Tecrübe Çağı ortalarında, 37 yaşında bir erkek genç sayılıyor. Şanslıyım, yolun yarısında bile
değilim. Saçlarım hâlâ simsiyah ve fırça gibi sert ve dik. Fakat lacivert gözlerimin feri söndü.
Mutsuzluktan oldu bu. Uykusuzluğun da etkisi var tabii.
‘’Eğer sabah beşe kadar uyumazsam, sabah beşte uyanmış olurum’’ demiştim
kendime. Böylece geceyi uykusuz geçirdim çünkü bu saatler benim en verimli
olduğum saatlerdir. Fakat bu sabah, erken kalkma sebebim çalışmak değil.
Bu saatlerde beni terapiye alırlar. Zihnim kristal berrak, kapıları ardına dek açıkken. Hem
öğrenmeye hem de keşfetmeye…Telkin almaktan ziyade keşif gerekiyor tedavimde. Çünkü
hatırlamam gerekiyor.
Zihnimde, geçmişe yaptığımız yolculukta aklıma kaçırmama sebep olan olayları mümkün
olduğunca açık seçik ve doğru hatırlamam gerekiyor. İşte bu nedenle, bu saatler, terapi
için en uygun saatler.
Ama bunun için erken kalmak yetmiyor. Kafamın kuytusundaki anıları, tüm gerçekliği ile
okuyan bir makineden destek alıyoruz.
Ben bu hatırlama işinde, kafamın yalnız bırakılmadığından memnunum çünkü her yeni
bir günü tecrübe edişimde, anılarım güncelleniyor. Bu makinenin yokluğunda ben
başımdan geçenleri en gerçek haliyle anlatamazdım. Herkes için bu böyledir. Geçmişi
uydurarak anımsarız.
Bana bu yolculukta rehberlik eden EEG (ben ona zihin okuyan makine diyorum), zihnin
derinliklerine gömülü anıları bulup, acıları ile beraber karşıma çıkarıyor. Sanal gerçeklik
sistemi ise beni o günlerin içine bırakıyor. Böylece iyileşmek için geçmişimle ve kendimle
yüzleşebiliyorum.
Sabahın bu saatleri su gibi akar. Bu vakitler insanı Newton’ın mutlak zaman kavramından
şüphe ettirir. Bu sabah da zaman su gibi aktı. Terapi zamanı hemen geldi ve beynimde bir
film başladı.

*

Penceresinden, çorak araziler ve inşaat döküntüleri dışında pek bir şey görünmeyen o
evdeydim. O ağaç fukarası mahalledeki evdi burası. Pencere kenarındaki yatakta
uzanıyordum. Gözlerimi açtığımda parlaklığı ve aydınlığıyla beni canlandırması gereken
güneş, bu mahallede beni kavurup, bunaltıyor ve huzursuz ediyordu.
Yatağım, dünyam ve zihnim çorak bir çöle dönüyordu, ben günden güne sessizce
ölüyordum bu evde.
Yataktan kalktım ve aynaya baktım. Simsiyah fırça gibi saçlı, lacivert gözlü, sevimli bir
erkek çocuğu yansıdı aynaya. Gergin bir yetişkinin yüz ifadesini takınmıştı. Çocuk öfkeliydi,
çocuk kızgındı, çocuk son zamanlarda acımasız, kindar ve kötüydü. Çünkü çocuk acı
çekiyordu. Ve içindeki acıyı nefret, öfke, intikam, kin ile bastırmaya çalışıyordu.
Sanal gerçeklik ve EEG yardımı ile çocuğun dünyasını keşfettikçe onu anlamaya
başlamıştım.

‘’Kimsesiz, gariban, zavallı bir çocuğum ben’’ diye sümükleri akarak ağlamıştı son
seansta. Zavallı olduğunu düşünmesi aptalcaydı. Ona herkes böyle demişti, o da herkese
inanmıştı. Şimdi kendini zavallı bir kurban zannediyordu.
O zamana kadar çok zorluk çıkardı ve kaçtı benden. Ama kaçıp, saklansa bile, varlığını fark
etmem için tuhaf yöntemler seçiyordu ve yetişkin beni bir deli durumuna düşürüyordu.
Sevgiye muhtaç, zihni bulanmış, hayattan tiksinmiş ve kendini hiç sevmemiş o
kocaman lacivert gözlü çocuğa bakıyordum aynada.
Aslında an itibariyle, Ankara Yaratıcı Teknolojiler Enstitüsü, Ruh Sağlığı Tedavi
Teknolojileri Departmanı’ndaydım. Geniş bir yürüme bandı üzerindeydim. Böylece zihnim
çocukluğumdaki evin içinde dolanırken, bedenim duvarlara çarpmayacaktı. Gözlerimi
sıkıca sarmış bir gözlük, ellerimde eldivenler, kafamda bir bone her tarafı delik deşik,
kablolar uzanıyor makinelere. Şu işi kablosuz yapma imkanını daha sunmadılar.
Bilincim derin bir uykuda ancak hareket edebiliyorum ve beynim sinyaller veriyor. Zihin
okuma makinesi alıyor sinyalleri elektrotlarla, bu sinyallerden oluşturduğu çizgilere
bakarak fotoğraflar sunuyor sanal gerçekliğime. Fotoğraflar sahne oluyor, insan oluyor,
olaylar zinciri oluyor. Sonra ben bunların içine düşüyorum.
Bağlantı çok kolay kurulmuştu demek. Hemen karşılaştık küçük Burçak ile. Aynada bana
öfkeyle bakan çocuk bendim. Ona şefkat göstermeye çabalıyordum. Fakat acısı onu bunu
görmeyecek kadar kör etmişti. Sadece nefret edip, ateş püskürüyordu ve ondan esirgenmiş
sevilme ihtiyacını sorun çıkartarak karşılıyordu.
Ne yapacağımı bilemiyordum. Kendimle, içimdeki yaralı ben ile mücadele etmek, onu
her şeyin yoluna gireceğine ikna etmek öyle zordu ki…
Çocuk büyümüş, imkanlar elde etmiş, varlıklı biri olmuştu. Teknolojinin nimetlerinden
faydalanarak kalıcı bir tedavi yolunu seçebilirdi. Ama bu çocuk tam bir ayyaştı.
Sürekli benden alkol almamı isteyip duruyordu. Üstelik bir de keşti. Aynadan bakan o
saldırgan gözleri ile bana ‘’güne sigara ile başla’’ diyordu.
İyi hissetmek için alkole, sihirli mantarlara veya antidepresanlara yöneldiğim olmuştu. Bunlar
birer seçenekti. Ancak ucuz ve geçici iyileştiren seçeneklerdi. Ve onları hep küçük Burçak
seçerdi.
Yetişkin yanımla bu konuda onu yenmiş, son teknolojiden faydalanarak terapi
görmeye başlamıştım.

*

İlk seansımda başımdaki bonede bulunan deliklere kablolar yerleştirilirken doktor bey şöyle
söylemişti:
‘‘Beyin bilgiyi elektrik sinyalleri olarak iletir.’’
Gülmüştüm ve ‘’yapma ya’’ sözcükleri dökülüvermişti dilimden.

Alaycı tavrım çok itici olmalıydı. Fakat bu ukala, alaycı tavrımın da hastalığımla ilgisi
vardı. Hatta bunu çocuk söylemiş olabilirdi. Çocuğun her şeye karışmaya başladığı bir
dönemdeydim. Herkesin kötü veya aptal olduğuna dair bir inanç benliğimde baskın
geldiğine göre, çocuk kontrolü ele alıyor olmalıydı. Bence benim yerime bazen çocuk
konuşuyordu.
‘’Elektrik akımı vermeyeceğiz, bu yüzden bir acı hissetmeyeceksin’’ diye ekledi
doktor.
‘’EEG’yi biliyorum’’ dedim. O ukala tavır hem yüzüme hem de sesime yansıdı.
Galiba doktor buna aldırmıyordu.
Bununla birlikte, verdiğim tepkilerle doğan sessizliklerden yola çıkarak, doktorun bu tavrı
sevmediğini söyleyebilirim. Belki bu da bir paranoyadır. Çünkü çocuğa göre kimse onu
sevmiyor ve herkes onu yargılıyor.
Sonra beyin çizgilerimi kayıt ettiler. İşte bana neler olduğunu keşfetme maceramın
başlangıcı böyleydi.
Beyin çizgilerime bakarak hangi fotoğrafı, başka bir deyişle neyi, ne zamanı, hangi anları
düşündüğümü ve bana neler olduğunu anlayacaklardı. Sonra bu malzemelerle geçmişimden
sahneler çıkaracaklardı. Burada zihin okuma makinesinin işi bitecek ve sanal gerçeklik beni
geçmişime, zihnimin içindeki o sahnelere götürecekti.
Beynim seanslarda tarandı, bu ileri teknoloji terapilerle bana neler olduğu ortaya çıkmaya
başlamıştı. Başımdan geçenleri ayrıntılarıyla anlatmaya kalksam bu kadar tutarlı olmazdı
anlattıklarım.
İnsan beyni ne güzel şey. Kendini bile kandırmaya kabiliyetli. Anılarımıza dair
anlattıklarımızın çoğu bulanık sahnelerin bir karışımı. Hakikatten biraz uzak, hem yazıp
hem de oynadığımız senaryolar. Belki bazen uyduruyoruz geçmişi.
İnsan beyni ne güzel şey. Hem cehennem hem de cennet yaratmaya muktedir bir zindan.
Ve her şey bu zindanda yapılan düzenlemelerle değişebiliyor.

*
Aynadaki çocukla konuşuyordum şimdi.
‘’Nedir derdin?’’ dedim.
‘’Yalnız kalmaktan korkuyorum’’ dedi.
İşte bu sebeple ne bulsa bağlandı ya. Bir dönem yalnızlıkla yüzleşmemek için hapur hupur
yedi, yemeye bağlandı. Sonra bu yüzleşmeyi unutmak için tüm yediklerini kustu.
‘’Hayır. Yediklerimin hepsini kendimden nefret ettiğim için kustum ‘’ dedi çocuk.
Doğru söylüyordu. Bulumia kendinden nefret etmekten kaynaklanırmış, bunu bir yerde
okudum. Küçük çaplı bir ‘’erkeklerde bulumia’’ araştırmam olmuştu.

Çocuğun yalnızlık korkusu da bildiğim bir şeydi. Öyleyse ‘’nedir derdin?’’ aptalca bir
soruydu. Soruyu düzelttim:
‘’Ne istiyorsun?’’ dedim.
‘’Teşekkürler’’ dedi, alaycı, ukala ve sorunlu çocuk. Teşekkür ediyor ‘’sonunda doğru
soruyu sordun’’ anlamında.
‘’Ne istiyorsun, söyle sana istediğini veriyim, incinme artık, barış benimle, affet beni sana
ne yaptıysam, lütfen’’ dedim.
‘’Bir şişe şarap iç’’ dedi çocuk. Şimdi bile acısını bastırmanın kolay yollardan geçtiğini
sanıyordu.
‘’Bunu reddediyorum, bana gerçekten ne istediğini söyleyeceksin’’ dedim. ‘’Bir
şişe Blush içmeni istiyorum’’ dedi.
‘’Böyle mutlu olmuyorsun. Bir şişe şarabı mideye indiriyorsun ama hiçbir işe
yaramıyor’’ dedim.
Hava birden karardı. Çok hızlı oldu bu çünkü çocuk karanlığı ve geceyi seviyordu.
‘’Şarap içmeni istiyorum’’ diye diretti. Aynada değildi şimdi, tek ayağını yere vurarak
emrediyordu.
Sert çıkışmak istedim, yapamadım. ‘’
Reddediyorum’’ dedim sadece.
‘’Öyleyse Martini iç, o zaman konuşuruz. Martini Rosso olsun’’ dedi.
Yaşamım boyunca çocuğu çok dinledim, onun isyanlarında çıkmaz yollara saptım.
Bir şişe Martini acısını dindirir sanıyordu yine. Aslında bunu çok denedik ve sabahları baş
ağrıları ve mide sancıları ile beraber geri geldi acılar.
Fakat ben onu yine dinledim. Çünkü Martini Rosso’yu çok severim.
Serinliğe bayılırdı çocuk. Geceye rüzgârın uğultusu katıldı, pencereden odaya serin hava
doldu. Fakat yaz akşamları artık onun bildiği türden bir serinlik sunmuyordu bize. Hep
sıcak, hep yakıcıydı yaz. Hatta bazen sonbahar bile yakardı akşam vakti.
‘’Hadi’’ dedi sabırsızlanarak.
Hemen mutfağa geçtim. Dolapta yarım şişe Martini Rosso buldum. Bunu dolaba
koymamın üzerinden çok uzun zaman geçmişti. Tadı iyi olmayabilir. Üstelik yarım. Ve
biliyordum ki Martini içme arzumu bile hayal kırıklığına dönüştüren kişi çocuktu. Hep
mutsuzluk, hep hayal kırıklığı bekliyordu. Bu zihin sahnesi, şimdi bu çocuğun kuralları ile
oynağından ben bir şişe Martini bile bulamıyordum.
Çocuk odada öfkelendi, hissettim. Çocukla birlikte ben de öfkelendim. Şişeyi duvara
fırlattım.

‘’Allah Kahretsin’’ dedim. Allah varsa kahretsin elbette. Fakat neyi kahretsin? Benden başka
hiçbir şey Martini şişesinin yarısı boş diye kahrolmuyordu işte.
Şişe kırıldı. Odaya girdiğimde çocuk dizlerinin üzerine çökmüş, öfke saçan gözleriyle ‘’tüm
dünya bana karşı, Martini şişesinin bile yarısı boş’ diyordu adeta.
İşte düzelmesi gereken bu hüsran beklentisi, acı bağımlılığıydı.
Bana dedikleri gibi ona şefkat gösterecektim şimdi ama hayal kırıklığı beni çok
sinirlendirmişti.
‘Senin kuralların, senin beklentilerin, senin algılarınla yaşıyoruz’ dedim, dişlerimi
sıkıyor öfkemi kontrol etmeye çalıyordum.
Çocuk ağlamaya başladı, acıyı yaşıyordu işte, öfkeyle üzerini kapatmıyordu.
‘’Hayır’’ dedi.
‘’Evet, Martini şişesini yarım bulmak istiyordun, yarım buldum’’ dedim.
‘’Öyle değil’’ dediyse bile bundan şüphem yoktu çünkü onun düşünce kalıplarının,
algılarının ve kurallarının geçersiz kaldığı bir dünyada, duvara fırlattığım Martini şişesi
kırılmayacaktı.
‘‘Şişe kırıldı’’ dedim. O zaman başını kaldırıp, yaşlı gözlerle baktı bana.
‘Ben ağlarım, sen de duvarlara kırılabilen şeyler atarsın, bardaklar, tabaklar. Kalpleri de
kırıyorsun artık’ dedi.
Haklıydı, dünyaya olan öfkem kişilere yöneliyordu bazen. Benim dünyaya karşı olan genel
tavrımı kişisel algılayan çok oluyordu, ben de hiçbir açıklama yapmıyordum.
Bir iç çekişle sordum ona bir kez daha, ben de ağlayacaktım neredeyse, sesim titredi:
‘’Ne istiyorsun?’’
Çocuk öfkesi dinmiş bir ses tonunda ama ağlamaklı yanıtladı: ‘’Sev
beni.’’

Bunları da Sevebilirsiniz

About Ross Sutherland: “I am a writer/performer, working across theatre, film and radio from Edinburgh, Scotland. I make the experimental fiction podcast, Imaginary Advice. In 2018, the podcast won gold for Best Fiction at the British Podcast Awards. I’m currently touring a live version of the podcast (see dates below). In October 2018 I’m debuting a …

Share
Önceki / Previous AĞIT YA DA BİR VAZGEÇİŞ / LAMENT OR RENUNCIATION
Sonraki / Next Ayfer Tunç