TÜRKÇE

Gece üç ya da dört. Belki daha da erken. Yalnız gece yarısından sonra. Burnumda eski bir sahaf dükkanının kokusuyla mumun titreyen ışığına baktıkça bakıyor, o kadar uzun bakıyordum ki bir süre sonra karanlık, karabasanları, uğultuları, bir görünüp bir kaybolan sis bulutlarını, yarı açık kapıları, çığlıkları ya da ağzı bir karış açılarak atılan tiz kahkahaları, bir oyun masasını, tokuşturulan kadehleri, sıraya dizilmiş keskin bıçakları, oyulmuş göz çukurlarını, uçlarından kan damlayan parmakları, bir katili, azılı bir katili, sonra kanlar içinde uzanan maktulü, feryadları, ayak seslerini ve sonra yeniden korkuyla gerilip rengi atmış cansız bir yüzü de içine alarak beni çepeçevre sarıyordu. Birden kıpkızıl bir göğün altında bütün vücudum çamura bulanmış hâlde çırpınıyor, suya batıp çıkıyor oradan da birden kendimi mumun arkasında duran aynada yansımamı izlerken buluyor, koyu bir gölgeye dönüşüyor, dağılıyor ve birden uyanıyordum. Kaç kez uyuyup uyandım bilmiyordum. Saatlerdir odada kendi nefesim dışında bir tek ses, mumun alevinden başka tek bir hareket yoktu. Saatin kaç olduğundan bu sandalyede ne zamandan beri oturduğumdan, açlığımdan ya da susuzluğumdan habersizdim. Bugün oldu. Belki altı yedi saat belki ondan birkaç saat daha önce. İki uyku arasında irademe yenik düşerek ya da belki de tüm bu olup bitenleri bir an için unutarak gözlerimi mumun alevinden çevirip tam karşıma dikiyor ve o zaman yeniden farkına varıyordum. Ancak o zaman idrak edebiliyor, gördüğüm kabusların, çektiğim azabın sebebini iyice kavrıyordum. İşte o an içimi bir bulantı kaplıyor, ellerim terliyor ve soğuyor, vücudum bütünüyle titremeye başlıyordu. O an anlıyordum. Sararıp küf kokmuş çarşafların içinde cansız yüzü bana dönük sanki acıdan kıvranır gibi, iri göz kapakları daha da irileşmiş, ince dudakları hafif aralık, sağ eli göğsünün altına sıkıştırılmış hâlde boylu boyunca uzanan işte o. Bedeni çektiği ıstıraplardan incecik kalmış, bir çocuk bedenini andırıyor, saçları mumun alevinde olduğundan daha sarı görünüyordu. Bir ayağı yataktan sarkmış, benzi kireç gibi beyazdı. Altı yedi saat olmuştu. Belki biraz daha fazla. Dün geceden beri gelen öksürük nöbetleri sonunda canını almıştı. Yüzü bana dönük olmasaydı, yani o çenesi uzamış, eti gevşemiş, bana bir çıldırışı ya da bir bilinçsizlik halini anımsatan zayıf cansız bembeyaz yüzü bana dönük olmasaydı! Korku, içimin bulantısını daha da arttırıyor, vücudum sanki alev alev yanıyordu. Evet korkuyordum. Ağlayıp feryat etmeliydim halbuki. Soğumuş kaskatı cansız bedenine sarılıp ağıtlar yakmalıydım. İçim bir kor gibi yanmalı, talihime küfürler savurmalı sonra yeniden bu yüze bakıp diz çökerek tanrıya onu bağışlaması için yalvarıp yakarmalıydım. Ya da bu çehreyi hiç unutmamak için her bir ayrıntısına iyice bakmalı, belki resmini çizmeli ve baştan aşağı tüm varlığını ezberlemeliydim. Biraz cesaret gösterip zayıf bedenini kucaklayarak onu bir dereye atabilir ya da gömebilirdim. Ancak hayır. Ne ona dokunmaya cesaret edebilirdim ne de yerimden kıpırdamaya. Gücüm yalnızca bu sandalyede oturup sabahı beklemeye yeterdi. Yalnızca bunu yapabilirdim. Gözlerimi yeniden mumun alevine çevirdiğimde düşünceler önce çağlayanlar gibi beynime uğuldayarak hücum ediyor, hepsi birbirine karışıyor, duruluyor ve ardından yine sadece kendi nefesimin sesini duyuyordum. Uyanık kalmaya çalışıyordum. Kâbuslardan değil, uyandığımda her şeyi unutup yeniden bu yüze bakmaktan korkuyordum. Ancak ne fayda. Mumun alevi göz kapaklarımı gittikçe ağırlaştırıyor ve işte karanlık beni yine içine çekiyordu. Çaresizdim. Gırtlağıma kadar kana bulanmış halde koridorlardan geçiyor, boş odalara girip çıkıyor yine o tiz kahkahaları, tokuşturulan kadeh seslerini, çığlıkları, feryatları duyuyordum. Baştan sona simsiyah giyinmiş peçeli, yüzleri kapalı erkekler ve kadınlar yanımdan gelip geçiyor ve bana gülümser ama bir yandan da alay eder bakışlarla bakıyorlardı. Duvar kenarlarına yaslanıyor, bana dokunma ihtimalleri tüm vücudumda derin bir ürpertiye sebep oluyor ve zaman zaman korkuyla yerimden sıçrıyordum. Halimden keyif duyuyorlardı. Ben korkudan titredikçe onların gözlerine bir ışıltı geliyor, peçeli ağızları kahkahalarıyla açıldıkça açılıyordu. Çıkıyordum oradan. Bir ormanda bir kuyuya rastlıyor, eğilip bakınca çırılçıplak halde kuyuya atılmış bir başka cesetle karşılaşıyordum. Boğazı kesilmiş, yarı oturur vaziyette, kolları özenle yana serilmiş, avuç içleri dua eder gibi göğe doğru açılmıştı. Onu kuyunun dibinde birden gözlerini dehşetle açmış halde boğazını beyaz bir mendille silerken görüyor, nasıl oluyorsa onu oradan çıkarıyor, sonra yeniden kaybediyor ve yine kuyunun dibinde çırılçıplak, gözleri açık halde onu büyük bir cesaretle gözlerimin içine, bana meydan okur gibi bakarken buluyordum. Bütün vücudum titriyordu. Alabildiğine kaçmaya çalışırken birden bacaklarım ağırlaşıyor, ellerim hissizleşiyor, dengemi kaybediyor ve bir uçurumdan düşüp yuvarlanıyordum. Paramparça oluyordu bedenim. Sonra bir akbaba sürüsü kollarıma, başıma, bacaklarıma üşüşüyor kendi çürümüş kanımın kokusunu duyuyordum. Başka bir vücutta varlık buluyordum sonra. İşte o, yani tam karşımda yatan o ölünün kaskatı vücudunda. Bu kez ben boylu boyunca uzanıyordum o yatakta. Tıpkı yataktaki gibi göz kapakları irileşmiş, dudakları hafif aralıklı, eti gevşemiş, sağ kolu göğsünün altında kıvrılmış halde duran o ölü bedenin içine hapsoluyor, bedenin  demir gibi soğukluğu ruhumu kaskatı kesiyor, kavrıyordu. Ve yine yatağın yanındaki sandalyede kendimi görüyordum. İki kolunu dizlerine dayamış hâlde bu yüze bakmaktan ödü kopan ve gözlerini bir saniye olsun mumun alevinden ayırmayan kendime. Evet kendimi ve çaresizliğimi görüyordum. Sesli bir öğürtüyle birden yatağın dibine kusuyor, ağzını koluna siliyor ve yüzünde en ufak bir tiksinti ifadesi olmadan gözlerini yeniden mumun alevine dikiyordu. Yalnız burda da bitmiyordu ıstırabım. Ruhum bu cansız bedenin içinde kafese kapatılmış bir kuş gibi dayanılmaz bir hür olma duygusuyla dolup taşıyor sonra her şeyi bu odada bırakarak pencereden süzülüp gitmenin hayalini kuruyordu. Ancak içinde bulunduğum beden gibi ruhum da kaskatı bir soğuklukla ne kıpırdayabiliyor ne de herhangi bir boşluğa karışabiliyordu. Oradaydım işte. Şimdi içinde bulunduğum bu ölü bedene bakıyordum. Tanrım o ne yüz ama! Hiçbir kıvrımında acı ya da en ufak bir yas belirtisi yoktu. Gözleri kuru, iri iri açılmış bu yüzde yalnızca dehşet ve korku hakimdi. Acıyordum ona. En ufak bir cesaret belirtisi gösterme yetkinliği yoktu. Acizdi. Uğultularla sarsılıyor, o karanlık sisli bulutlara bilinçsizce dokunmaya çalışıyor ve yeniden aynanın karşısına geçip birden bir gölge halini alıp dağılıp gidiyordu.

Yeniden uyanıyordum.

Mum çoktan sönmüştü. Dışarıdan sabahın ilk maviliği vuruyor, komidini, giysi dolabını, aynayı, cesedin karyoladan sarkmış ayağını ve sanki ölünün gözeneklerine nüfus ederek onun tüm bedenini aydınlatıyordu. Ve yine tüm bunlar uykuyla uyanıklık arasındaki o küçük zaman aralığında meydana geldiğinden olacak ki bir an için unutup hızlıca cesedin yüzüne kayıyordu bakışlarım. Göz çukurları daha belirgin, benzi beyazdan çok sararmış gibi görünüyordu gözüme. Cesedin yarı beline kadar serili çarşaf, herhalde bu mavilikten olacak, bana gün batmakta iken çıkan o hafif rüzgarın etkisiyle nazlı nazlı sallanan beyaz tül perdeleri anımsatıyordu. Birden aklımda beliren bir görüntüydü bu. İçinde hiçbir telaşeyi, tiksintiyi, kaçışı, isteği barındırmayan mütevazı bir yaşamın temsili ya da yalnızca bunu düşlemenin verdiği huzurun bir timsali bir imgesiydi. O serinliği hissediyordum. Rüzgar, çok uzaklardaki limanlarda yeni demir atmış gemilere, o gemilerin dümenlerine değip güvertelerinden geçerek, denizlerde, okyanuslarda kimi zaman küçük kimi zaman dev dalgalara sebep oluyor sonra durulup birden kızıl ufku öpüyor, umudu, kalplere gömülü derin sırları, aşkları, öğütleri, yaşantıları, çayırların çiçek kokularını, sevgiyi, bilgeliği, bir kuğunun görüntüsünü içinde barındırır halde en sonunda beni buluyor, beni tanıyor, tenimi okşuyor ve kulağıma anımsa diye fısıldıyordu. Anımsa. Bir kalbi yahut da bir yaşantıyı. Serinliği hissediyordum.

Sonra nasıl oluyordu bilmem sandalyeden kalkma cesaretini gösteriyordum fakat bu düşünülmeden, kendiliğinden gelişiyordu. Kalbim bu cesarete alkış tutar gibi hızla çarpıyor, bacaklarımı, ellerimi titretiyordu. Yalnız bu o zaman benim için öylesine olağandı ki gösterdiğim cesarete hiç şaşırmıyordum. Doğrudan pencereyi açtım. Birkaç kişi telaşsızca sahil tarafından çarşıya doğru yürüyor, kimileri sokağın ortasında durup bir sigara yakıyor, dumanı iyice içine çekiyor ve yeniden sigarayı parmaklarının arasına sıkıştırarak yollarına devam ediyordu. Güvercinlerin çatılarda tatlı ötüşmeleri duyuluyor, bazısı hızla kanat çırparak bir sokak lambasının üstüne usulca konuveriyordu. Güneş yüzünü henüz tamamıyla göstermemiş gök tam anlamıyla aydınlanmamıştı. Temiz hava ciğerlerime doluyor, tüm hücrelerime nüfus ediyor, ben ise hala tülü düşünüyordum. Geriye döndüm. İçimde dayanılmaz bir hüzün isteğiyle komidine, dolap kapaklarına, aynaya tek tek nazikçe dokundum. Ellerimi uzunca sayılabilecek bir süre üzerlerinde gezdirdim. Sonra aynanın karşısında kendi çökmüş avurtlarıma, iyice belirginleşmiş yüz çizgilerime, altları morarmış gözlerime ve karmakarışık saçlarıma baktım. Gece boyu akıttığım ter yüzümü iyice kirletmiş, tuz tenimi yakmıştı. Bu yansımayı hafızama olduğu gibi kazıyabilmek için kendimi iyice seyrettim. Hoşuma gidiyordu. Öyle sanıyordum ki bu perişan hâl birçok hâlden birçok histen daha gerçekti. Cesedin yüzü artık sapsarı kesilmiş hâlde bana müthiş bir sanat eserini anımsatıyor, bedeni eksiksiz çizilmiş bir tabloyu andırıyor, göz kapaklarının üzerine düşmüş gölgeler cansız bedeninin kusursuzluğunu tamamlıyordu. Yatağa oturup başını kucağıma koydum. Parmaklarımı ölünün saçları arasında gezdiriyor, bir anıya dokunabilmenin hüznünü yüreğime iyice işliyordum. Sonunda gözlerim yavaşça doluyor ve nihayet ağlıyordum. Ağlıyordum… Önce sessizce, sonra hıçkırarak sanki bir zehri kusar gibi tüm düşüncelerimi, sanrılarımı, kabuslarımı kusuyordum. Ne korku kalıyordu sonrasında ne de bulantı. Ölünün başını göğsüme iyice yaslıyor, kurumuş dudaklarımla soğuk alnını, kemiği iyice çıkmış burnunu öpüyor, ellerini seviyor avuçlarımın içine alıp onları orada tutuyor ve bir kaybın üzüntüsünü doyasıya yaşıyordum.İşte burada bitiyordu ıstırabım

 

Odadan çıktığımda hava çoktan aydınlanmış,güneş olanca parlaklığıyla gökteki  yerini almıştı.

ENGLISH

Translated with the author’s approval by Ege Dündar

It’s three or four a.m. at night. Maybe even earlier, just after midnight. With the scent of an old antique shop in my nose I was staring at the wavering light of the candle, so long so that after a while, it enveloped me with the darkness, its nightmares, howls, clouds of fog appearing and disappearing, half cracked doors, screams or laughter from wide open mouths, a table of games, clinking glasses, knives stacked in order, carved eye sockets, fingers dripping blood from the tips, a murderer, a fierce murderer, then the victim lying in a pool of blood, the cries, the footsteps and the lifeless, paled face stretched with fear. All of a sudden I would wake up under a reddish sky, fluttering with all my body covered in mud, dipping in and out of water, then finding myself watching my own reflection in the mirror standing behind the curation, turning into a dark shadow and dissipating. I don’t know how many times I fell back asleep and woke up. There was not a single sound in the room save my own breath and not a movement save the flame of the candle for hours. I was unaware of what time it was, how long I had been sitting at this chair nor whether I was hungry or thirsty. It happened today. Maybe six or seven hours ago. I realised it it when between two periods of sleep when I was defeated by my will or perhaps forgetting it all for a moment and turning my eyes away from the candles flame to myself.  It was then that I could comprehend, then I could understand the reason of my suffering, the nightmares I was seeing. In that moment a nauseousness spread inside me, my hands got sweaty and cold and my whole body started to shiver. In that moment I would understand. That’s him facing me lying inside the stained, musky sheets, with his lifeless face as if convulsing from pain, his big eyelids even bigger, his thin lips half cracked and his right hand tucked under his chest. His body left thin as wafer from the pains he suffered, resembling that of a child, his hair looking more yellow from the light of the candle. One feet hanging from the bed, his complexion was white as lime. It had been six or seven hours. Maybe more. The coughing fits that started last night finally took his life. I wish his weak, lifeless, whitewashed face wasn’t facing me, his long chin, loosened skin, reminiscent of a going insane or a state of unconsciousness! Fear was amplifying the nausea inside me and my body felt as if it was burning up. Yes I was afraid. Perhaps I should cry and wail. I should hug his chilled, rigid body and lament. It should tear my heart out, I should haul swearwords on my fate and then facing hm again I should kneel and beg god to forgive him. Or maybe I should look at every inch of his face to never forget it, paint it even and memorise his existence from head to toe. With a little courage I could grab his weak body and throw him in a river or burry him. But no. I couldn’t work up the courage to neither touch him nor move from my place. I only had the will to sit on this chair and wait for the morning. That’s all I could do. When I turned my eyes back to the flame of the candle thoughts first stormed my head loud as waterfalls, all mixed up with one another then coming still, leaving me only to hear my own breath. I was trying not to fall asleep. Not from a fear of nightmares but of waking up and forgetting everything before looking at this face again. But alas. The flame of the candle weighed on my eyes evermore and as such the darkness was pulling me in again. I was desperate. I was hearing those shrill laughter, clinking glasses, screams and wailings drenched to the throat in blood, passing by those corridors, going in and out of empty rooms. Men and women passed me by covered head to toe in black veils, looking at me with a smiling but also ridiculing stares. The possibility of them touching me caused a deep fear, leading me to rest up against the wall and jump out of fear from time to time. They enjoyed this state I was in. Their veiled mouths was were wide open with their laughter when I shivered with fear, bringing a shimmer in their eyes. I exited the place and came across a well in the woods and upon bending to look, I was faced with another cadaver thrown into it. Throat slit, half seated, arms carefully spread, palms up towards the sky as if to pray. I saw him with eyes suddenly opened in terror, trying to wipe his throat with a white napkin, pulling him out of there somehow, then loosing him, then finding him again in the bottom of the well, eyes open and looking into mine with great courage as if to challenge me. My whole body was shivering. My legs got heavy as I was trying to escape, my hands unsensitized, causing me to loose my balance and fall off rolling down a cliff, my body scattering into pieces. Then a swarm of vultures gathered around my arms, head and legs and I could smell my own rotten blood. Then I would find existence in another body. In him right there, I mean the body laying right across me in his rigid body. Now I was lying in the bed. I was imprisoned in that dead body with widened eyelids, lips cracked open, flesh loosened and right arm locked under the chest, the iron chill of the body cutting and grasping my soul. And I saw myself again on the chair by the bed. Myself with arms crossed over the legs, scared to death at looking at this face and unable for even a second to pull her eyes away from the candle’s flame. Yes I saw myself and my desperation. She was puking with a loud noise by the side of the bed all of a sudden, wiping her mouth on her arm, and looking back at the flame again without an expression of disgust on the face. Yet this is not where my suffering ceased. My soul, like a bird caged inside this lifeless body got filled with the desire to be free, dreaming of leaving everything behind in this room and escaping out of the window. However just like the body I was in, my soul too could neither move with a rigid chill nor merge into any emptiness.  I was right there. Now I was looking at the dead body I was in. My god what a face! In no line or crinkle was there a sign of pain or sorrow. Only terror and fear ruled over this wide open face with dried eyes. I pitied her. She had no authority to show even the slightest sign of courage. She was desperate. Shaken with howls, trying to touch those dark, foggy clouds unconsciously, facing the mirror again, taking the shape of a shadow and dissipating.

I woke up again.

The candle had already gone out. The first blue of the morning had hit, enlightening the bedside drawers, the cupboard, the mirror, the feet of the cadaver hanging off the bed and his whole body as if by permeating the pores. Must be because all this happened in the short duration of time between sleep and wake that I forgot for a moment and lead my eyes to the face of the corpse. It seemed his eye sockets were more visible, and his complexion more yellow then white. The bedsheets wrapped halfway up the corpses body, must be because of the blue, reminded me of white net curtains moving delicately from a slight wind. This was the image that appeared suddenly in my head. It was the symbol of a modest life that contained no rush, no disgust, no escape and no desire or just an image f dreaming this kind of peace. I felt that coolness. The wind touched newly anchored ships at faraway ports, their steering wheels, crossing their decks, seas and oceans, sometimes causing small or large waves then settling, kissing a reddish horizon, harboring hope, deep secrets buried in hearts, lovers, lessons, lives, the scent of flowers on the steppes, love itself, wisdom and the image of a swan in it, finally finding me, knowing me, caressing my skin and whispering “remember” in my ear. Remember. A heart or a life. I felt that coolness.

Then I’m not sure how but I gathered up the courage to get up out of the chair yet this happened without thinking, rather on it’s own. My heart beating as if to applaud this courage, making my legs and hands shaky. Yet this seemed like such an ordinary thing to me in the moment that I wasn’t surprised at all at the courage I showed. I opened the window right away. A few people walked towards the bazaar in no particular rush, some others stood on the middle of the street lighting a cigarette, drawing the smoke far as they can inside them and carrying on their paths after tucking the cigarette between their fingers. The sweet songs of the doves were heard on rooftops, some landed on the street lamp in a flash fluttering their wings. The sun had yet to show its full face and the sky yet to light up completely. The clean air filled in my lungs, seeping into all my cells. I was still thinking of the net curtains. I turned my back. With an unbearable desire for sorrow I gently touched the nightstand, the cupboard, the mirror one by one. I moved my hands over them for what can be considered a long time. Then I stared at my sunken cheeks, deepening lines on my face, the dark circles under my eyes and my messed up hair in front of the mirror. The sweat I’ve drained all night had stained my face even more, the salt had burnt my skin. To etch this reflection into my memory fully I took a good long look at myself. I enjoyed it. It seemed to me that this miserable state was a lot more real then many states and many feelings. The face of the corpse now a darker yellow reminded me of a magnificent work of art, the body of a consummate portrait, the shadows falln on the eyelids completing the flawlessness of the lifeless body.  I sat on the bed and placed his head on my lap. I moved my fingers through the hair of the dead, marking the sorrow of being able to touch a memory deep in my heart. At last my eyes slowly filled and I started crying. I was weeping… First silently, then sobbing as if to vomit a type of poison, throwing up all my thoughts, my illusions, my nightmares. Neither fear remained after that nor nausea. I lay the dead man’s head against my breast, kissing his cold forehead with my dried lips, then his nose, caressing his hands, holding them there in my palms, living through the sadness of loss to the full. Right here was the end of my suffering.

When I left the room the air had already lightened and the sun taken its place with all its brightness in the sky.

Bunları da Sevebilirsiniz

By Emily Temple, LitHub, 20.03.2020 On Monday, we put out a call asking that those of you who need something good to read in this trying, frightening time, might send us a few of your favorite books (and other things) so we could recommend a good book for you to read. And turns out quite a lot …

Share
Önceki / Previous Rıza Türmen - İnsan Hakları ve Müzik
Sonraki / Next Mücevherler / Jewels