Ah! yine de yolumdaki kederi kimse bilmesin,

büyüsün, genişlesin, dolansın ömrümü;

kapısı kapalı çoktandır, penceresi dargın.

Kim anlayacak bu kor işaretleri?

Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan.

Birhan Keskin, Karınca Şiiri

 

1

Önce kabardı, ardından kaynadı. Sonra tam taşacaktı ki Züheyla yetişip sütün altını kıstı. Kafası çok meşguldü. Son zamanlarda kaynattığı sütün içine taşmasın diye metal bir kepçe koymayı, kızının not defterindeki ödevlere bakıp ona ödevlerini yaptırmayı, kocasının bir süredir canının çekmesi üzerine pazardan yeşil elma almayı ve daha hatırında olmayan bir yığın şeyi unutuyordu. Sanki kafasının içinde ikide bir yanıp sönen bir lamba vardı.

Ona ne olmuştu? Ne kadar zamandır böyleydi? Artık iyi bir anne, iyi bir eş ya da iyi bir ev hanımı değil miydi? Evliliğinin ilk yıllarında tüm bunlara kendini son derece adamıştı. Eşinin yıllarca süren baba olma isteği üzerine evliliğinin ilk aylarında yavrusu Suna’yı doğurmuştu. Eşinin baba olma isteği üzerine… Kendisi anne olmayı istememiş miydi? Züleyha bir anne olarak böyle düşündüğü için kendinden utandı, aklından geçenleri kendinden başka kimse göremediği için Allah’a teşekkür etti ve kocaman harflerle “Suna’nın ödevini unutma!” yazıp yazdığı notu buzdolabının üstüne magnet ile tutturdu.

Eskiden eşine kahvaltıda envaiçeşit kahvaltılık hazırlar, yumurtayı eşinin sevdiği kıvamda tutturabilmek için cezvenin başında süre tutar ve gözlerini yumurtanın soyulan kabuklarına dikip eşinin “Tutturmuşsun Hatun,” deyişiyle iftihar ederdi. Bir süre sonra bu taze heyecanı bayatlamış, tüm övgüleri yumurta haşlama makinesine devretmişti. Züleyha bir an kendini bir makineyle eşdeğer hissetti. Ardından dalgınlıklarının ona böyle şeyler düşündürmesine izin verdiği için kendine kızdı.

 

2

Kocasıyla tanıştığı günü anımsadı. Kocası tarafından beğenilmeme kaygısı o günlere dayanıyordu.  Görücü usulü evlenmemişlerdi, severek evlenmişlerdi. Züleyha üniversitenin ilk yılındaydı. Erdal o zaman son sınıftı, alttan ders alıyordu. Bu yüzden haftada birkaç kez birbirlerini görüyorlardı. Züleyha o zamanlar da kendi halinde, sessiz biriydi. Zamanının çoğunu kitap okuyarak geçiriyordu.

Bir gün derste birinin onu dürttüğünü hissetti.  Kocası ile ilk kez o gün göz göze geldi, ona karşı hisleri ilk o an uyandı. Erdal, yanındaki kitaba bakmak istedi. Ders çıkışı, Züheyla’nın yanına gelip kitabı okuduktan sonra ona ödünç verip veremeyeceğini sordu. Züheyla onunla tekrardan konuşmaya bahanesi olsun diye kitabı hızlıca bitirdi ve ona ödünç verdi. Onunla tekrardan konuşmayı iple çekiyor, bunun için Erdal’ın kitabı bitireceği günü bekliyordu. Bu sabırsızlığı onu korkuttu, kendini duygularına kaptırıp hayal kırıklığına uğramak istemiyordu. Okuduğu kitap onun gibiler için şöyle söylüyordu, “Duygusal dünyasını yalıtmış kişi bir insandan hoşlansa da bunu belli edecek tepkiler veremez. Getireceği acıyı çok yoğun yaşayacağından kabul edilmeme olasılığını göze alamaz.”

Bir zaman sonra, Züheyla kantinde otururken Erdal iki çay alıp onun masasına geldi. Kitabı geri verip teşekkür etti, ardından kitabı çok beğendiğini de ekledi. Züleyha’ ya kitap hakkında ne düşündüğünü sordu. Karşılık olarak önce “Çok şey,” cevabını aldı. O kitap Züleyha’ya gerçekten kendine dair çok şey düşündürmüştü ama hislerini açık etmemek adına kendini bulduğu kısımları kendine sakladı. O günden sonra Erdal ve Züheyla her fırsatta çok şey konuşmak için bir araya geldi. Gün geçtikçe beraber geçirdikleri zaman daha çok anlam kazandı.

Senenin sonu yaklaşıyordu. Erdal okulu bitirip memleketine dönecekti, hala hislerini açmamıştı. Ayrılık gerçeğiyle yüzleşen Züleyha, bu sefer de buluşmamak için bahaneler aradı. Gözden ırak olanın eninde sonunda gönülden de ırak olacağını düşünüyor fakat onun için bu sayfanın kolayca kapanmayacağını da biliyordu. Erdal da böyle düşünüyordu. Züleyha’nın kendini bu yüzden geri çektiğinin farkındaydı.

Son sınavlarını verdikleri günün çıkışında, uzun bir süre hiçbir şey konuşmadan yan yana yürüdüler. Yol ayrımına geldiler. Züleyha’nın gözleri doldu. Gözlerini birbirlerinden kaçırıp vedalaştılar ve farklı yollara yöneldiler.” Yine başıboş duygularımla kalakaldım.” diye düşündü Züleyha. Çıkışa yaklaşırken Erdal yetişti, onu kolundan tuttu. “Birini sevmek yalnız güçlü bir duyguya kapılmak değildir. Bir karardır, bir yargıdır, bir söz vermedir. Eyleme yargı ve karar karışmamışsa o duygunun ölünceye dek süreceğini nasıl bilebiliriz Züleyha?” dedi. Okudukları kitaptan alıntı yapmıştı. Ardından “Söz vermek ister misin?” diye sordu. Züleyha hiçbir şey söylemeden Erdal’a sımsıkı sarıldı.

Kaygılarını rafa kaldırıp sevme sanatını icra etmeye söz verdi.

 

3

Züleyha’nın gelgitleri sürüyordu, vesveselerinin üstünü unutkanlıkları ve yorgunluklarıyla kapatmaya uğraşıyordu. Bunun için komşularıyla düzenlediği altın gününün ona iyi geleceğini düşündü. Detaylı bir temizlik yaptı, ardından daveti için çeşit çeşit pasta, börek, salata hazırladı ve misafirlerini beklemeye koyuldu. Bir süre sonra ev aynı anda beş kadın ve bu kadınların çocuklarıyla doldu. Kadınlar birbirlerini öptükten sonra evi süzüp yavaşça koltuklara kuruldu, çocuklar Suna’nın odasına oynamaya gönderildi ve her zamanki muhabbetler başladı.

Herkes önce tek tek birbirinin halini hatırını sordu. Züleyha beş kere nasıl olduğunun hesabını verdi, her seferinde kendine yöneltilen soruyu “İyiyim,” diyerek yanıtladı. Sanki bu kadınlar Züleyha’yı tekrar tekrar kendinin nasıl olduğunu sorgulatmaya yöneltiyordu. Züleyha kafasındaki sesi susturmaya çalışarak komşularına ayak uydurdu.

Komşuları evi süzmeyi bitirdikten sonra içlerinden biri odanın perdelerinin değiştiğini fark ettiğini söyleyip Züleyha’ya perdelerini nereden aldığını sordu. Züleyha, çok beğenerek aldığı bu perdelerin fark edilmesini bir saattir bekliyordu. Perdeleri -taksitle verdiği için- kocasının ahbabının dükkanından aldıklarını söyledi. Bir diğer kadın, Züleyha’ya perdeleri neden pembe tercih ettiğini sordu. Bej daha iyi olmaz mıydı? Halılar pembe, perdeler pembe… Evi bu kadar pembeyle boğmanın gereği var mıydı? Ev resmen kızının barbie bebeğinin evine dönmüştü. Kadınlar bir süre bu benzetme üzerinden gülüştü. Züheyla yarım ağız güldü.

Aslında Züheyla biri bej diğeri pembe olan iki perde arasında kaldığını söyledi. Kızı pembe perdeyi çok beğendiği için seçimini o perdeden yana yapmıştı. En sevdiği komşusu Nejla, samimi ve şakacı görünmeye çalışarak “Anlaşılan sen kocanla kızına ipleri çoktan vermişsin kızım, senin bu evde bir perdeye bile sözün geçmiyor mu?” dedi. Züheyla yüzüne alaycı bir gülümseme takındı ama herkes onun alındığını fark etmiş gibiydi.  Sonra bir süre sessizlik oldu.

Züheyla ikramları hazırlamak için mutfağa gitti. Normalde komşularının eleştirilerine ve şakalarına hedef olmaya alışmıştı ama bu sefer ne değişmişti? İçten içe bu olumsuz eleştirilere maruz kalmasının sorumlusu olarak eşini ve kızını mı görüyordu yoksa komşusuna hak verdiği için kendine mi kızgındı? Kontrol gerçekten kendi elinde değil miydi? Düşünceleri komşularının gelip çocuklarına birer tabak istemesiyle kesildi. Tabakları komşularına verdikten sonra Nejla için ayırdığı turşusuz Rus salatasına gözü takıldı. Sırf Nejla turşu sevmiyor diye önceden onu düşünmüş, ona turşusuz salata ayırmıştı. Züheyla kâsenin içindeki turşusuz salatayı diğer salatanın içine döküp karıştırırken Nejla ya da başkası için bu kadar ince düşünmeye gerek yok diye düşündü.

 

4

Sonunda ev eşyalarından, güne dahil olmayan komşularından, kocalarının işlerinden konuşmayı bitirmişlerdi. Bu da konuşacak bir şey kalmadığının göstergesiydi. Kadınlar tabakları üst üste koyup mutfağa taşıyordu, bu da iyiye işaretti. Yakında herkes evine dağılacaktı. Züleyha için bugünlük bu kadar şamata yetmişti. Herkesi evine gönderip kocası işten gelene kadar bir şey düşünmeden yalnız biraz uzanmak istiyordu.

Çocuklar geldi, komşuları ayaklandı. Suna’nın da annesi gibi yüzü asıktı. Muhtemelen paylaşmak istememesine rağmen kendini gözünden sakındığı oyuncaklarını paylaşmaya mecbur hissetmiş, kıymetli bebeği elden ele gezerken içi yansa bile ağzını açıp tek kelime edememişti. Züheyla bacaklarına sarılan kızının solgun yüzünde kendini gördü.

Kadınlar teker teker altınları verip Züleyha’yı ve Suna’yı öptü. Nejla çıkmadan önce Suna’yı işaret ederek Züleyha’ya sordu: “İkinciyi düşünmüyor musunuz?” Göğüs kafesi mani olmasaydı Züheyla’nın kalbi o an alıp başını gidebilirdi. Aslında şu sıralar bir daha çocuk sahibi olmayı düşünüyorlardı. Züheyla çocuk istiyordu ama eşi kadar istekli değildi çünkü ikinci çocuğun ona yükleyeceği sorumlulukla baş edecek gücü kendinde bulamayacağını biliyordu. Heyecanını bastırarak “Hayırlısı,” dedi. Sonunda herkesle vedalaşıp kapıyı kapattı. Evde Suna’yla ve umarsızca sorulan soruların uyandırdığı bir yığın kaygıyla kalmıştı.

 

5

Komşuları gitti ama Züleyha, aklından geçirdiği gibi yalnız başına kendini bir odaya kapatıp uzanmamıştı. Bir anlık boşluğun onu kendine dair düşünmeye itmesinden korkuyordu. Kocası gelene kadar ortalığı toplayıp bulaşıkları makineye dizdi, yemek yaptı, sütü ocağa koydu ve son olarak kızına ödevlerini yaptırdı. Kocasının gelmesine yarım saat vardı, yapacak bir şey kalmamıştı. Kendini tükenmiş hissetti ve daha fazla direnmeyerek kendini yatağa bıraktı. Yorgundu ama aklında gezen tilkiler onun dinlenmesine müsaade etmiyor, onu daha da yoruyordu. Acaba unutkanlıklarının ve yersiz öfkesinin sebebi hamilelik olabilir miydi?  Sonunda aklıyla ayaklarının yaşadığı münakaşaya daha fazla dayanamayıp şifonyerden hamilelik testini çıkardı ve derin bir nefes alıp yavaşça banyoya yürüdü.

Züheyla testi yapmıştı. Klozetin üzerine oturmuş, karşısında asılı duran havlunun desenlerini izliyordu. Suna’ya hamile olduğunu öğrendiği günü hatırladı. Olası bir hamilelik bekliyordu fakat yine de öğrendiğinde banyoda kendi kendine fenalaşmıştı, yıllar öncesine dayanan korkuları baş göstermişti.

Züheyla ilk adet gördüğü günü hatırladı. Annesi o günün gecesinde yatağına bembeyaz bir çarşaf sermişti fakat Züleyha sabaha kırmızıya boyanmış bir çarşafla ve karın ağrısıyla uyanmıştı. Heyecanla eşofmanını çıkarmış, banyoya koşmaya başlamıştı. Çocuk değildi, ne olduğunu biliyordu ama onu dehşete düşüren artık yeni bir can dünyaya getirebileceği düşüncesiydi. Her ay ondan çıkacak olan kan ona buluğ çağına erdiğini, kendi sorumluluğunu aldığını ve başka bir canın sorumluluğunu alacağı günlerin çok yakın olduğunu hatırlatacaktı. Ne ara bu kadar büyümüştü? Heyecanını bastırmaya çalışarak kafasını banyodan çıkarıp annesine seslendi. O sırada gözüne parkelere bulaşmış kan lekeleri takıldı. Sanki kaygıları onu takip etmişti de o kan izleri de kaygılarının ayak iziydi. Düşüncelerinden korktu, annesine daha gür bir sesle seslendi. Annesi gelmiyordu. Züheyla o gün düşünceleriyle baş başa kalmaktan çok korktu ama yadırganmaktan daha çok korktuğu için bu kaygı dolu düşüncelerini yıllarca kendine sakladı. Yıllar sonra Suna’nın ilk kez kaydıraktan düşüp dizini paramparça ettiği günkü gibi o gün de kaygılarını saklamak için dolu gözleriyle olduğu yerde kaldı. Hiç kimse Züheyla’nın bu haline anlam veremedi. Züleyha bunları düşünürken yavaş yavaş belirginleşen çizgide tekrardan kendi çaresizliğini gördü.

 

6

Kafasında çakan şimşekler, kapının sesiyle birkaç saniyeliğine duruldu. Erdal işten gelmişti, yorgundu. Yeşil elmalarla dolu poşeti Züleyha’nın eline tutuşturup banyoya elini yüzünü yıkamaya gitti. Züheyla mutfağa geçip poşeti dolaba koyacakken kocası geldi, onu kolundan tuttu. Hamilelik testi elindeydi. Test negatifti. Erdal teste baktı ardından durgun gözlerle Züleyha’yı birkaç saniye süzdü. O birkaç saniye Züleyha kendini arızalı bir yumurta haşlama makinesine benzetti, gözleri doldu. Bir elinde hamilelik testi bir elinde elma dolu poşetle olduğu yerde kaldı. Ardından Erdal hiçbir şey söylemeden Züleyha’ya sımsıkı sarıldı.

Süt önce kabardı, ardından kaynadı ve taştı.

 

 

 

 

 

 

 

Bunları da Sevebilirsiniz

Literature: Anıl Can Uğuz – İncire Ağıt / Lament To A Fig /Klagesang Til Fiken (Şiir) I won’t fit this coffin Leyla The sun below the earth is warm still but When the ways you don’t love me Like crows have aligned on cornfields To amass sands in my mouth Would be good news to …

Share

“When cynicism becomes the default language, playfulness and invention become impossible. Cynicism scours through a culture like bleach, wiping out millions of small, seedling ideas.”   Source: Brainpickings, Maria Popova “There is nothing quite so tragic as a young cynic, because it means the person has gone from knowing nothing to believing nothing,” Maya Angelou wrote …

Share

Özsuyum içine çağlar fikirlerim ayrılıncaya kadar tenim yozlaştığında bir yangın başlar midemin dağlarında, madenlerinde bağırsaklarımın. Uyuşmaya başlar dudaklarım ziftle kaplanır yollarım, ovalarım tırpanla bile biçilemez özgürlük yankılarım. Elbiseme bulaşır kahpe adalet ayaklarımda sürüklenir yıllarca dağlar vicdanımı, kalbimi saatler vurunca dokuza. Hüzün kaplar yüreğimi ırgatlar dinlenmeden çalışır tarlalarımda kırmızı kavurur, yakar beyinleri iflas etmeye başlar bedenler sırasıyla rençperden …

Share
Önceki / Previous Büyükada'da Anımsanamayan Bir Zaman, Başlangıç Miti
Sonraki / Next Çiviler