mahkûm kalır. Her yönden kendisine saldıran bir ülkede dışarının içeriyi işgal etmemesi için yazı eylemi etkin bir savunma gibi süreklilik kazanmalıdır.

Atay’ın günlüğünü yorumladığımızda, Bir Bilim Adamının Romanı ve Oyunlarla Yaşayanlar, yazılmamış olan Türkiye’nin Ruhu için yer yer birer taslak gibi ortaya çıkar. Özellikle ilkinde fen bilimleriyle uğraşan bir şahsiyetin yaşamöyküsünü yazarken, kâğıda geçmemiş, unutulmuş olanın arkasına düşer. Metni, “belgesel roman” dediği bir anlatı türünün örneği sayar. Bu eseri örnek alarak, “aklına nasıl geliyorsa öyle yazan” (2014: 278) birisi olmaktan kurtulmak ister. Bir belgeselde gibi, anlatmak istediğine uygun bir mesafede durarak, içeri kapanmış adamın bilinç akışından kafasını kaldırmak, aklından geçenleri dışarıdakilerin, müspet veya beşeri ilimlerin tashih etmesini ister. Türkiye’nin Ruhu‘nun bu “olgunlaşmanın” bir vesikası olmasını umar. Vesikaların söyledikleriyle oyun şeklindeki yazı eyleminin verimini bağdaştırarak, tutunamayan türünde bir fert ile dışarıdaki halk insanını birlikte anlamayı umut eder. Zaten arkalarında güvenilir “belge bırakmamış” böyle iki insan türünü başka türlü anlatmak da mümkün değildir. Bilinç akışını kâğıda geçiren ve iştahla yazan birisiyle, tam tersine yazmaya “üşenen” bir başkası arasındaki mesafeyi kapatmayı diler. Türkiye’nin Ruhu‘nun, çok önemli saydığı “Ne yapmalı?” sorusuna muhtemel bir cevap olmasını da umar. Çok renkli bir birey ile “renksiz kokusuz bir kalabalık” bir arada başka türlü ifadesini bulamaz çünkü.

Osmanlı hanedanının veya sonradan Cumhuriyet kadrolarının kendilerini sur içine, halkı da dışına kapatması, “halk korkusu”ndan ileri gelir. Böyle bir devlet aklıyla davranmak, uyrukların ruhlarını dalgalandırarak, onları sürekli bir korku halinde tutma çabasını yansıtır. İçeri kapanmak veya dışarı kapatmak, halk insanını, kendisini muhayyel şeylerle baştan çıkaracak, “aydınlatacak” tutunamayanlardan ayırmanın bir başka yoludur. Bu durumda dışarısıyla bağlantısız kalan Selimgiller, Hikmetgiller de çaresiz kendilerine ait bir içerisi açar, barınakları sayabilecekleri “kovuklar” yaratırlar. Bu sayede sur içinde hüküm süren resmî tarihten, ideolojilerden, alışkanlıklardan, korkulardan da uzak kalırlar. Ama diğer yandan da sur dışında yarattıkları iç mekânlarda kendi hallerine terk edilir ve dolayısıyla ölüme yakın mesken tutarlar. Ama en azından “başları öne eğik”, suçlu gibi dolaşmazlar. Oysa Atay’ın distopik coğrafyası “Kenar Batı”da, halk insanı gibi, hükümdar da, şehzadeler de ölüm korkusuyla yaşarlar. Korkuyu beklemek, farklı şekiller alsa da genelleşir; “suçluluk hissi”, hınç ve acz duygusundan kaynaklanan bir saldırganlıkla beraber (2014: 96). Böyle bir korku yerleştikten sonra kimsenin cezalandırılması gerekmez artık. Sadece “oyunu fark edenler” müsamahadan muaf tutulurlar. Böyleleri, halk ile dayanışma içine giren “sahici aydın” niteliği edinirler; diğerleri “yarı aydın” sayılmalıdır. Atay, Türkiye’nin Ruhu‘nda biraz bu dramı, birey olmuş ve olmamışların “destansı” anlatısını vermeyi ister. Sahici ve organik aydın ile halk insanının yaratıcı karşılaşmasını dile getirmeyi umar belki de; “halkı içinde duysa” da, “fazlalıkları” da olan bir adamın aklından geçenlerle beraber.

Atay’ın günlüğüne düştüğü kenar notları yorumlandığında, Türkiye’nin Ruhu’nda, “Batı’ya benzemeyen” ve bu nedenle “aklın dışına çıkan”, “başka türden insanların” zihniyet tarihini vermek istediği kanaatine ulaşırız. Sabri Ülgener’in eserlerinde ayırdığı sınıfları ve zihniyet yapılarını bir araya getirmek ister gibidir. “Henüz toprağa yerleşmemiş (…) kafasında geçmiş, şimdi ve gelecek henüz ayrılmamış (…) çeşitli dönemleri bir arada yaşayan (…) sıçrama gösterdiği ender zamanlarda başarısızlığa uğrayan (…) tesadüfi olan, rasyonel olmayan, keyfi unsurların çok” olduğu, “sıcak” bir topluluğu anlatmak ister (100). “Canlı bir halkın”, “kolektif kahraman” gibi var olduğu bir metin ortaya çıkaracağı umudunu yaratır. Bu sayede her durumda, “aydın olma özentisinden” uzak duran ama “olduğu gibi olmaktan memnun olmayan” bir halktaki ferdiyeti anlatmak ister gibidir.

Atay, Türkiye’nin Ruhu içinde, belirli bir mekân ve zamanda kapalı kaldıklarından birbirlerine benzeyen ama bir o kadar da ayrılıkları olan insan türlerini ayırt etmeyi umut eder. Bu kapalı yerde, dışarıdakileri, başkalarını içeri almasalar da, “kendi içlerinde bile bir anakronizm yaşayan” toplulukları anlatmayı denemek ister. Günlüğünde, Oyunlarla Yaşayanlar‘a dair notları bu uzun vadeli arzusuna ışık tutar. Yazıya dökülmemiş metinde, tutunamayan, halk insanı ve yarı aydın gibi üç ayrı insan sınıfının karşılaşacağı tahmin edilebilir. Yazar, tüm anlatılarında belli bir seviyede bunu yapsa da, yazılmadan kalmış kitabında aynı girişimi “bilimsel” yollardan gerçekleştirmeyi umar; antropoloji, folklor, sosyoloji veya psikolojiden destek almak ister. Ama böyle bir bilim, Tutunamayanlar‘daki gibi, “sahte bir bilimsellik” olmamalıdır. Diğer eserleriyle pek ilgisi olmayan, sanki başka bir yazar kaleme almış gibi görünen Bir Bilim Adamı’nın Romanı da ona bu konuda ipuçları sunar.

Atay’ın kendisi gibi anlatı erkekleri de yaşam ve yazıyı ayırt etmezler; her şeyi yazılı olarak anlar ve anlatırlar. Yazar, bu çabanın devamı olarak Türkiye’nin Ruhu‘nda yapmak istediği gibi, dışarıdaki “gerçek oyunlar” ardındaki temel biçimleri, arketipleri anlamak ister. Coşkun’u Oyunlarla Yaşayanlar’da benzer bir arayış içerisinde resmeder; “insanımızı tanımak” dediği derin bir gayret içinde tasvir eder. Emekli Coşkun, Atay gibi hayata ve yazıya ne kadar geç kaldığına bakmadan, “yeni bir ses getirmeliyim bu dünyaya” der (2016: 33); zihinsel tutkularıyla yarışamayan bünyesi yetersiz kalsa da. Boyunu aşan oyunlar yazmak ve oynamak isteyen Coşkun, kendisini bir tragedya sahnesinde bulur; saklı bir koro arada onu aklıselime çağırır. Bu sırada oyun sahneleri ve gerçek hayatın dekoru farksızlaşır. Çok sayıda varlığı dar bir sahneye sığdırmak ister; yazar, oyuncu, seyirci ve sahne üst üste biner. Ama oyunun sahnelenme ihtimali de giderek yok olur. İçeride yazılan hiçbir şey dışarıdaki bir temsilin kaynağı olamaz. Coşkun, ferdî dramını, halk adamının hikâyesiyle ve Türkiye’nin ruhuyla karıştırır. Romantik bir meyille, uzağa ve geçmişe doğru gerilemeye başlar. “En derin ben” gibi dışlanmış halkın da anlaşılmadan kaldığını fark eder.

Atay, son yıllarında yerinden ve zamanından edilmiş bir halkı, şahsi hikâyesinden ayrı olmayacak şekilde anlama arzusunu ortaya koyar. İki kaderi buluşturmayı denemek ister. Günlük‘te, ilk bakışta birbirine çok yabancı görünen bu ikisinin ortak kaderini anlatmak konusunda bir tasarısını ortaya koyar. Alman romantiklerin Fichte’den öğrendikleri “esas ben” ile Herder’den öğrendikleri “kayıp halkı” beraberce anlatmaları gibi, en derin fark ile en temel ortaklık aynı anda ifadesini bulsun ister. İçerideki adam ile dışarıdaki sahipsiz halkı beraberce anlatan “yerli bir oyun” yan yana yazılabilmelidir. Halk denilen varlık da kendi iç odasını yaratmalıdır. “Eve dönmek” için birey ve halk aynı cümlede buluşmalıdır. Ama bu ev Atay’ın önceden yazdıklarında anlatılmaya başladıkça daha da ulaşılmaz olur; zaman ve mekânda ertelenir. “Tanzimat’tan bu yana” her yazılan satır, bu dönüşü geciktirir (2016: 68); hem “küçük kaderin” sahibi birey hem de “büyük kaderin” sahibi halk giderek evinden uzaklaşırlar.

Atay, hastanede günlüğüne satırlar eklerken son aylarını yaşadığını bilse de, yeni kitabında Türkiye’nin saklı ruhunu arayacağı müjdesini verir. Eserinde aralarında herhangi bir kapı olmayan sur içi ve dışını buluşturmayı umut eder. Günlüğünde eski yazıyı öğrenmekten ve gecekondu araştırması yapmaktan söz etmesi bu buluşmayı sağlama arzusunu yansıtır. Sarayla, yazısız ve yoksul bir halkın gecekonduları arasında mekân ve zaman alakaları kurmak ister. Bu sayede “Fatih sıradan bir adam gibi anlatılırken”, Yeniçeri Hasan “destansı bir üslup” içinden dile gelebilir. Frantz Fanon’un “küçük insan” dediği varlıktaki destansı ihlallere varabilecek gizil güçleri tasvir etmek ister; Dostoyevski’nin “yeraltı proletaryası” adını verdiği insan sınıfına gönderme yapar (243, 244). Ona göre, “olgunlaşmamış bir millet olan Ruslar” ile Türkler, “saflıklarından” gelen eylem becerileri ile benzeşirler. Bu amaçla Türkiye’nin Ruhu‘nda, Rus klasiklerinde olduğu gibi “fakirliğin kültürüne” eğilmeyi umar. Orada “saflığını yitirmemiş” bir milletin saklı olduğunu düşünür: “Beni ilgilendiren Türk insanının yabancı etkilerle en az bozulmuş birimlerini inceleyebilmek” diye yazar (254). Bu sayede “sefaletin renkliliğini” çekip çıkartmayı umut eder.


Kaynakça

Atay, Oğuz (2012). Bir Bilim Adamının Romanı, İletişim, İstanbul.

─ (2013). Eylembilim, İletişim, İstanbul.

─ (2014). Günlük, İletişim, İstanbul.

─ (2015). Korkuyu Beklerken, İletişim, İstanbul.

─ (2016). Oyunlarla Yaşayanlar, İletişim, İstanbul.

─ (2017). Tehlikeli Oyunlar, İletişim, İstanbul.

─ (2018). Tutunamayanlar, İletişim, İstanbul.

Bunları da Sevebilirsiniz

Ali Şükrü Çoruk, FikirTuru.com Yaşarken “sükut suikastına” maruz kalan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın sonradan ilgi görmesinin nedeni ne? Yaşadığı dönemdeki kutuplaşmadan şikâyet eden Tanpınar’ın politik görüşü neydi? Bir yazar olarak onu farklı kılan nedir? Prof. Dr. Ali Şükrü Çoruk yazdı. “Bir gün elbette bana döneceklerdir.” 24 Ocak 2020 Ahmet Hamdi Tanpınar’ın vefatının 58. yıl dönümüdür. 61 …

0 6
Share

A’DAN X’E / VEFATININ 20. YILDÖNÜMÜNDE FAKİR BAYKURT 11.10.2019Feza Kürkçüoğlu Örnek bir öğretmen, sendikacı, yazar. Aydın kavramının ete kemiğe büründüğü bir kişilik. Ömrünü eşitlik ve özgürlük mücadelesine adadı, çağına tanık olmanın yanı sıra onu değiştirme ve dönüştürme çabasını hiç bırakmadı. Yerli edebiyatın tarihi dönemeçlerinden birine ve toplumsal hafızaya adını büyük harflerle yazdıran Fakir Baykurt’u ölümünün …

0 135
Share
Önceki / Previous Küçük Edebiyatın Büyüklüğü
Sonraki / Next Bir Akşamüstü / An Afternoon