TÜRKÇE

Düşünüyorum da, ne için çalışıyorum ki? Ne için güzel uykumdan ediyorum kendimi? Saatlerce, günlerce uyuyabilirim. Hiç kalkmadan, şu koltukta bütün ömrümü tamamlayabilirim. Kendi kendime çürümek varken, ne diye dışarıda, başkalarının işleri, başkalarının uğraşları için; birilerinin gözüne birilerini sokmak, birilerini kazançlı çıkarmak, birilerini iyi yerlere getirmek için tüketiyorum kendimi? İşin var, bu saatte geleceksin diyorlar, o saatte gidiyorum; işin bitti, git artık diyorlar, o saatte gidiyorum. Sonrasında ne yaptığım kimseyi ilgilendirmiyor. İlgilendirmesin de zaten! Tüm bu eziyete para için katlanıyorum. Ne işime yarıyor para? Söyleyeyim: Midemi doldurmaya, şu eşsiz bedenimi tehlikelerden korumaya yarıyor. Kimseye yük yapmıyor beni mesela. Doğru! Ben kendime bile ağır geliyorken, nasıl olurda bir başkasına yük olabilirim ki? Yaşatıyor beni. Evet, para olmadan yaşayamam! Ne varoluyorum onun sayesinde, ne de yok ediyor beni, yaşatıyor; en azından varolma ve yok olma tercihini bana bırakıyor, bu işe yarıyor. Hâlbuki bakmakla yükümlü olduğum birileri yok hayatımda, ne yüklü bir borcum var, ne de başkaları gibi parayla giderebileceğim bir zaafım… Çok paraya ihtiyacım yok. Sokaklarda simit satarak da geçinebilirdim. Utanmazdım bundan, utanılacak bir şey görmezdim. Ama rahatlık, insanın aklını alıyor, aldatıyor! Acının kökünü kazıyacak sanki, bu yalanla çekiyor kendisine! Zahmetsizce para kazanmak uğruna kendi kendimin işçisi olmayı reddettim, bir başkasının işçisi olmayı en başından kabullendim. Hiç düşünmeden, herkes nasıl yapıyorsa aynı izi takip ettim, ilerledim. Kendi bilinmezime değil de bir başkasının bilinmezine doğru yürümek daha kolay geldi. Tökezleyip yere düştüğümde başıma sardığım bela yüzünden kendimi suçlamak ağır gelirdi; o kendine güven, o kendi sorumluluğunu üzerine alma cesareti yoktu bende, bir başkasının yoluna çamur atmak daha kolaydı. Gitmeseydin o zaman, demezler mi adama! Zorlanmadan, bedeni ve aklı yormadan en kolay nasıl yaşanabiliyorsa ona dikmişim işte gözümü, ne var bunda şaşılacak! Rahatlığın bir saatten sonra başa çıkılamaz bir rahatsızlığa dönüşeceğini kim tahmin edebilir? Rahatlık batıyor insana, temelden gelen bir bozukluk var, yalnızca rahatlık çıkarıyor bunu ortaya.

Boş ver, rahatına bak, huzurunu bozma; istersen her bir şeyin üstesinden gelirsin, halledersin, yaparsın, diyeceksin, biraz olsun rahatlatmak için beni. Dış dünya, iç dünya kadar zor ve karmaşık. İnsanların ortası yok. Bir kısmı hükmetme hayali peşindeyken, bir kısmı ise acınma, acınarak hükmedenlerin pastasından bir lokmacık da olsa pay alma derdinde. Bir gün gelecek, hükmeden en acınası duruma düşecek, acınan ise hükmeden olacak. O gün, yine kimse kimse için kılını kıpırdatmayacak. Hükmetmenin tadına önceden varan bir kez daha hükmetmek için acındıracak kendini, acınan ise bir kez daha acınacak duruma düşmemek için sıkıca sarılacak hükmetmeye; sınır tanımayacak kötülükte. Kimse umutsuz kalmayacak. Şimdi de umutsuz değil kimse, şartlara göre değişiyor, hepsi bu! Durum böyleyse, hükmettikçe küçülen, acıdıkça büyüyen kişi, o, o ne yapacak?

Bekleyecek! Öyle mi dersin? Beklemek zahmetsiz, zahmetsiz bir ümit, sessizliğin içindeki ses… Beklerken merak etmez, düşünmezsin; yalnızca inanırsın. Bir gün gelecek, dersin kendi kendine, mutluluk beni de bulacak. İnanırsın buna, inanırsın ama gerçekleşmeyeceğini de bilirsin. Ve bir şey olur, bir gün kapını çalar mutluluk. Bir bakmışsın, beklenen, yolları gözlenen mutluluk değil o; yorgun, bitmiş, tükenmiş… Bırakıverir kendini yere, düşüverir ayaklarının dibine. Kendinle gurur duyacağını bilmesen onu yerden kaldırmazdın; gözünün yaşına bakmaz, acımazdın… Alır, başköşeye oturtursun onu, daha çok utansın diye. Nerelerdeydin, diye sorarsın ona, yoktun, şimdi niye geldin? Canlanır gibi olur, cevap vermek ister ama verecek cevabı yok. Kullanılmış, belli, hırpalanmış, bu yüzden gelmiş yanına, bu yüzden sığınmış; onu her haliyle sahipleneceğini biliyor, kendisine olan ihtiyaçtan haberi var; kurnaz da üstelik. Üstüne gittikçe daha da sessizleşiyor. Kaybetmekten korkuyor, yaralarını sardıracak kimsesi yok, kimse istemez onu bu halde. Dayanamıyorum sonunda: Cevap versene, nerelerdeydin, diye azarlıyorum onu. Sana mı düştü bunu sormak, diyor bana, boş ver, sorma, karşındayım işte, tadımı çıkar. Kendisini acındırarak beni kandırmaya mı çalışıyor, yoksa gerçekten de zor durumda mı? Çok bekledim seni, diyorum ona, ama gelmedin, bende senin doldurman gereken yeri başkalarıyla doldurdum, sana yer kalmadı. Birden toparlanıyor, insanlar bensiz yapamaz, diye karşılık veriyor bana, yapamazlar, çünkü mutsuzluğa dayanabilecek kuvvet yok onlarda. Hemen beni arar gözleri. Bazıları, buldukları an sıkılmaya başlar benden, bazıları ise suyumu çıkarana kadar bırakmak istemez, bir süre faydalandıktan sonra arkalarına bile bakmadan bir köpek gibi kovarlarlar beni yanlarından, kullanıp bir kenara atarlar. Çok geçmez, tekrar çağırırlar ama! Öyleyse gitme, diyorum ona, daha fazla ayakta durduramadığım gururumla, bırak, gitme, ne halleri varsa görsünler, yanımda kal… Kendinden başkasını düşünmez misin sen, diye çıkışıyor bana, bensizliğe dayanamadıklarını söylemedim mi biraz önce! Ne delikanlılar gördüm, yokluğumda boğulacak, ölecekmiş gibi oldular, ve ne ihtiyarlar gördüm, biliyor musun, yakında öleceklerini hatırladılar. Mutsuzluğu sırtlanamaz onlar. Mutsuzluk kendilerini hatırlatıyor onlara. Kimsenin zamanı yok, hayvan gibi yaşama derdinde hepsi. Kimse kendini hatırlama derdinde değil, kaybolmak dışında istedikleri hiçbir şey yok. Bende kaybediyorum onları, zamanın durduğu o yere götürüyor, bir süre oyalıyorum onları orada. Geriye döndüklerinde hatırlamıyorlar beni. Bu yüzden de kıymetliyim onlar için. Akıl alan hokkabazlığımla benliklerini unutturduğum için değerliyim onların gözünde. Mutsuzluk hatırlanır ama! Çünkü mutsuzluk hep değersizlik anlarında çıkar ortaya. Değersizlik bilinir, ama itiraf edilmesi en zor şeydir. Kardeşimdir mutsuzluk benim. Aynı anadan doğduk onunla. O olmasaydı, olmazdım, anlaşılmaz, bilinmezdim. Ama bir taraftan da kullanılıp bir kenara atılan, yüz çevrilen, sonra yine gözü yaşlı bir halde yolları gözlenen ve sonra yine unutulan, ve sonra yine dört gözle beklenen olmazdım. Yetişkinlerle ne işim var benim! En doğal, en sağlıklı ortamımda, küçük yüreklerin, küçük bedenlerin; çocuklarımın arasında yaşamam lazımdı benim, hiç çıkmamalıydım oradan, ne halleri varsa görsünler demeliydim yetişkinler için, elbet alışırlar, diye sakinleştirmeliydim kendimi. Şimdi onlar yüzünden yeterli ilgiyi gösteremiyorum çocuklarıma. Öyle telaşla çağrılıyorum ki, her defasında kanıyor, gitmek zorunda hissediyorum kendimi. Öyle sık terk eder oldum ki anayurdumu, utanıyorum geri dönmeye. Giderken benden kalan boşluğa kardeşim mutsuzluğu bırakıyorum, sırf yalnız bırakmamak için onları, sahip çıkıyor çocuklarıma. Geri döndüğümde hırpalanmış, dayanamayacak bir halde buluyorum kardeşimi, iyileşmesi için gönderiyorum hemen; yetişkinlere, karnını doyurduğu en iyi yere… Hayır, diye kesiyorum mutluluğun sözünü, git, bu sözlerinden sonra nasıl tutarım seni, nasıl isterim yanımda kalmanı, yapar mıyım bu kötülüğü, yıkar mıyım hiç yuvanızı! Gidemem, diye cevaplıyor beni; bu sözün gerçekliğinden dolayı çaresiz bir sesle, gidemem, en arınmış, en canlı halimle gitmek istiyorum çocuklarımın yanına, ama bu halde bir yararım dokunmaz onlara. Kirlendim, temizlenmem gerek. Sen yapacaksın bunu, sen iyileştireceksin beni. Boşuna mı geldim yanına, boşuna mı düştüm ayaklarına! Nasıl! Nasıl!, diye haykırıyorum hiç utanmadan. Bilmem, diyor bana, tüm yükü sırtıma atan bir umursamazlıkla, kurtaracaksın bizi, bul bir çaresini… Nasıl, nasıl, nasıl, diye söylendiğimi fark ediyorum bir an için delirdiğimi sanarak. Çok sonra, buldum, diye bağırıyorum, buldum, kardeşin mutsuzluğu çağır buraya, haydi, hemen, o bir yolunu bulacaktır. Alay eder gibi, sen kendine hiç bakmıyor musun, diyor bana, bana bakmayı kes, geldiğimden beri bir kez bile ayırmadın gözlerini üzerimden, kapat artık şu gözlerini, rahatla, korkma, heyecanlanma, kalbine değil, aklına bırak kendini. Eğer sabredersen, nerede olursan ol bulur seni mutsuzluk; iki eli kanda olsa gelir yanına. Haydi, yap dediklerimi!

Mutluluğun söylediklerini yapıyorum. Yavaşça kapıyorum gözlerimi. Göz kapaklarım titrek, göğsüm taş gibi, kaskatı, kalbim atmıyor sanki. Cevaplamaktan kaçındığım onlarca soru, görmekten çekindiğim onlarca yüz, peşine takılmayı onuruma yediremediğim onlarca iğrençlik, pislik… Dizlerime kadar su içinde, karanlık, kapalı bir yerdeyim; yürümeye çalışıyorum. Çıplak ayağımın değdiği her yerde farklı bir his, farklı bir ses: Küçük, yumuşak bedenlerin tok sesi, balon gibi şişmiş içi boş büyük bedenler, suyun üzerinde her bir yana dağılmış kitaplar, boş sayfalar, ayaklarımı parçalayan taşlar, kayalar, metaller… Daha fazla yürüyecek dermanım yok, olduğum yere yığılacağım. Tam o sırada küçük bir beden, karşımda, bana bakıyor. Yüzünün kar beyazı gözümü sızlatmakta. Gözleri donuk, göz bebekleri ayın saklandığı simsiyah bir gece. Sıkıca yumruk yaptığı o ceviz büyüklüğündeki elini yavaşça kaldırıyor, önce yüzüne, sonra burnuna götürüyor parmaklarını. Kan renginde dikenli bir dal parçası çıkarıyor burun deliğinden. Hızlanmıyor, yavaşlamıyor, en ufak bir acı emaresi yok yüzünde. Dal parçası sarmaya başlıyor bedenimi, önce ayak bileklerimi kavrıyor, sonra diz kapaklarımı kıracakmış gibi sıkıştırıyor. Bağırsaklarımda, midemde, göğsümde, her yerimde dikenler geziniyor. Acıya, kana doyuyorum. Başım dönüyor, gözlerim kararıyor, düşeceğim. Düşerken huzurluyum, huzurlu olduğum için öfkeliyim. Sessizlik… Görmüyorum, duymuyorum, hissetmiyorum… Nereye gittim, yok oldum, kayboldum! Ses!.. Çok uzaklardan, buğulu bir ses: Uyan, uyan diyorum sana, haydi, uyan! Bırakma çocuğu, sana diyorum, uyan!.. Bırakma küçüğü… Al onun dikenli dalını, dokun, korkma, dik toprağa, büyüt, besle, filizlenmesini bekle. Uyuma, kalk! Kaçma çocuğumdan, kaçma! Cevaplayamıyorum bu sesi. Haklı! Ne mutluluk, ne de mutsuzluk umurumda… Ne çocuklar, onlarcası, binlercesi, acı çeken mutsuz küçük yavrular umurumda! Her zamanki gibi kaçmaktan başka bir yol gelmedi aklıma. Evet, kaçmak. Vazgeçmekten kaçmak, vazgeçememekten kaçmak, iyilikten, kötülükten, mutluluktan, mutsuzluktan kaçmak… Korkudan kaçmak! Korkarak yaşamak insanın görüp görebileceği en büyük işkence, ölümden beter… Haydi, uyan! Kahramanlığa gerek yok, kaçma, korkma, yeter, aç gözlerini artık!

Gözümü açtığımda mutsuzluk tam karşımda, küçümser gibi yüzüme bakıyor, dayanmak zor. İşte, becerdin, diyor mutluluk, mutsuzluğu çağırdın. Nasıl, diyorum şaşkınlıkla. Mutsuzluk cevaplıyor beni: Çığlığını duydum, içinde kopan o acı yakarışı işittim, ben de mutluluk gibiyimdir, zamanın içinde bir yerlerdeyim, o ânda asılıyım. Ben, acının sesini nerde olsa tanırım, benim yeteneğim de budur. Mesafe tanımam, en içten acı yakarış beni kendine çeker. Korkunu sürdürebilmen için geldim yanına, yoksa kaybeder o korku seni, eğer gelmeseydim yok olacaktın. Üzerine çullanan enkazın altından kurtarmaya geldim seni, sağlam parçaları çıkarmaya geldim; kurtarıcın olmaya geldim. Eşele hadi, durma, kurcala! Sesleri dinle, hiçbir şey düşüme. Bağır, bıkma, korkma, bağır, kimse yok mu, diye haykır, bırakma kendini. Zahmetini esirgeme ki sana yardım edebileyim: Korkularına bir şey yapamam, o kadar yaklaşamam sana, o kadar sen olamam, ama hafifletirim sırtındaki yükü, sen yalnızca inan bana, sahiplen, kovalama… Sanıldığı gibi korku duyulacak bir şey değilim ben.

Mutsuzluğun gözlerinin içine bakmaktan korkuyorum, mutluluktan utanıyorum. Bakışlarım yerde, beni yoruyorsun, diyorum mutsuzluğa. Sen yorgunluğu aklından hiç çıkarmıyorsun da o yüzden sana öyle geliyor, diye cevaplıyor beni. En çaresiz halimle tekrar atılıyorum söze, mutluluğu iyileştirmenin başka bir yolu yok mu, diye soruyorum ona. Aptal, diye azarlıyor beni, yadırgamıyorum, aksine, hoşuma gidiyor onun bu küçümsemesi, diğer türlü daha çok yorulacaksın, anlamıyor musun, diye devam ediyor, çok fazla düşünüyorsun, attığın adımdan bile emin değilsin. Hâlbuki ayağın havadayken mutlusun, kimse kıramaz güvenini, ne var ki yere basıyorsun, sanki dik durabileceğine inanamıyormuş gibi anında kafanı karıştıracak sebepler bulabiliyorsun, üstelik hepsine de inanıyorsun. Böyle yaparak iyileştiremezsin mutluluğu, aksine, daha çok zarar verirsin ona. Yoksa bende, kardeşim mutlulukta bırakacağız seni, güvenimizi kırma, ikimizi de sev, sahiplen bizi, değer vermeyen ellere bırakma. Eğer birlik olursak iyileştirebiliriz mutluluğu, o zaman götürebiliriz işte onu gerçek sahiplerine, vatanına, anayurduna… Bakışlarım yerde, mırıldanır gibi, çok fazla sorumluluk bu, çok fazla, diyorum, kendimi kaybederek. Mutsuzluk tek bir söz etmeden ayağa kalkıyor, tepemde dikiliyor, üşür gibi oluyorum. Sonra bir şeye hazırlık yapıyormuş gibi uzaklaşıyor benden, bütün kinini yüzüme, üstüme başıma boşaltıyor. Senin gibi çok insan tanıdım ben, diyor hemen ardından da, hepsinin de ağzında aynı kelime, zahmetime değecek ışık görmüşüm sende, o yüzden gelmiştim buraya, ama yanılmışım, diğerlerinden farkın yokmuş senin de. Bu son sözleri duyan mutluluk boylu boyunca seriliyor yere. Mutsuzluk yerden kaldırıyor onu, sırtlanıp çıkmaya hazırlanırken son kez bakıyor yüzüme, yazık, diyor iğrenir gibi, yazık, hâlbuki ne de içtendi, ne de çaresizdi buraya gelmeme sebep olan o acı yakarış! Yazık, çok yazık!

ENGLISH

 

I think about and wonder, what the hell am I working for? Why do I deprive myself of my beautiful sleep? I could sleep for hours, for days. Without getting up, I could complete my whole life on that couch there. When I can rot away by myself, why do I spend myself out there, for others business and endevours: why do I spend myself to bring some people to high places, make them winners and noticable? They say you have a job, you must come at this hour, I go at that hour; your job is done, now leave they say, I leave at that hour. What I do after is nobody’s business. It shouldn’t be anyway! I bear all of this toil for money. What good is money to me? Let me tell you: it helps keep my stomach full and protect my unique body from dangers. It saves my weight off of others shoulders for example. That is true! While even to myself my weight lays heavy, how can I place it on someone else? It keeps me alive. Sure, I can’t live without money! I can neither exist thanks to it nor does it destroy me, it keeps me alive; at least it leaves the choice to exist or not to me, this is helpful. In fact I don’t have anyone I am responsible for in my life, neither a hefty dept, nor a weakness that I can do away with money like others… I don’t need a lot of money. I could get by selling simit on the streets. I wouldn’t be ashamed of that, or find anything to be ashamed of. Yet comfort, takes a hold of one’s mind and cheats it! As if it can root out the pain, it pulls your strings with this lie! I declined to be my own worker to make money effortlessly, I accepted to become someone elses labourer. Without thinking much, I followed the same trails as everyone else and moved forward. It felt easier to walk towards someone elses unkown rather than my own. When I faltered and fell, it felt heavy to blame myself for the trouble I brought upon myself; I lacked that trust, that bravery for a sense of self responsbility. It was easier to sling mud to someone elses path. Wouldn’t they say to such a person, you shouldn’t have left then! Without strife, without tiring the body and the mind, I set my eyes on how to live as easily as possible, what’s the surprise about that! Who could predict that comfort after a certain time can become an invincible discomfort? Comfort disturbs men, there is a foundational anomaly, loneliness makes this clear as day.

Never mind, make sure you are comfortable, don’t disturb your peace; if you want to you can get over anything, you can handle it, you can do it, you will say, to console me somewhat. The world outside is just as tough and complicated as the world inside. People don’t have a middle ground. While some are chasing the dream to dominate, the others are chasing pity, to get a small cut from the cake of those who rule by being pitied. A day will come when the ruler will fall to the worst conditions and the pitied will come to reign. That day, yet again, no one will move a finger for anyone else. Those who once got a tast for domination will once again work to arouse sympathy and the pitied will hang on tightly to their rule, to avoid falling into a worse condition; and will know no limits to vileness. No one will be left hopeless. No one is homeless now neither, it changes according to conditions, that’s all! When this is the situation, the person growing smaller when ruling, and growing when pitied, what is that person to do? They will wait! Would you say so? Perhaps waiting is an effortless kind of hope, the voice inside silence… While you wait you don’t wonder or think; you just believe. One day will come, you say to yourself, when happiness finds me too. You believe this while knowing that it won’t come true. And one thing or the other happens and happiness knocks on your door one day. Then you see that it’s not the hapiness that has been long awaited; it’s weary, all beat up… Letting itself fall to the floor, at your feet. If you knew you would be proud of yourself you wouldn’t bother to pick it up; you wouldn’t take heed of the pain, you would be cruel…

You pick it up and make it set at the head of the table, so it’s even more ashamed. Where have you been, you ask it, why come now? It would seem to get lively somewhat, it would want to answer but it wouldn’t have anything to say. It’s been used, clearly, bruised, that’s why it has come near you, that’s why it took shelter; it knows you will own it in any state at all, it knows the need in itself; it is cunning too. The more interested you are, the quieter it gets. It’s afraid of loosing, it’s got no one to remedy its scars, no one would want it in this state. I finally can’t stand it anymore and scold it: Answer me, where have you been all this time? Is it left for you to ask, it says to me, nevermind, don’t ask, I’m in front of you now, enjoy me. Is it trying to fool me through self pity or is it truly in a hard condition? I waited for you for a long time, I say, but you didn’t show, and I filled up the empty places you were supposed to fill with other things, now there is no place left for you. It pulls itself together, humans can’t do without me it replies, they can’t because they don’t have the strength to stand unhappiness. Their eyes start searching for me. Some, start getting bored of me as soon as they find me, and others don’t want to let go until they overdo me, after abusing me for a while, they chase me away from their side like a stray dog, used and tossed aside. It’s never long though before they summon me back! Then don’t go back, I say to it, with a pride I can’t keep standing for much longer, let it go, don’t return, let them have what’s coming for them, stay with me… Do you not think about anything but yourself, it says, didn’t I tell you just now that without me they cannot be! I saw such saplings, in my absence they became ready to drown, to die and I saw such old timers, do you know, they remembered they are soon to die. They can’t shoulder unhappiness anymore. Unhappiness reminds themselves of themselves. No one has the time, they are all struggling to live like an animal. No one is in the business of self remembrance, they desire nothing but to get lost. So I loose them, I take them to that place where time stands still, and stall them there for a while. When they return, they are unable to recognize me. That’s why I am valuable to them. I am worthy in their eyes with my mind blowing sorcery of making them forget themselves. Unhappiness is memorable though! Because unhappiness always surfaces in moments of a lack of self value. The lack of value is well known but hard to admit. Unhappiness is my brother. We were born from the same mother. If it wasn’t for unhappiness I wouldn’t come to be, understood or know. But on the other hand, I wouldn’t have been something used and discarded, turned away from, awaited with tearful eyes and forgotten again, and expected again. What do I have to do with grown ups! I needed to live in the most natural, most healthy environment of small hearts, small bodies; ı had to live amidst my children, I should’ve never left that place, I should’ve said let them have what’s coming for them about grown ups, I should’ve calmed myself by saying surely they will get used to it. Now because of them, I can’t show the necessary concern to my children.

They call for me in a hurry that I fall for it everytime and I feel like I have to help. I got used to leaving  my hometown so frequently, now I’m embarrassed to go back. I leave my unhappiness in the gap I leave behind as I leave my hometown. It takes care of my children so that they don’t feel alone. When I get back, I find my brother harassed and send him to grown ups to take care of him; the place where he’s truly cared for… I interrupt happiness’ words by saying no, go, how can I stop you after all the things you said, how could I ask you to stay by my side, could I be that bad, would I destroy your home! He says I can’t leave; in a desperate voice he says, I can’t, he wanted to go to his kids with a great energy but not like this. I am dirty, I need to wash up.  You will do this, you will heal me. Did I come here for nothing, did I fall to his feet for nothing! How! How! I scream unblushingly. I don’t know, he says, leaving all the work to me, you are going to save us from this, find a way… I realize I keep repeating how, how, how, feeling like I’m going insane. Then I yell, I found a way, I found it, invite your brother’s unhappiness here, come on, hurry, he’ll know what to do. He teases me saying, don’t you ever look at yourself, quit looking at me, you never took your eyes off of mesince I came here, close your eyes now, relax, don’t be afraid, don’t get excited, leave yourself to your mind not your heart. If you are patient enough, unhappiness will find you wherever you are. Come on, do as I say! I do what happiness tells me to do. I close my eyes slowly. My eyelids are shaky, my chest is stiff as a rock, its as if my heart is not beating. Questions I avoided, faces I neglected to see, all those filthy things I refused because of my honor…

I’m in knee deep water, in a dark and closed place; I try to walk. A different voice, a different feeling under my feet as I take steps: The sound of little, bloated bodies, large, empty bodies swollen like balloons, books, empty pages, rocks hurting my feet, metal pieces… I can’t walk anymore, I’m about to faint. Just then, I see a small body, looking at me. The whiteness of it’s face hurts my eyes. It’s eyes are cold, it’s pupils are hiding the moon. It slowly raises its small fists in the air, it takes it’s fingers to its face and then to its nose. A blood red wooden stick comes out of its nose. It doesn’t accelerate or slow down, it seems comfortable, not in pain. The piece of stick begins to surround my body, first my ankles, then it squeezes mu knees together. Thorns are all around my intestines, stomach and chest. I feed on the pain, the blood. I feel dizzy, I’m about to fall. I am peaceful as I fall, I am mad that I’m peaceful. Silence… I cant hear, see or feel… Where did I go, I vanished! Sound!.. A misty sound comes from afar: Wake up, come on, I’m telling you wake up! Don’t leave the little kid, come on wake up!.. Don’t leave the kid… Take it’s stick with thorns, touch it, don’t be afraid, plant it in the soil, take care of it, wait for it to bloom. Don’t sleep, get up! Don’t runaway from my child, don’t go! I cant answer this voice. He’s right! I don’t care about happiness or unhappiness… or children, thousands of them, I don’t care about sorrowful little kids in pain! As always I couldn’t think of anything better than running away. Yes, running away. Running away from giving up, running away from not giving up, from good, from evil, from happiness and unhappiness… To runaway from fear! To live in fear is the greatest torture anyone can see, its worse than death… Come on wake up! There’s no need to be a hero, don’t escape, don’t be afraid, enough, open your eyes! As I opened my eyes, unhappiness was in front of me, looking at me and teasing me, it’s hard to stand still. You made it, says happiness, you called unhappiness. How, I say in shock. Unhappiness answers me: I heard your scream, I heard the painful scream, I am much like happiness, I am somewhere in time, I hang in there. I can recognize the sound of pain anytime, that’s my talent. I don’t care about distances, the most sincere scream pulls me near. I came to maintain your fear, or fear will loose you, if I hadn’t come you would have disappeared. I came to rescue you, to recover the durable pieces in you, I came to be your savior. Scrabble now, scratch away! Listen to the sounds, don’t think. Yell, don’t be afraid, yell, scream to make someone hear you, don’t let go. Don’t let go so I can help you: I can’t do anything for your fears, I cant get that close to you, I can’t be that much of “you” but I can ease your pain, believe me, don’t chase, embrace… I am not as bad as they say.

I am afraid to look into unhapiness’ eyes, I am ashamed of happiness. Staring on the ground I  say, You tire me, to unhappiness. You never keep tiredness out of your head, that’s why, he answers me. I jump in desperately, isn’t there any other way to cure happiness, I ask. He diminishes me and says, you fool, I like when he does that to me, you will be more tired if we try the other way, don’t you get it? He says, you think too much, you aren’t even sure of this way, he continues. But you are happy with having one feet off the ground, no one can break your trust. You can’t heal happiness like this, in reverse, you’ll hurt it. Me and my sibling happiness, we will leave you be, don’t break our trust, embrace us, don’t leave us to others. If we unite we can heal happiness, then we can take it to it’s real owners, to it’s hometown… I keep looking to the ground, I mumble, this is too much, it’s too much responsibility, I lose myself. Unhappiness stand up in silence and stand beside me, I feel cold. Then he moves away as if he’s getting ready for something, he leaves all of his grudge on me. I knew many people like you, he says, they all say the same thing, I though I saw something different in you, but I was wrong, you are just like the others. Happiness falls on the ground after hearing these. Unhappiness helps happiness stand up and carries him on his back. He looks at me one last time, what a shame, he says as if he detests me, such a pity, I thought the screams I heard that brought me here were very sincerely painful! Such a pity!

Bunları da Sevebilirsiniz

Özet Şeker Portakalı, Brezilya’nın Minas Gerais bölgesinde yaşayan fakir bir ailenin beş yaşındaki oğlu olan hayal gücü çok gelişmiş Zeze adlı çocuğun başından geçenleri konu edinir. Jose Mauro Vasconcelos, bu eserinde kendi hayatından kesitlerle bizi yüzleştirmektedir. 16 dile çevrilen bu eser büyük yankı uyandırmıştır.  1968 yılında tamamlanan bu eser, 2012 yılında beyaz perdede seyirci ile buluşmuştur. Biz …

0 725
Share

“Words have more power than any one can guess; it is by words that the world’s great fight, now in these civilized times, is carried on.”   BY MARIA POPOVA “To sin by silence, when we should protest, makes cowards out of men*,” the poet Ella Wheeler Wilcox wrote in her 1914 anthem against silence — a …

0 95
Share
Önceki / Previous Peyami Safa & Sedat - Seyfettin Karauluu
Sonraki / Next İNCİ ARAL VE İLK ÖYKÜSÜ “HAZİRANLARDA”