EDEBİYAT: NİL AKAY  – DÜRTÜ / IMPULSE / IMPULS

I

Kalemin kapağını kaçıncı kez çıkarıp taktığının farkında bile değildi. Kapağın üzerindeki etiketin bir ucu kapaktan sıyrılmış ve arasına toz dolmuştu. Ucu sıyrılmış etiketi yerine yapıştırmayı denedi fakat o kadar kirlenmişti ki etiketin yapışkanı gittiği için yapışmıyordu. Tırnağıyla kirlenmiş yapışkanı kazıdı. Artık istese de etiketin ucu kapağa yapışmazdı. Kalemi tekrar kalemliğe bıraktı. Başını masaya koyup birkaç dakika gözlerini yummak istedi. Ama yapamadı, sırt ağrıları buna izin vermedi. Sandalyesinin arkasındaki şalı birkaç kez katlayıp iyice şişkin hale getirdikten sonra boynunun altına koydu. Kafasını geri atarak oturur pozisyonda gözlerini yumdu. Bu da kısa sürdü. En iyisi gitmekti. Belli ki bugün de gelen giden olmayacaktı. Bilgisayarını kapatmaya hazırlanırken bir ses duydu. Kapıya doğru kulak kabarttı. Evet, yanılmamıştı. Dışarıdan gelen ayak sesleri vardı. Masasının üzerine hızlıca göz gezdirdi. Kablosu hayli kirlenmiş ve kenarı bantlanmış şarj aletini çekmecesine attı. Yarısı dolu su şişesini bilgisayarın arkasına koydu ve iki adet kitabı, kitaplığa kaldırdı. Şimdi masanın üzerinde kalemlikleri, blok notları ve turuncu kapaklı defteriyle, eskimeye yüz tutmuş yazıcısı duruyordu. Ayak sesleri iyice yaklaştıktan sonra kapısının önüne geldiğinde durdu. Zaten koridor boyunca bütün odalar boş olduğundan gelen kişi muhakkak kendisini görmeye gelmişti. Acaba uzun zamandır beklediği müşteri sonunda gelmiş miydi?

Kapının önündeki bekleme süresi olağandan uzun sürdü. İyi olan ayak seslerini yeniden duymaya başlamamasıydı, çünkü bu, gelen kişinin vazgeçip geri dönmesi demekti. Belli ki kapıyı çalıp çalmamak için tereddüt eden birisiydi. Dışarıdaki kişi hakkında ilk izlenimini şimdiden edinmişti bile “merhametli” olsa gerek ya da “korkak” diye geçirdi içinden. Neredeyse kapıyı açıp müşterisini içeriye zorla davet edecekti fakat bunu yapmaması gerektiğini çok iyi bilecek kadar uzun yıllardır bu işin içindeydi. Biraz daha beklemeyi tercih etti. Yarım dakikadan uzun sürerse, müşteri içeri girse bile onun işini yapmayı kabul etmeyecekti. Zira bu kadar kararsızlık, bütün bir işi mahvedebilirdi. Neyse ki zannettiği gibi olmadı ve yirmi saniye kadar sonra dışarıdaki kişi kapısını iki kez hafif bir şekilde tıklattı. “Gelebilirsiniz” diye seslendi masa başındaki. Ağır ağır, neredeyse istemsizce kapıyı açtı dışarıdaki. Yaşlıca, gür beyaz sakallı, hayli kalın gözlükleri kemikten olan, beli hafif bükük, pantolon askılarıyla pek sevimli görünen ton ton denebilecek bir adam içeriye girdi. Yerinden hemen fırlayarak adamın elini sıktı. “Buyurun, hoş geldiniz.” Gülümseyerek karşılık verdi adam. Masasının hemen karşısındaki sandalyeyi gösterdi oturması için. Adam, gösterdiği yere usulca oturdu. Oturunca soluklandı. Beklemediği bir ofise gelmiş gibi etrafı iyice bir süzdü. Yaşlı adamın kendisi için gelip gelmediğinden emin olmak için daha önce hiç yapmadığı bir şey yaptı ve kendisini tanıttı. Kimseye kendisini tanıtmazdı, çünkü buraya onu görmeye gelenlerin kendisini tanımama olasılıkları yoktu. “Tekrar hoş geldiniz, İsmim Dike Pragsi. Size nasıl yardımcı olabilirim?” Adam, kendisini tanıtan kişiye şaşkın gözlerle bakarak yanıtladı: “Elbette kim olduğunuzu biliyorum. Yoksa buraya nasıl gelirdim?” Ev sahibi, ihtiyarın bu çıkışı karşısında şaşırmakla beraber, oldukça rahatladı. Demek ki, her şeyi bilerek gelmiş, gerçek bir müşteriydi. “Öyleyse sizi dinliyorum, buyurun.” Adam bu kez de muhatabını derin derin süzdükten sonra mahcup bir şekilde konuşmaya başladı. Dike Pragsi, bu tavra alışkındı, müşterilerinin çoğu ilk başlarda çok mahcup ya da çok öfkeli olurlardı. “Güzel çocuğum, nereden başlayacağımı bilemiyorum, eğer unuttuğum bir şey olur, ya da karıştırırsam, beni lütfen mazur gör” diyerek söze girdi yaşlı adam. Müşterilerinin mahcup olmalarına alışkındı fakat bu kadar alçak gönüllü biriyle, dahası bu kadar yaşlı biriyle ilk kez iş görüşmesi yapıyordu ve bu hali biraz kaygı uyandırıcıydı. Ne diyeceğinden emin olamadı ama onu yüreklendirmeye karar verdi. “Rica ederim, lütfen devam edin. Gerekirse tekrar tekrar üstünden geçeriz, böylece emin olabilirsiniz.” Yaşlı adam daha rahatlamış göründü, tebessümünde müteşekkir bir hava vardı. Anlatmaya kaldığı yerden devam etti.

“Evladım ben hem gördüğün gibi yaşlı hem de hasta bir adamım. Hanımımı kaybettiğimden beri, yalnız yaşıyordum. İlk zamanlar hafızam bana tatlı küçük oyunlar oynuyor sandım. Giderek oyunlar tatsızlaşmaya, tek başına yaşamak da zorlaşmaya başladı. Sonra çocuklarım bu durumdan endişelendiler ve beni ülkenin en iyi doktorlarından birisine götürdüler. Sanırım en iyi doktor olabilmenin ilk şartı, en kötü ihtimalleri sıralamak. Doktor da öyle yaptı, hafızamın giderek bitip tükeneceğini, o güne kadar onu canlı tutmak için elimizden geleni yapmamız gerektiğini söyledi. Pil mi bu bitip tükensin a! Neyse, dediklerini yapmaya çalıştık ama ne kadar etkili oldular bilmem.” Masanın beriki tarafında oturan, yaşlı adamın nereye varmaya çalıştığını bir türlü kestiremiyordu. Gerçekten eksik ya da yanlış anlatıyor olabilir miydi? Kafasındaki şüphelerini mimiklerine yansıtıp, müşterisini incitmek istemezdi. Soğukkanlılığını korumaya gayret ederek, dinlemeye devam etti. “Tabi bu durum sadece beni değil, hem evlatlarımı hem onların eşlerini hem de torunlarımı etkilemeye başladı. Etkilemek dediysem, sanki benim yüzümden huzurları kaçıyor gibi. Kızım mesela, haftanın dört günü benim evime geliyor. Çocukları da okuldan çıkıp bize geliyorlar. Damat, ilk zamanlar yukarı çıkıp halimi hatırımı sorarken, artık hiç uğramaz oldu. Gün geçtikçe torunlar da kendi evlerine gitmek ister oldular. Kızımın da o eski neşesi kayboluverdi.”

Hikâye yavaş yavaş yerine oturmaya başlıyordu. Muhtemelen ilgilenilmesi gereken kişi damat olacaktı. Her şeyden emin olmak için yaşlı adamın anlatacaklarını bitirmesi gerekiyordu. Dinlemeyi sürdürdü.
“Sonra bir de oğlum var. Cumadan alıp beni kendi evine götürüyor. Haftanın üç günü de onda kalıyorum. Başlangıçta hem torunlar, hem gelin bu durumdan çok memnun gözüküyorlardı. Fakat haftalar geçtikçe hafızam eski gücünü koruyamıyor, onlar da benimle dışarı çıkmak istemiyorlardı. İlk haftalar birlikte dışarılara çıkıyor, parklara bahçelere gidiyorduk. Hatta bazen çocukları bana bırakıp, anne babaları tek başlarına çıkıyorlardı. Giderek bu gezmelerin sıklığı azaldı. Önceleri beni çocuklara bırakır oldular, derken onlara da güvenemediler ve benimle birlikte evde kös kös oturmaya başladılar. Kendimi onlara bir yük gibi hissetmeye başladım.”

Yaşlı adamın anlattıklarına göre hesapta birden fazla kişi vardı. Hayli zor ve maliyetli bir işe benziyordu. Yine de herhangi bir hedef göstermeden müşterisinin tam olarak ne istediğini anlamak için anlattıklarını bitirmesini beklemekten başka çaresi yoktu. Adam son sözcüklerini söylemek ister gibi, derin bir nefes aldı, bakışlarını muhatabının gözlerinden kaçırdı ve yere bakarak neredeyse fısıltıyla ne istediğini söyledi.

“İşte bu yüzden güzel çocuğum, beni öldürmen için seni kiralamak istiyorum. Kendim yapmaya korkuyorum. Üstelik evlatlarım kendilerini bundan dolayı suçlu hissetsinler istemem.”
Dike Pragsi duydukları karşısında gerçekten şaşırmıştı. Ne yapacağını, nasıl tepki vereceğini kestiremedi. Fakat bir gün böyle bir müşterisi olacağına o kadar emindi ki, acemiler gibi davranıp onu kaçırmak çok yersiz olur, üstelik bunca yıllık şanına da yakışmazdı. Sesine, biraz şaşkın fakat bir o kadar da olgun bir hava katarak, adamı yanıtladı.

“Anlıyorum efendim, biraz karışık bir iş, fakat imkânsız değil. Detaylar için şu formu doldurmanız gerekiyor. Okuma yazmanızla ilgili bir sorun yok değil mi?”
Yaşlı adam bu kadar profesyonel bir cevap beklemiyor gibiydi. Fakat bir diğer yandan da daha fazla açıklama yapmaya zorlanmadığı için çok memnun gözüküyordu. “Hayır” diyerek kendisine uzatılan formu aldı ve yanındaki sehpanın üzerine koyarak doldurmaya başladı. İşin bitirilmesi için maksimum ve minimum süreyi, şahit olup olmayacağını, cinayet süsü verilip verilmeyeceğini, kullanılacak yöntemleri, istediği yeri ve saati, varsa gün ve mevsimi, vasiyetini ve bir dolu benzeri soruyu yanıtladıktan sonra formu masaya bıraktı.

“Para, yarın hesabınızda olur. Şimdiden teşekkür ederim.”
Yeniden el sıkıştılar ve yaşlı adam geldiği gibi usulca kapıdan çıktı. Adam çıktıktan sonra, masanın üzerine bıraktığı formu eline almak bile istemedi Dike Pragsi, onun oturduğu sandalyeye oturdu ve giderek kendisinden uzaklaşan ayak seslerini dinlemeye koyuldu.

II
Yaşlı adam, karısını kaybettikten sonra daha büyük bir kayıp yaşayamayacağını zannediyordu. Fakat şimdi bu olanlar! Aklının kenarından bile geçmemişti bütün bunlar. Bundan sonra ne yapardı? Ömrünün kalanını nasıl geçirirdi? Gerçi ömrünün ne kadar kalmış olabileceğine dair yaptığı hesaplar parmak hesabını geçmiyordu ama kalan son günlerini sürekli yas tutarak geçirmek de istemezdi. Kim isterdi ki! Ağlayamamıştı bile. Şöyle sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra ağlaması gerekirken donup kalmıştı. Hissizleşmişti sanki bir anda. Zaten yarım olan aklı da iyice uçup gitmiş gibiydi. Çıldırmaması işten bile değildi. Bir kâbusta olup olmadığından emin olmak için kollarını çimdikleyip duruyordu. Ve lanet olsun, uyanmıyordu! Demek ki bütün bunlar gerçekti.

En iyisi durmaktı. Durup iyice bir düşünmek. Tüm bu olanlardan sonra bir çıkış yolu bulabilmek için biraz sakinleşmek. Öncelikle para için yapabileceği hiçbir şey yoktu, giden gitmişti. Ev ve araba için de. Ama torunu için yapabileceği birkaç şey belki de hâlâ vardı. Öyleyse ondan başlamalıydı. Evet, ilk işi torununu korumaya almak olacaktı. Diğerlerinin başına gelen, pekâlâ onun başına da gelebilirdi. Diğerleri diye kestirip attığı, bütün ailesiydi. Kızı, oğlu, damadı, gelini ve bütün torunları. Biri hariç. Bu nasıl olabilirdi? Tanrıyla arasında her zaman biraz mesafe olduğunu düşünürdü ama bu kadarı çok fazlaydı.

Daha birkaç hafta önce kendisini öldürmek isterken, şimdi yapa yalnızdı. Dahası, artık kendisini öldürtemezdi bile, yoksa o küçücük torunu, o masum yavrucak bir başına bu zalim dünyada ne yapardı! Ne pahasına olursa olsun yaşamak zorundaydı. Yeniden Dike Pragsi’ye gitmeli, her şeyi anlatmalı ve deyimi yerindeyse canını bağışlamasını dilemeliydi. İmzaladıkları sözleşmenin en katı maddesi cayma hakkının hiçbir durum ve şart altında kabul edilmemesiydi ama yine de denemekten başka çaresi yoktu.
Kendisini taşımaktan aciz ayakları titriyordu. Bastonunu dolabın kenarından çıkararak kendisine dayanak yaptı. Torununu bebek arabasının içine yatırdı. Neyse ki uyanmamıştı. Günlerdir ağlayarak uyuyakalan yavrucak sonunda bitap düşmüş olmalıydı. Tamam, kendisinin arasının Tanrıyla mesafeli olmasını anlayabiliyordu ama bu yavrucak! Onun ne günahı olabilirdi ki? Ceketini giydi ve dışarı çıktı. Kararlıydı, Dike Pragsi’yi imzaladıkları sözleşmeden vazgeçirmek için ne gerekiyorsa onu yapacaktı.

III
Artık delirdiğine neredeyse emindi. Nasıl Dike Pragsi diye biri yoktu? Birkaç hafta önce bu ıssız koridorda yürüdüğüne, bu eski kapıyı tıklattığına ve bu sert sandalyede oturduğuna emindi. İşte, ofisi aynen duruyordu. Şu blok notlar, şu tozlu yazıcı, bu karışık kitaplık bile. Belki de bu bir taktikti. Dike Pragsi, kendisini böyle gizliyordu. Ama nasıl olur da koridor boyunca hiç kimse onu görmediğini, o ofisin yıllardır kapalı olduğunu ve bir kez bile içeriye birisinin girmeye yeltenmediğini söyler. Bütün bu ofis sahipleri Dike Pragsi’nin çalışanı olmalıydılar. Hepsi onun için çalışıyordu. Bunu anlamamak için ahmak olmak gerekirdi! Ama yoo! Şu an ahmak olmak için hiç uygun bir zaman değildi ve ne pahasına olursa olsun, yaşaması gerektiğini Dike Pragsi’ye söylemek zorundaydı.

Katın çaycısı ve temizlikçisi olduğunu söyleyen adam, ofisin yedek anahtarını bodrum kattan bulup getirmiş ve ofisi açarak yaşlı adama içeriye ne kadar uzun zamandır girilmediğini göstermişti. Gerçekten, içerisi çok tozlu ve karanlık görünüyordu. Buraya uzun zamandır girilmemiş gibiydi. Fakat buraya daha önce girmemiş olsa, odada neyin nerede olduğunu nasıl bilebilirdi? Odayı ve eşyaları yeniden bu hale getirmek Dike Pragsi ve çalışanları için çok zor olmasa gerek. Neticede ülkenin en ünlü kiralık katiliydi üstelik kendisini bir adalet tanrıçası olarak pazarlıyordu. Yaşlı ve hafızası sakat bir adamı kandırmaktan kolay ne vardı ki?

Çaycının yakasına yapıştı. “Bana bak efendi! Buradaki herkes aynı yalana inansa bile, beni bu saçmalığa inandıramayacaksınız! Ya bana Dike Pragsi’nin nerede olduğunu söylersin, ya da bütün bu binayı başınıza yıkarım!” Yaşlı adamın, binayı kimsenin başına yıkacağı falan yoktu. Blöf yaptığı her halinden belli oluyordu, ama başka ne yapabilirdi ki?

Çaycı, adamın bu halinden korkmuş değil, adamın bu haline acımış gibiydi. Bir yandan çaycıya ve bütün ofistekilere tehditler savururken diğer yandan da küçük çocuğu sakinleştirmeye çalışıyordu. Çocuğun ağlaması biraz dindiğinde yeniden etraftakileri azarlamaya başlıyor, sonra çocuğun sesi yükseldiğinde ise onu yatıştırmak için babacan bir tavır takınıyordu. Çaycı daha fazla dayanamadı, adamın koluna girerek onu çay ocağına götürdü. Çocuğa bir bardak ılık süt, yaşlı adama da ıhlamur ikram etti. Ve anılarındaki noksanlıkları doldurmaya karar verdi.

“Bak Bey Amca, benim sana bunları söylemem sonumu getirebilir. Bunları benden duymamış ol. Ama sen Dike Pragsi’nin nasıl çalıştığını unutmuşa benziyorsun. Dike Pragsi yalnızca adalet dağıtır. Sen ona hikâyeni anlatırsın, kimi ortadan kaldıracağına o karar verir. Dike Pragsi’yi bu kadar ünlü yapan o. Bugüne kadar müşterisinin istediği kişiyi öldürdüğünü hiç duymadım. Neler yaşadın bilmiyorum fakat sanırım Dike Pragsi’nin ağır işlerinden biriydi. Başına her ne geldiyse hepsini Dike Pragsi’nin yaptığından emin olabilirsin. Ve…” Çaycı burada duraksadı. Çünkü yaşlı adam az evvel duyduklarının şokunu bile atlatamamışken, bunu kaldırabilir miydi bilmiyordu ama bundan sonra saklaması da manasız olurdu. “Ve hepsini sen istedin, imzaladın, kabul ettin hatta bunun için bayağı yüklü bir para ödedin.”

Yaşlı adam, çaycının kendisinden kurtulmak için saçmaladığını sandı. Önce avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı “Sen neler saçmalıyorsun şapşal herif! Seni öldüreceğim!” Çaycı, adamın ağzını avucuyla sıkı sıkı kapadı. “Gözünü seveyim babalık! Sana acıdığıma beni pişman etme. İstersen evine git, varsa kilitli bir kasan falan ne bileyim yastık altın, orayı bir karıştır ve sözleşmeyi bul.” Yaşlı adam, üzerine çullanan çaycıdan kendini hışımla kurtardı. Adamın suratına tükürür gibi sert bir bakış fırlattı. Torununu kaptığı gibi çay ocağından çıktı ve evine doğru yollandı.

“…hepsini sen istedin” Çaycının söyledikleri kulağında yankılanıp duruyordu. Yaşlı adam kafasından geçen öfkeli cümleleri birbiri ardına sıralıyor ve Dike Pragsi’ye lanetler yağdırıyordu. “Dike Pragsi’yi bu kadar ünlü yapan şey, kimi öldüreceğine kendisinin karar vermesi miymiş! Lanet olası kadın! Kendinde bu hakkı nereden görebilir! Tanrıçaymış! Kıçımın tanrıçası! Onu yok edeceğim! Eğer bütün ailemi ortadan kaldıran oysa, ona bunun bedelini ödeteceğim! Canın cehenneme Dike Pragsi! Seni bulup lime lime edeceğim güne kadar bekle! Umarım benden önce kimse canına kast etmez!”

IV
Yaşlı adam evin altını üstüne getirdikten sonra, sözleşmeyi hiç ummadığı bir yerde, gardırobun en arkasında asılı duran damatlık ceketinin cebinde buldu. Ve aceleyle okumaya koyuldu.
“İşbu sözleşme bir içsel çatışmanın dışavurumudur. Dike Pragsi diye biri yoktur. Hiç var olmamıştır. Onun var olmasını isteyen içimizdeki ilkel dürtülerdir. Öldürmek isteriz. Yaşamak isteriz. Kimi zaman ise çaresizlik ve suçluluk duygumuz öyle boyutlara ulaşır ki, ölmek isteriz. Dike Pragsi, gerçek müsebbibi bulmayı kendine şiar edinmiş bir modern zaman rehberidir. Fazlası değil.

Değerli müşterim,

Kendinizi öldürmeye karar verdiğinizde, kurtulmak istediğiniz fiziksel varlığınız değildi; sizin varlığınızın sevdiklerinize yük gibi görünmesiydi. O yüzden yok edilmesi gereken siz değildiniz, buna dair hislerinizdi. Siz bile kendinizi öylesine büyük bir yük gibi görüyordunuz ki, beyniniz sizi kendinizden kurtarmak için önce anılarınızı karıştırmaya sonra da silmeye başladı. Siz, kendinizi istemezken, etrafınızdaki insanlar sizi nasıl isteyebilirdi? İşte ben de buradan başladım. Sizi yük gibi görenleri, sizin hayatınızdan çekip alırsam, bu hislerin ortadan kalkabileceğini düşündüm. Korkmayın! Ölenler evlatlarınız değil, onları kendinizden kurtarmak isteyen hisleriniz öldü. Ve torununuza bakabilmek için yaşama yeniden sarılma arzunuz, kendinizi yeniden taşımaya başlamanın ilk adımıydı.
Umuyorum ki, Dike Pragsi’nin kapısını çalan o adam ölmüştür. Ve bu sözleşmeyi ellerinde tutan, yepyeni anıların ve yeni yaşamların şafağında bir başka adamdır.

Sevgiyle,
Dike Pragsi.”

EDEBİYAT +:  HEYKEL SANATÇISI BURCU YILMAZ

Sanatçı Hakkında: 1989 doğumlu Burcu Yılmaz, Güzel Sanatlar Lisesi mezunu olup, eğitimine Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nde devam etti. 5. grup A.G.S.L. resim yarışmasında ikinci oldu. Eserleri çeşitli ortak sergilerde yer aldı. Halen kişisel sergi çalışmalarına devam eden sanatçı, şu projelerde aktif olarak çalıştı:

2011 – TBMM Clemens Holse Maister Memorial Tomb Project – Bust Study, Ankara

2012 – Amazon Village Project, Hyperrealist Silicone Sculpture Project, 25 Amazon Women

2012 – Kalamış Wyndham Marina Ceiling Reliefs and Gold Leaf Work, Istanbul

2013 – Ommer Hotel Bath Dome Engraving, Kayseri

2013 – Mihrimah Sultan Mosque Engraving Works, Istanbul

2013 – Burhan Felek Pavilion Restoration and Engraving Works, Istanbul

2014 – Istanbul Commodity Exchange Building Baroque Engraving

2016 – Küçük Mecidiye Mosque Relief Restoration

2020 – Mesih Ali Pasha Mosque Engraving and Malakari Restoration

Heykel Görselleri:

Bunları da Sevebilirsiniz

Özet Şeker Portakalı, Brezilya’nın Minas Gerais bölgesinde yaşayan fakir bir ailenin beş yaşındaki oğlu olan hayal gücü çok gelişmiş Zeze adlı çocuğun başından geçenleri konu edinir. Jose Mauro Vasconcelos, bu eserinde kendi hayatından kesitlerle bizi yüzleştirmektedir. 16 dile çevrilen bu eser büyük yankı uyandırmıştır.  1968 yılında tamamlanan bu eser, 2012 yılında beyaz perdede seyirci ile buluşmuştur. Biz …

Share

Kayıp gitmiyorsa kağıt cümlelerin altından, Bulamıyorsan elini mürekkebe kuvvetle… Asır gibi gelmiyorsa bir dakika beklemek, Çevrelenmiyorsa etrafın tek bir suretle… Mana bulmamışsa seyiren gözlerde bakışlar, Biri kocamanken diğeri kayıpsa… Sen bir saniye yokken kor gibiyse burada kışlar, Dillendirmek şimdi belki hâlâ ayıpsa… Hayallerde resmedilmeye başlanmışsa hele! Ya biri anlar da biri verirse ele? Saklanmak, saklamakla …

Share
Önceki / Previous MİSTİK HİNT ŞAİR RABİNDRANATH TAGORE VE 16 YAŞINDA KALEME ALDIĞI ESERİ BHANUSHİNGHO’DAN BİR BÖLÜM: “YÜREĞİNİN YÜREĞİNDE SAKLI”
Sonraki / Next Mutlak Mülkiyet / Absolute Possession