İlk zamanlar ne güzeldi. Yeni yeni tanımaya başlamıştık birbirimizi. Başını göğsümden, boynumdan, kucağımdan ayırmazdı. Sessiz sedasız uzanırdık, ben bazen kitap okurdum ona. Masal kitapları, romanlar, şiirler. Hafifçe burnunu sıkıştırıverirdi boynuma, öpmeme izin verirdi o zaman, saçlarını okşayabilirdim. O başını yaslayınca saatlerce kıpırdamazdım rahatı kaçmasın diye. Bir milim uzağa gitsin istemezdim. Yemeği beraber hazırlardık, beraber yerdik. İşten çıkar koşa koşa gelirdi. Geç kalmazdı hiç. Onun geleceği saati bildiğimden, saat yaklaşınca kapının önünde volta ata ata beklerdim. Kapıya tıklayınca açardım hemen, süzülüverirdi içeri. Hemen boynuma atlardı, yemek yer, sonra uzanırdık. Bazen eli kolu dolu gelirdi, ben pek et sevmem aslında ama o seviyor diye sesimi çıkarmazdım. Hemen dolaba koyardım getirdiklerini, bir an önce köşemize geçelim diye. Açlık, tokluk, hiçbiri umurumuzda değildi. Yalnız uykuyu çok sever, bir kere denedim, hiç ellemedim, on altı saat uyudu, hafta sonuydu. Ama ne olursa olsun, ben yatağa girmeden girmezdi yatağa, gerekirse tekli koltukta, hatta yerde sızar, yine de benim görüşmelerim, yazılarım, işlerim bitip de yatağa girmeden kalkmazdı yerinden.

Ama şimdi… Sanırım birbirimize hiç bu kadar uzak olmamıştık. Nefesi burnumda ama sarılmıyor, öpmüyor, hiçbir şey yapmıyor, vaz mı geçti? Tepkisizliğimden mi çekiniyor? Neden hiçbir şey yapmıyor artık? Gece birbirimize dokunmadan yatıyoruz, iyi geceler demek bile yok artık. Yalnızca uzaktan iç geçiriyoruz. Neyin iç geçirmesi bu?  Dün durduk aslında. Ne zamandır yapmadığımız bir şeydi, uykuya dalar gibi olunca sırtımı dönüyorum, öbür türlü uyuyamıyorum çünkü, dokunamayınca sabaha kadar seyrediyorum neredeyse. Sırtını bile izledim dün. Burnumun dibinde, derim çekiliyor resmen ona doğru. Ne olduğunu anlamıyorum sanırım, benim zihnimde mi kapandı? Bir şeyler sıkıştırıyor sanki içeriden. Ne bu? Dursak daha iyi gelir mi? Bir şey yapmak istiyor mu? Halbuki beni bir kere öpse… Sanki elimden bir şey gelmiyor, gelse de sevmeyecek gibi. Yemek yapsam sevmeyecek, bir film açsam sevmeyecek, hatta çay demlesem onu bile sevmeyecek gibi. Konuşmuyoruz bile, zaten konuşunca da aklına başkalarıyla görüşmesi gerektiği geliyor. Zaten pek konuşmazdı ama şimdi ne duyuyor, ne konuşuyor, burada ama değil. Buranın, o anın parçası değil ya da o kadar uzak kaldık, dursak yaklaşmaya başlar mıyız birbirimize? Daha da uzağa gidiyoruz zaman geçtikçe, gün gün, saat saat. Ben o kuru kentte bekledim hep, kalktım deniz kentine ona geldim, o burada değil. Olacak iş mi?”

-İyi akşamlar, ilaç saati, kapıyı açar mısın?

-Hoş geldiniz, yalnız yemeğini yemedi yine haberiniz olsun, sevgilisi beğenmemişmiş.

-Yine mi? Yahu kedi mamasıyla mı besleyeceğiz biz bu kızı, hayvanın yemediği şeye elini sürmüyor. Konuştu mu bugün başka hiç?

-Yok, Deniz yemeği beğenmedi, istemiyoruz dedi sadece. Bütün gün gözü bizim sarmandaydı tabi yine. Kedi yatınca o da döndü yüzünü duvara uyudu biraz. Yemek saatinde kaldırdık ama kedi kaçınca o da yemedi. Zaten hayvanın pencereden içeri girdiği yok ki. Ya ağaçta diğerleriyle ya da pencerenin kenarına gelir biraz mırmırlanır arada. Bizimki de iç çekiyor bütün gün karşısında. Arada dokunacak gibi oluyor da hayvan korkuyor belli, yanaşmıyor. Yaşlandı tabi, daralıyor hayvan insandan.

-Açken verilmez bu ilaçlar. Dur ben bir hocaya uğrayıp öyle geleyim, en olmadı mecburen böyle vereceğiz, bir de mide ilacı katarım aralarına.

Tak tak.

-Hocam gelebilir miyim?Tabi, bir durum mu var?

– Bizim kız, yine yemek yememiş, kedi kaçmış yine, o kaçınca Deniz yemeği beğenmedi demiş hasta bakıcıya.

-Yazık, geçen veterinere götürdük o sarmanı. Çok yaşlı, vücudu eskisi gibi değil, ölür yakında dedi, bir şey yapamazmış. İnsanlardan değil de daha çok hastanedeki ilaç kokularından rahatsız olduğu için odaya girmek istemiyor olabilir dedi veteriner.

-Çok kötü oldu bu, kızcağız bağlandı kediye, Deniz sanıyor onu. İlk zamanlar, yani kız yeni geldiğinde buraya, dibinden ayrılmıyordu hayvan, biliyorsunuz hep o odaya gelirdi zaten, pencerenin önündeki ağaçtan ulaşması kolay oluyor diye herhalde. Dip dibe zaman geçiriyorlardı, kediyle yatıyor, kediyle kalkıyor, ilk zamanlar bir tek o kediyle konuşuyordu, hatta kitap bile okudu kaç kez. Kediyi pencerede görene kadar volta atıyor akşamları, o gelince açıyor camı ancak. Hemen kucağına almaya çalışıyor tabi. Biz başta bunu iyi bir şey olarak, terapinin bir parçası olarak kullanalım dedik ama kedi ondan uzaklaştıkça bizim kız da dünyanın geri kalanından uzaklaştı. Hatta sırf ona iyi geliyor diye, kedinin bir dönem getirdiği ölü kuşları, fareleri dolaba koyup saklamaya kalkmasına bile bir şey demedik. Şimdi hem aç kalıyor, hem de pencerede kediyi beklemekten uyuyamıyor. Ancak ilaçla. Yemeklerin çoğunu ya zorla veriyoruz ya da kedinin de yiyebileceği bir şeyler uydurabildiğimiz zamanlar yiyor ancak.

-Yakında kendini de kedi sanmaya başlayacak diye bile korkuyorum ben bazen, hiçbir terapiye, görüşmeye yanıt vermiyor, susuyor saatlerce, akşam üstü başlıyor huzursuzlanmaya, kedi gelecek diye herhalde, aslında sevgilisinin işten dönüş saatleri, kediyi yerine koydu o belli ama şimdi o da gidici. Kızcağızı bir türlü aramıza katamadık. Sevgilisi hakkında konuşurken bile kedi üzerinden konuşmak zorunda kalıyoruz, yoksa asla konuşmuyor. Hayvanın tüyünün rengi, gözleri için bile Deniz’e atıflarda bulunuyor. Sarışın, yeşil gözlü diye. Kedisi gibi.

-Kedi ölünce hepten kapatır kendini diye korkuyorum. Bir başka iletişim yolu bulmak lazım. Sevgilisinin intiharından beri iletişim kurduğu tek şey. Arkasından atlamaya çalışırken ev arkadaşı son anda yetişmiş biliyorsunuz. Başından ayrılamıyoruz o yüzden. Ama sıfır iletişim.

-Sen bugün de ver ilaçları yemek yemese de. Yarın ben diğer doktorlarla görüşüp ne yapabiliriz bir değerlendireyim.

-Tab…

 

-Hocam yetişin! Hocam!

 

Sesin geldiği odaya koştular. İçeride hasta bakıcı, başka kimse yok.

-Ne oldu? Kız nerede?

-Hocam, hocam…

Hasta bakıcı nefes nefese.

-Hocam, kedi düştü, düşmüş yani hayvan, pencerenin kenarındaydı, ne oldu bilmiyorum, bir inleme duydum, sonra içeri bakayım dedim, hocam… ah hocam…

Asistan pencereye koştu, aşağıya baktı. Acıyla bağırarak:

-Atmış, atmış kendini, kedinin peşinden atlamış, Deniz’inin peşinden!

-Miyaaauv…

– Bu ne? Bu ses ne?!

-Hocam kedi! hocam kedi asılı kalmış! ağaçta, ağaçta asılı kalmış!

 

Bunları da Sevebilirsiniz

Türk şiirindeki eski yapıyı tümüyle değiştirerek sokağın dilini şiirin diline taşıyan Orhan Veli Kanık 1914 yılında İstanbul’da doğdu. Onun edebiyata olan merakı ilkokul sıralarında başladı. Bu dönemde Çocuk Dünyası isimli dergide bir hikâyesi basıldı. Ortaokulun yedinci sınıfındayken Oktay Rifat Horozcu ile tanıştı. Birkaç yıl sonra ise bir müsamere sırasında halkevinde Melih Cevdet Anday ile arkadaş oldu.  Üniversite yıllarında …

Share

Çocukluğuma dair hatırladığım en iyi ya da en kötü gün değil anlatacağım. Sadece “bir gün” işte ve hatırlıyorum. O kadar. Neden anlatmak için o günü seçtiğimi bilmiyorum. Belki sona geldiğimde anlarım nedenini. Belki de anlamam. Fark etmez. Ben yine de o günü anlatacağım. O gün ilk defa kendi odam olmuştu.   Yedi yaşımın yakın bir …

Share
Önceki / Previous Uzaklardan Gelecek Olanlar Var
Sonraki / Next Yazarlar ve sosyal medya: Aklımızı mı kaçırıyoruz yoksa?