Bu denli eski bir eve neden yeni bir yapılandırma kurma gereksinimi duymuşlar? Evi bilen ve ilgi duyan herkes, onu kabul edip sırf varlığı, kendinden bir ayna gibi yansıttığı kültürü için gelmeliydi. Burayı düzenlemek içindeki canlılığı bir ölü zamana, anılara dönüştürmektir. Ve ölü bir zamana dahil olamazsın, tam içinde olsan bile bir seyirci olarak tanıklık edebilirsin ancak. Kötü fikirlerle bezeli çirkin bir dönüşüm, mekanların zihinlerdeki algısına doğrudan hakaret ediyor; insanın karamsarlığını, kötücül bakış açısını arttırıyor. Doğduğumuz andan itibaren değişimi öğrendiğimizi pek tabii biliyorum, böyle durumlar kaldırılabilir. Peki kavramlar neden var? Saygı? Nostalgia? Tarihin unutulacak nesneleri olduğunu kabul etmektense, varlığı haykırmak? İnsan zaman diliminde nesne olmayı kabullenmişse ne yapmalı? Özne olmak nasıl bu denli zorlaşabilir?

Böyle gelgitler içerisinde sevdim bu evi. Bir hafta sonu tatili için geldiğimiz öylesine bir yerdi oysa. Yaklaşık on kişi, sabah kirli bir İstanbul’a kalktık; sözleştiğimiz gibi Eminönü İskelesi’nde buluştuk, ifadesiz yüzlerimizle simit atıştırırken sessizce denizi izledik, geceye dair planlar yaptık, ne yiyeceğimizden konuştuk, bisiklet rotasını kurduk, şakalaştık. Bir grup insan ne yapmalıysa işte ondan yaptık. Bir zamana kadar zihnimde her şey tıkırında, olması gerektiği gibi ilerledi. Üzerinde fazladan düşünülecek bir şey yoktu, devam ediliyordu.

Ardından, herkesin gün içinde bir hayli yorulmuş olduğu bir çember içerisinde günü geçirdik. Saatlerce bisiklet sürüldü, sayısız fotoğraf çekildi, alışverişler yapıldı, hafifçe sönen bir neşeyi anımsatmak amacıyla bol sohbetle yemek hazırlandı, masa kuruldu. Sırasıyla her şeyi balkona taşıdık. Yüksek bir duvarla çevrili bir bahçe içindeyiz, yeni dünya ağacı var.

Kaçak katastrof düşleri, aldanmak istemediğini söyleyebilen cesur insanların… Onlar kaba şiddetle bize koşarken, sen dilbilim üzerinde yoğunlaşıyordun; “biz” ve “onlar” kim? Fark burada işte. Sen Marcel’i çağırıyorsun, onlar hangi metafizik gücü kim bilir. Koca bir halata tutunup salınırcasına, dağları mavileştirip silikleştiren devasa şelalelerin içinde sırılsıklam olma hayaliyle beliriyor içimde kaçma isteği. Iguazu olağan güzelliğiyle akarken, güvercinleri söyleyen Happy Together’daki gibi. İki erkeğin dansının en zarif görüneceği haldir bu, şelaleden sıçrayan sular ortalıkta olduğu için.

Henüz bir şey yemek istemediğimi, sıcak bir duş almak istediğimi fark ediyorum. Kırık beyaz bir mermer, krem duvarlar ve küçük bir pencereden oluşan banyoya ulaşıyorum. Ferahlık hissiyle karışık bir tür ‘mahrem’e adım atmışlık duygusundan kendimi alıkoyamıyorum. Banyoya da yapılan düzenlemeler yüzünden küskünüm. Yine de içimde karşı konulmaz bir tat alma isteği yükseliyor. Bilinmeyene doğru ilerlemek hep hissettirir bunu, anlamlandıramadığın, kategorize edemediğin, duyumsayamadığına doğru çekilirsin. Görmek, hırpalanmak istersin. Yasak, gözden çıkarılmış hissi içime nereden esti bilmiyorum. Kapının ardında eğlenen insanların kahkaha sesleri geliyor, arkadaşların. Fazlalıkları at. Icone, bedenin temsili, varlığımı savunuyorum. Kendimi izleme cesaretini ve buna dahil olan narsizmi kabullenerek. Suyun altında bir süre duruyorum, zihnimin içinde “kendini bil” (nosce te ipsum!) yankılanıyor. Hiç yoktan, öylece duş almak için girdiğim banyoda evreka parıldaması yaşamayacağımı biliyorum ama zaten ne gerek var? Yer çekimini başlatan da Newton değildir sonuçta. Hep vardı ve oradaydı. Şimdi de bedenim ve ben varız; birbirimiz olmadan yapamıyoruz ama aynı anlama da gelmiyoruz, bir parça dış dünyaya kapı olurken, içimdeki diğeri delirmememizi sağlıyor. Bir bütün oluşturuyoruz, mağarada gölge yaratıyoruz.

Kendimi bir anda çok yalnız hissettim. Kalabalığa ait olmak, silikleşmek istemedim. Dünya zihnimde yüz kere döndü. Pencereyi tam kavrayamıyorum, hileli olanlardan mı? Çünkü arka bahçeyi görebiliyorum; karanlık, ağaçlarla dolu bir alan. Banyonun yansımasını ağaçlar üzerinde görmek hoşuma gidiyor; hareketlerimle biçimlenen gece tiyatrosu… Ben bu loş ortamda, sarı ışık altında görünüyor muyum, sular altında? Kafa karışıklığı ve zihnimin bulantısı yüzüme büsbütün yansıyor mu? Ellerimi bedenimin üzerinden çekiyorum, beden hakimiyeti ve erotizm arasında çok ince sınırlar var, görünmez sınırlar. Coetzee düşüyor aklıma, Elizabeth Costello’nun kız kardeşine yazdığı mektup bir günah çıkarma, itiraf gibi başlıyordu. Ta ki Costello çıplaklığıyla övünüp, Tanrılaştığını hissettiğini söyleyene dek! Bedeninde Antik Yunan izlerini görüyordu, Tanrıları çağırıyordu, nüfuz ettiğini hissediyordu, bedenin bağışlayıcı ve birleştirici yanını bize gösteriyordu. Okuru ahlakçılık eksenine kaydırmadan insan bedeninin gücünü yansıtıyordu, muhteşem bir mektupla, çabasız! Tanrım, ne büyük ustalık. Bunca zamandan sonra Rönesans’ın parlaklığıyla hala gözlerimizin kamaşması! İşte çıplaklığımın beni tedirgin etmeyi bırakıp korkuların yitirildiği gerçeklik bu. Anı bizi yargılayanlardan değil, yaşatanlardan seçmeyi tercih etmek. Böylece “Orada bir kadın bedeni var!” tedirginliğini köşeye koyabiliyorum, duşun altında kendim olmaya devam edebiliyorum.

Geçirdiğim her dakika, burada kalma isteğim, arkadaşlarımın yanında olma fikrine baskın geliyor. Bu pasif bir tercihtir, ama en nihayetinde bir tercihtir. Böyle karar anlarından ahlaki çıkarımlar yapmayı becerebilen çok insan var, bunu yargılamıyorum ama anlaşılmayı isterdim. Typhon, Zeus’la girdiği savaşta yenildi, eğer kazanabilseydi evreni saf kötülüğün kaplayacağı rivayet ediliyordu ama yenildi. Rüzgarlar çıkıyordu Typhon’dan ve dünyaya yayılıyordu; onun yaydıklarına karşı bir çözüm yolu yoktu, bunlar belirsiz, sinsi ve büyük hasar bırakan fırtınalardı, yıkımı kaçınılmazdı. Bu rüzgarlar, yön kavramı tamamen yitene dek oradaydılar. Belki de Typhon, bu gece buradaydı. Büyükada’da eski bir kilise evinde, duşun altında.

Üzerimden damlayan suları süzüyorum, gecenin diğer yüzüne dönme vakti geldi. Hızlıca giyinip banyodan uzaklaşıyorum. Balkona geçtiğimde ise varlığımı unutan insanların anlık şaşkınlığı yüzümde toplanıyor. Kimse herhangi bir yorum yapmıyor. Birkaç soğuk meze, tabakta kuruyan köfteler, sorumsuz aşırılıklar, eski İstanbul besteleri, kül tablasının içerisindeki yasemin çiçeği baskısı, din, hala nefes alabilen idealizm, bir şeyler ve uzantısı olan diğer şeyler, kirlenen şarap kadehleri, parlak gök, silinen rujlar, insan karakterleri, tanrılar… Her şey birbirine dönüşüyor. Bilinen dünya.

Ertesi gün, evden ayrılmamıza az bir zaman kala, odada eşyalarımı topluyordum. Zil çaldı. Birinin nazik bir dille temizliğe başlayıp başlayamayacağını sorduğunu duydum. Anahtarları teslim aldı, birden odaya girdi. “Kolay gelsin,” deyip kapıya doğru yöneldim. Teşekkür etti ve bir an, yanımdan geçerken duraksayıp yüzüme baktı.

Herhangi bir söylemden tamamıyla emin olacak kadar dünyayı tanımadım. Görecelik iyidir, hem nihilist bir tavır da değil bu sergilediğim. Dönüş yolunda, vapurda, herkes kısa bir tatili bitirmenin burukluğunu yaşarken ben neşeliydim. Bu sefer zihnimde Amor Fati yankılanıyordu.

Bunları da Sevebilirsiniz

Rilke, ünlü ‘Genç Bir Şaire Mektuplar’ adlı kitabında yer alan bir mektupta, genç şair Kappus’a şöyle diyecektir: “Gecenin en sessiz bir anında kendine şu yalın soruyu sor: ‘Şiir yazmazsam yaşayabilir miyim?’ Bu soruya ‘yaşayamam’ diyorsan, yazmayı sürdür.” Kaynak: Salih Bolat, DUVAR   Hani, Turgut Uyar bir yerde, “büyük şair olmak için büyük yıkılmış olmak gerekmez” …

Share

Bir arena, iki kez kapalı bir kitleyi barındırır. Bu tuhaf niteliği nedeniyle arenanın incelenmesi gerekir. Arenanın dış dünyayla ayrım hattı net olarak çizilmiştir. Arena, genellikle çok uzaklardan görülebilir ve şehir içindeki konumu, kapladığı uzam, gayet y bilinir. İnsanlar onu akıllarına getirmeseler bile her zaman onun nerede olduğunu hissederler. Arenadan gelen haykırmalar çok uzaklardan duyulur ve …

Share

dikildim karşısına belleğimin körfezi orada, orada yanan gemilerin cevapsız çağrıları köpüren dalgaların içtiğim tortuları dikildim karşısına belleğimin gürültü için üzgün değilim birilerine bir şeyler, misal küs beklenti/jön yıkıntı alo elveda/fanatik keder porselen yalnızlık/asabi melek dikildim karşısına belleğimin cebelleşiyoruz renkler ve ağ her köşesine mahsus çetrefil, rutin ispat tabii kutuplaşma değil zıtlık pekişir bizzat dikildim karşısına …

Share
Önceki / Previous Başlıksız
Sonraki / Next İçine Dökülen